"Futbol bir savaştır, daha olağan şeyleri yapan kaybeder."
- Rinus Michels
"Yeni fikirlerle gelen bir adam başarana kadar deli olarak görülür"
- Marcelo Bielsa

.

.

20 Ekim 2009 Salı

Tanrının eli: Diego Armando Maradona

Hayatı film olsa, oldukça sürreal bir film olur, "fırtınalı gerçeklik" akımını başlatırdı.
"Onun portakal ve mandalinayla yaptıklarının yarısını ben futbol topuyla yapamıyordum" diyor milli takımdan arkadaşı Burruchaga. Platini de aynı şeyi onaylıyor; "Benim topla yamadıklarımı o portakalla yapıyordu" Bu portakal demeçlerinin sebebi Maradona'nın daha ufak bir yıldız adayıyken Arjantin televizyonlarında yaptığı şovlardı...

Maradona bugün futbolla içli dışlı olan 30-40 yaş üstü pek çok izleyiciye göre, gezegenin gelmiş geçmiş en iyi oyuncusu. FIFA'nın yüzüncü yılı dolayısıyla 2009 yılında yaptırdığı halk oylamasında birinci çıkması da bu bağlamda hiç şaşırtıcı değil. Muhakkak ki, hem Arjantin'le aldığı Dünya Kupası'na hem de nispeten döneminin sıradan takımlarından Napoli'yle şampiyonluğa ulaşması, onu bu pozisyonun diğer adayları arasında farklılaştırıyor. Fakat onun en büyük farkı; bol gözyaşı, sansasyon, skandal ve macera içeren hikayesi aslında...

19 Ekim 2009 Pazartesi

Superga Uçak Faciası

Üzücü Olaylar (No:2)
"BÜYÜK TORİNO"NUN SONU


3 Mayıs 1949'da dönemin İtalya şampiyonu Torino elde ettiği başarılardan dolayı dünyanın en iyi üç kulüp takımından biri olarak görülüyordu. Üst üste üç kez Serie A'yı kazanmışlardı, dördüncüye de yakındılar. WM sistemi ile oynadıklarından dolayı bol gol buluyorlar ve defans futbolunun önemli olduğu bir ülkede ofans ile rakiplerini vuruyorlardı. Sezonun sonlarına doğru Benficalı Francisco Ferreira'nın jübilesi için yapılması kararlaştıran maç için Lizbon'a uçmuşlardı. Maç seyirlik olmuş ve Torino'nun 4-3 yenilgisiyle bitmişti. Ama herkes mutluydu, sonuçta bu bir veda, bir gösteri maçıydı.

4 Mayıs 1949'da tüm takım İtalya'ya dönmek için Fiat G-212 model uçaklarına bindiler. Sisli havada gerçekleştiren seferde bir şeyler yolunda gitmemeye başlamıştı bile. Pilot Milano'ya inmesi gerekirken, aşırı kendine güven sergiledi ve Torino'ya inebileceğini düşündü belki de. Uçağın rotası Torino'ya döndü. Sis yoğunlaştı ve öğleden sonra beş sularında uçak Superga tepesine çakılır.

Bu olay İtalya'da büyük bir hüzün yaratmıştı elbette. Cenaze töreni için yarım milyon İtalyan toplanmıştı. Cesetlerin teşhisi için çağırılan isim ise İtalya'ya iki kez Dünya Şampiyonu yapan Vittorio Pozzo'ya kalmıştı. Pozzo milli takımdan öğrencisi olan 8-9 oyuncuyu teşhis edebilmişti, (milli takımının 11'inden 10'u Torino'luydu, sadece kaleci Baciagalupo yedekti) diğer oyuncuların cesetleri ise fazla yandığı için tanınmaz haldeydi. Faciada 18 Torino'lu oyuncu, teknik heyet ve masörler hayatını yitirmişti. Beş sene boyunca evinde hiç yenilmeden ilerleyen Büyük Torino bu facia ile neredeyse mahvoldu. Bu faciadan sonra kulüp Serie A'da sıkça mücadele etse de, sadece 27 sene sonra, 75-76 sezonunda bir kere şampiyon olabildi.

Bir düşünün bu facia olmasaydı, Torino bugün Juventus'un olduğundan daha kuvvetli olabilir, bugün Avrupa'da ismini duyurmuş Şampiyonlar Ligi'nde her sene mücadele eden, final oynayan bir takım olabilirdi. Juventus'tan daha iyi bir konumda olabilirdi. O günden sonra Torino toparlanamadı hiç, ama bu Juventus'un doğuşu oldu.

O günün Torino kadrosunda bir tek sakat olduğu için Lizbon'a götürülmeyen Sauro Toma kurtulmuştu fakat onun azabı da çok büyüktü. Ölenler arasında ünlü Inter kaptanı Sandro Mazzola'nın babası Vicenzo Mazzola da vardı.

Hayatlarını kaybedenlere rahmet diliyorum, saygıyla anıyorum:
Valerio Baciagalupo (Kaleci) , Aldo Ballarin (Defans), Dino Ballarin (Kaleci), Emillio Bongiorni (Santrafor), Eusubio Castigliano (Ortasaha), Rubens Fadini (Ortasaha), Guglielmo Gabetto (Forvet), Ruggero Grava (Ortasaha), Giuseppe Grezar (Forvet), Ezio Loik (Forvet), Viglio Maroso (Defans), Danilo Martelli (Forvet), Valentino Mazzola (Oyun Kurucu), Romeo Menti (Sağ açık), Pietro Operto (Ortasaha), Franco Ossola (Forvet), Mario Rigamonti (Defans), Julius Schubert (Sol Açık), Renato Casalbore (Tuttosport Gazetesi Kurucusu), Ottavio Cortina (Masör), Leslie Lievesley (Teknik Direktör)







18 Ekim 2009 Pazar

WM Sistemi

Futbol Sistemleri (No:2)
WM SİSTEMİ



1925 yılında ofsayt kuralının çıkması üzerine Arsenal teknik direktörü Herbert Chapman'ın ortaya koyduğu WM sistemi uzun yıllar boyu kabul gördü. M şeklinde dizilen defans ve W şeklinde dizilen hücum hattına eşit olarak paylaştırılan ofans ve defans görevleri uzun yıllar futbolun içinde yer aldı.

Premier Lig'den dünyaya yayılan WM sisteminde defansın M şeklinde dizildiğini söylemiştik. İki stoperin önünde yer alan libero ve onun da önünde yer alan iki önlibero "M"yi oluşturuyordu. "M" takımın defansif görevlerini ifade ediyordu. "W" ise takımın hücum hattını ifade ediyordu. İki önliberodan top alıp dağıtacak iki orta saha oyuncusu, iki tane de açık oyuncusu. Tek santrafor da takımın gol yükünü çekiyordu. Diziliş olarak 2-1-2-2-3 gibi bir kurulum var. Blok halinde sayarsak da 3-4-3 kurulumu var diyebiliriz.

1920'lı yıllarda Chapman bu sistemle adı sanı duyulmamış Arsenal'i Premier Lig ikincisi yaparak ün kazanmıştı. 1927 yılında ise FA Kupası'nda final oynamışlardı. Daha sonra 1929-30 sezonunda bu sefer FA Kupası'na uzanıldı. Arsenal Premier Lig'in güçlü ve ofansı kuvvetli takımlarından biri haline geldi.1930-31 sezonunun sonunda Arsenal 127 golle şampiyon olunca bu sistem tüm adaya yayılmaya başladı. İki yıl sonra ise 1932-33 sezonunda 118 golle bir şampiyonluk daha alındı. 1934 yılında Chapman hayatını kaybetti ve futbol dünyasına WM'yi hediye etti. Arsenal 1933-34 ve 1934-35 sezonlarında da Chapman'ın kurduğu sistemin devan ettirilmesi neticesinde şampiyonluğu elde etti. Bunun dışında Premier Lig'de pek çok takım bu sistemle oynayıp başarılar elde ettiler.

1950 yılında final oynayıp Uruguay'a kaybeden Brezilya da bu sistemin bir varyasyonunu kullanmaktaydı.

WM'de defans oynayan son iki adamın kesinlikle kanattan gelen akınları durdurması ve hızlı olamaları gerekiyordu. Bunlar futbola markajı getirdiler. Libero ise top kullanabilmeliydi. Hava toplarına hakim olursa daha da iyiydi. Önliberolar ise ortasahanın defansif yükünü çekecek olan adamlardı, dolayısıyla enerjik olmaları önemliydi. Açıklar hızlı, santrafor vurduğunu atacak, Ofansif orta sahalar ise pozisyon hazırlayacak yetenekte olacaktı. İdeal bir WM böyle olsa da, ideal oyuncuları bulmak her zaman mümkün değildi elbette. Bu ofansif ama katı bir sistemdi elbette, oyunculara özgürlük tanımıyor, herkesten ofans veya defans görevlerinden birini üstlenmesini istiyordu. Macaristan'ın Sosyalist Futbolu, 1960'lı yıllarda İngiltere'ye gelene kadar tüm dünyada kabul gören bu sistem Macar Milli takımının İngiliz milli takımına bir maçta 6, diğer maçta 7 atmasıyla tahtından yuvarlandı adeta ve yerini Brezilya'nın 4-2-4 sistemine bıraktı. Bu tarihe kadar pek çok takım bu sistemi uygulayıp başarılı oldu ama hiçbirisi Chapman'ın Arsenal'i kadar revizyonist olamadı.

17 Ekim 2009 Cumartesi

Real Madrid :1 - Juventus: 0 / 20 Mayıs 1998

Efsane Maçlar (No:2)
1997-1998 SEZONU ŞAMPİYONLAR LİGİ FİNALİ

(20 MAYIS 1998)


REAL MADRID'İN 32 YIL SONRAKİ ZAFERİ

Maç Anı
1997-98 sezonu içerisinde Şampiyonlar Ligi'nde başarıyı hedefleyen Real Madrid, 32 yıllık özlemi de dindirmek istiyordu. Grup maçlarında Rosenborg, Olympiakos ve Porto'nun arasından lider olarak sıyrılan Real Madrid, çeyrek finalde Bayer Leverkusen, yarı finalde ise Borussia Dortmund ile karşılaşmış ve rakibini geçmişti.

Finaldeki rakip ise İtalyan devi Juventus'tu. Juventus ise üst üste üçüncü finalini oynayacaktı. 1995-96'de Ajax'a karşı kazanmış ama 1996-97'de Borussia Dortmund'a kaybetmişti. Grup elemelerinde Manchester United, Kosice ve Feyenoord'u, çeyrek finalde Dinamo Kiev'i, yarı finalde ise Monaco'yu eleyerek finale kalmışlardı.

Tüm basının dikkatle takip ettiği bu maç Hollanda'nın Amsterdam ArenA stadında yapılacaktı. Stadyum neredeyse yüzde 50'ye yüzde 50 İtalyan ve İspanyol taraftarlardan oluşuyordu. İki taraf da takımının kupayı almasını bekliyordu tabiî ki.

İki takımda da önemli yıldızlar vardı. Real Madrid'te Mijatovic, Seedorf, Redondo ve Raul; Juventus'ta Zidane, Deschamps, Del Piero ve İnzaghi gibi yıldızlar forma giyiyordu.

Real Madrid'in Alman Teknik Direktörü Jupp Heynckes, juventus'a göre daha ofansif bir kadro kurmuştu. Üçlü forvetten oluşan ileri uca (Morientes, Raul, Mijatovic) bir de geriden Seedorf yardım edecekti. Defansı dörtlü kurmuştu ve beklerini de hücuma çıkarmaya niyetliydi. Roberto Carlos bunu iyi yaptıysa da, Panucci zaman zaman hucümlara katılamadı. Redondo ise orta sahanın defansif yükünü çekecekti. Kaleci İllgner ise zaten güven veriyordu.

Marcello Lippi ise biraz daha defansif bir Juventus dizayn etmişti. Kalede Peruzzi vardı. Defansı ise beşli kurmuştu neredeyse. Toricelli, Montero ve Iuliano göbek üçlüsü olacak, Pessotto ve Di Livio ise açılarak oynayacak iki beki oluşturacaklardı. Davids ve Deschamps ise orta sahada koşacaklardı. Yani tam yedi tane defansif adam vardı kadroda. Forvet ikilisi Del Piero ve İnzaghi'nin yanı sıra Zidane ofansa katkı yapabilecek üçüncü oyuncuydu.

Maçın hakemi Hellmut Krugg maçı başlattığı andan itibaren iki taraf da çok koştu ama kontrollü olmaya çalıştı. Juventus uzaktan attığı şutlar ve frikiklerle etkili oldu. 20'inci dakikadan sonra Real Madrid dengeyi kurdu ve 33. dakikada Raul ile çok önemli bir pozisyondan yararlanamadı. İlk yarı az pozisyon oldu ama mücadelesi yüksek ve güzel bir futbol izledi. Kupa her iki takıma da eşit uzaklıktaydı. İkinci yarının hemen başında İnzaghi'nin güzel şutunda kaleci İllgner başarılı oldu. Juventus'un daha iyi oynamaya başladığı dakikalar geçiyordu. Kronometre 6. dakikayı gösterirken Real Madrid sağ kanattan atak geliştirdi ve defansın uzaklaştıramadığı top sert vuruşlarıyla ünlü Roberto Carlos'un ayağına geldi. Carlos'un sert şutu defanstan sekip Yugoslav forvet Mijatovic'in önüne düştü. Mijatovic kaleciyi de çalımlayıp golü buldu. Bunun üzerine açılan Juventus İnzaghi ve Davids ile bir-iki önemli pozisyon bulsa da, Real Madrid iyi mücadele etti ve maçı galip bitirdi. Bu galibiyetle 32 yıl sonra 7. kez Şampiyonlar Ligi Kupası'nı Real Madrid'in müzesine gitti.

Maç sonrasında kupayı UEFA Başkanı Johansson'un elinden alan kaptan Manuel Santchis ve arkadaşlarının sevinci görülmeye değerdi.

Maçın Adamı: Predrag Mijatovic
Yugoslav futbolcu galibiyeti getiren kaleciyi çalımlayarak attığı golün yanı sıra çok da iyi futbol oynamıştı. Müthiş tekniği ve süratiyle, yatıran kaldıran çalımlarıyla Yugoslav ekolünün son altın jenerasyonundan geliyordu. Özellikle tecrübeli defans oyuncusu Montero'yu inanılmaz zorladığını net hatırlıyorum. Attığı paslar çok yerindeydi. Fazla defansa yardımcı olmadı ama top almak için orta sahaya kadar geldi zaman zaman. Hep topu istedi ve aldığı topları iyi kullandı. Zaman zaman markajda sertliklerle karşılaştı ama yılmadı. Raul ve Morientes'e iyi pozisyonlar aradı. Etkili olmaya başladığı anlarda üstüne defans adamı çekerek bu iki oyuncunun boş kalmasını sağladı. Seedorf, Raul ve Roberto Carlos da çok iyi oynamıştı ama Mijatovic resmen maçı çalmış ve Real Madrid'e teslim etmişti.

Maç içi ve dışı notlar
  • Real Madrid 32 yıl sonra Şampiyonlar Ligi'nin sahibi oldu
  • Real Madrid 7. kez Şampiyonlar Ligi Kupası'nı kaldırdı
  • Juventus üst üste 3. kez Şampiyonlar Ligi finali oynadı
  • Juventus üst üste 2. kez Şampiyonlar Ligi finali kaybetti
  • Predrag Mijatovic UEFA tarafından "Maçın Adamı" seçildi
  • Maçı 47,500 biletli seyirci izledi
  • Maç sonunda Real Madrid %51, Juventus %49 topla oynama oranına sahipti

Yazan ve Hazırlayan: Kaan Kavuşan




Real Madrid 1 - Juventus: 0
Goller: Predrag Mijatovic (dk.67)
Stad: Amsterdam ArenA
Seyirci Sayısı: 47,500
Hakem: Hellmut Krug


Real Madrid: Bodo İllgner / Christian Panucci, Roberto Carlos, Manuel Santchis, Fernando Hierro / Fernando Redondo, Christian Karembeu, Clarence Seedorf / Raul Gonzales / Predrag Mijatovic, Fernando Morientes
Antrenör: Jupp Heynckess
Yedekler: Santiago Canizares, Fernando Sanz, Jaime Gonzales, Jose Emilio Amavisca, Savio Bortaloni, Victor Sanchez, Davor Suker.

Juventus: Angelo Peruzzi / Paolo Montero, Moreno Toricelli, Mark Iuliano / Angelo Di Livio, Gianluca Pessotto, Didier Deschamps, Edgar Davids, Zinedine Zidane / Alessandro Del Piero, Flippo Inzaghi
Antrenör: Marcello Lippi
Yedekler: Michaelangelo Rampulla, Manuel Dimas, Alessandro Birindelli, Alessio Tacchinardi, Antonio Conte, Daniel Fonseca, Nicola Amoruso


Real Madrid Oyuncu Değişiklikleri:
  • Morientes -> <- Jaime (dk.82)
  • Mijatovic -> <- Suker (dk.89)
  • Raul -> <-Amavisca (dk.90)

Juventus Oyuncu Değişiklikleri:
  • Di Livio-> <-Tacchinardi (dk.46)
  • Pessotto-> <-Fonseca (dk.71)
  • Deschamps-> <-Conte (dk.78)

Kırmızı Kartlar:
Yok

Sarı Kartlar :
Hierro, Roberto Carlos, Seedorf, Mijatovic (Real Madrid) / Montero, Davids (Juventus)














13 Ekim 2009 Salı

Beşiktaş 1989-92


Kaleciler: Engin İpekoğlu, Yaroslav Bako, Metin Akçevre

 Defans:
Recep Çetin, Ulvi Güveneroğlu, Gökhan Keskin, Kadir Akbulut, Rıza Çalımbay, Mutlu Topçu, Cemre Özbalkan, Metin Uzun,  İsmail Taviş.


Orta Saha: Metin Tekin, Turan Uzun, Şenol Fidan, Ian Wilson, Alan Walsh, Hamit Yüksel, Mehmet Özdilek, Sergen Yalçın, Adam Zeyer, Zeki Önatlı

Forvet: Feyyaz Uçar, Ali Gültiken, Halim Okta, Aydın Salatan, Rober McDonald, Saffet Sancaklı

Teknik Direktör:
Gordon Milne

 










"Siyahın Üstüne Beyazı Koyduk,
Üst Üste Üç Sene Şampiyon Olduk!
"
Dönemin efsane başkanı Süleyman Seba takımın performansından memnun kalmadığı 1986-87 sezonunun ardından İngiliz ekolünden gelen ve Ada'nın dışında hiç görev yapmamış olan Gordon Milne'i takımın başına getirdi. 1977-88 sezonunda takım ligde ikinci oldu ve kuvvetli bir kadro kurdu. Alt yapıdan yeni çıkan ve gelecek vaat eden Metin Tekin, Feyyaz Uçar takıma adapte edildi. Bir stoper olarak transfer edilen Ali Gültiken ise forvete geçti. Milne'in bu gençleştirme ve ilginç değişiklikleri başta tartışılsa da, daha sonra kabul gördü. Beşiktaş bu sezon ve ardından gelen 1988-89 sezonunda iki kere üst üste ikinci oldu. Yine de istikrardan yana olan Süleyman Seba, Gordon'a arka çıktı ve bunun meyvasını tam zamanında aldı.

1989-90 sezonu başladığında oyuncular iyi oynadıklarının ama başarının gelmediğinin farkındaydı ve bu sebeble hırslı ve agresif bir futbol ortaya koydular. Metin, Ali ve Feyyaz üçlüsü çok iyi performans sergiliyor, tribünlere ilham kaynağı oluyorlardı. Bu hırslı takım, sezon boyunca güzel futbol sergiledi ve sezonun sonunda da Fenerbahçe'nin 5 puan önünde yer alarak şampiyonluğun sahibi oldu. Aynı sezon Türkiye Kupası'nı da müzesine götüren Beşiktaş büyük bir başarı elde etti. Sezon içinde tam 10-0 kazanılan Adanademirspor maçıyla da bir maçta en farklı galibiyet rekoru kırıldı. Ayrıca tam 28 gol kaydeden Feyyaz Uçar, Beşiktaş tarihinin ikinci gol kralı oldu.

1990-91 sezonu da Beşiktaş'ın istediği gibi başladı. Lig boyunca iyi giden Beşiktaş ligin son maçında Fenerbahçe Şükrü Saraçoğlu Stadyumunda rakibini yendi ve Galatasaray'ın 5 puan önünde şampiyonluğunu ilan etti.

Bir ertesi sezonda (1991-92) Beşiktaş yine çok iyi şekilde form durumunu sürdürdü. Yine de karşısında iyi bir Fenerbahçe takımı vardı ve çetin bir yarış verildi. Beşiktaş yine rakibi Fenerbahçe'ye 5 puan fark atarak, üçüncü kez üst üste şampiyon oldu. O sene alınan namağlup şampiyonluk günümüzde dahi ilk ve tektir. Az gol atıp, az gol yiyen bir takım profili çizdiler.

Bu başarılara rağmen bir türlü gelmeyen Avrupa başarıları ve yanlış yabancı oyuncu transferleri sebebiyle Gordon Milne tartışılan adam olmaya başladı. 1992-93 sezonunda takım ikinci oldu. 1993-94 sezonunda da takıma alınan Osvaldo Nartallo ve Francesco Manassero transferlerinden komisyon aldığı iddiaları Beşiktaş'ta Milne devrinin kapanmasına yol açtı.

Taktik :
Gordon Milne tipik bir İngiliz'di. Disipline önem veren bir adamdı. Her oyuncusundan çok koşmasını beklerdi. Beşiktaş'a ilk geldiğinde takımı gençleştirmesiyle dinamik bir 11 elde etmişti. Milne'in kafasındaki ilk şey belli ki, kanatların iyi çalışmasıydı. Walsh ve Metin Tekin ile iki kanadı iyi işletiyordu. Kalecisi Engin Sakaryaspor'dan gelmiş ve iyi bir form grafiği sergiliyordu. Son sene oynayan Bako daha da iyiydi. Defans dörtlüsü takımın en iyi işleyen yerlerinden biriydi: Recep Çetin, Kadir yada Ulvi, Gökhan Keskin ve Rıza Çalımbay. Rıza ve Recep de Walsh ve Metin Tekin'e iyi destek oluyordu. Gökhan ise libero pozisyonundaydı. Orta sahanın göbeğindeki Mehmet Özdilek ve Ian Wilson (daha sonraki yıllarda yerini Sergen'e kaptırdı) ofansa yönelik oyunculardı. Feyyaz ve Ali ikilisi ise bol gol bulan hücum hattını oluşturuyordu. Forvette Ali ve Feyyaz'a alternatif olan Saffet Sancaklı ise genç bir yetenek olarak dikkat çekiyordu. Adam Zeyer, Halim Okta, Hamit gibi oyuncuların ömürleri ise kısa oldu.



Takımın En İyi Oyuncusu: Metin-Ali-Feyyaz Üçlüsü
Tüm Beşiktaşlıların adlarına tezahüratlar yazdığı ve Gordon Milne dönemiyle bütünleşen bu üçlüden birini ayırmak mümkün değil elbette. Metin Tekin yetenekleriyle ön plana çıkan ve süratiyle takımı ateşleyen bir oyuncuydu. Ali Gültiken ve Feyyaz ise forvet ikilisinde yer alıyor ve ikisi de takım adına önemli goller kaydediyorlardı. İkisi de Gol Kralı olmuş insanlar. Bu yüzden bir üçlü olarak en iyi oyuncuyu belirliyorum. Bir de gizli kahraman var, o da 40 maçta 13 gol 20 asist yapan İngiliz veteran oyuncu Alan Walsh.



Başarılar
  • 3 kez Türkcell Süper Lig Şampiyonluğu (1989-90, 1990-91, 1991-92)
  • 1 kez Türkiye Kupası (1989-90)
  • 2 kez Cumhurbaşkanlığı Kupası (1989-90, 1991-1992)
  • 3 kez TSYD Kupası (1989-90, 1990-91, 1991-92)



11 Ekim 2009 Pazar

Hollanda 1974


Efsane Kadrolar (No:5)

Kaleciler:
Jan Jongbloed,
Edy Treytel,
Rene Schrijvers

Defans:
Wim Suurbier,
Rudd Krol,
Rinus Israel,
Harry Vos,
Kees Van Iersel,
Wim Rijsbergen,
Pleun Strik

Orta Saha:

Arie Haan,

Johan Neskeens,
Wim Van Hanegem,
Win Janssen,
Theo de Jong
Rene Van de Kerckhoff
Willy Van de Kerckhoff,

Forvet:
Piet Kezier,
Ruud Geels,
Rob Rensenkbrink,
Johnny Rep


70'lerden Başlayan Gelişim ve 1974 Dünya Kupası



Ajax'ın Avrupa'yı kasıp kavurduğu 60'lı yılların sonu 70'li yılların başında, yine Ajax'lı oyuncuların iskeletini oluşturduğu Hollanda milli takımının etkisiz kalması beklenemezdi. Yeni ve beklenmedik sistem Total Futbol'un icadıyla Hollanda milli takımı önüne geleni deviriyordu. Eleme grubunda İzlanda, Belçika ve Norveç ile oynadı. Hiç yenilmeden grupta lider oldu ve Meksika yolunu tuttu. Hollanda üçüncü kez Dünya Kupası'ndaydı.

Grup maçlarında Hollanda; İsveç, Bulgaristan ve Uruguay gibi takımların arasında zirveyi kaptı. Bulgaristan ve Uruguay'ı yendi, İsveç ile berabere kaldı. İkinci gruplarda ise çok kuvvetli takımlarla karşı karşıya geldi. Rakipler Arjantin, Doğu Almanya ve Brezilya'ydı. Hollandalı taraftarlar takımlarından emin de olsalar, grubun zorlu olduğu ortadaydı.

Hollanda ikinci grubun ilk maçında Arjantin ile karşılaştı ve rakibini 4-0 gibi farklı bir skorla geçti. Cruijff, Krol ve Rep'in golleri Hollanda'ya farklı galibiyeti getirmişti. İkinci maçta ise rakip Doğu Almanya'ydı. Doğu Almanya, rakibine karşı fazla etkili olamadı ve defans yapmaya çalıştı. Bunun sonucunda futbolun adaleti ortaya çıktı ve Hollanda Neskeens ve Rensenbrink'in golleriyle Doğu Almanya'yı da 2-0 gibi net bir skorla geçti. Üçüncü maçta ise rakip kupanın favorilerinden, son şampiyon Brezilya'ydı. Neeskens ve Cruijff gene sahnedeydi. Hollanda yine 2-0 kazandı. Ama kazandıkları tek şey maç olmamıştı, tüm dünyanın takdirini, sevgisini ve kalbini kazanmışlardı. Artık sokaklarda çocuklar "Cruijff, Cruijff, topu Rensenbrink'e attı" diye bağırıyorlardı maç yaparken. İkinci grup aşamasını beraberlik bile almadan, üç galibiyetle geçen Hollanda finale uzandı.


Final maçı çok büyük çekişmeye sahne oldu. Müthiş Hollanda maça fırtına gibi girdi ve daha ikinci dakikada Cruijff'un müthiş driplingine engel olmak isteyen Uli Höeness, onu yere indirdi. Karar penaltıydı. Fazla gerilmeden vurduğu şutlarla ünlenen Neeskens topun başına geçti ve golü kaydetti. Bu dakikadan sonra Batı Almanya oyuna denge getirmek istese de Hollanda daha iyi oynuyordu. Zaman zaman tehlikeli olan Batı Almanya ataklarından birinde Bernd Hölzenbein düşürüldü ve hakemin kararı yine penaltıydı. Breitner penaltıyı gole çevirdi ve skora denge geldi. İlk yarının son anlarına gelininceye kadar Hollanda daha iyi oynanayan taraftı. Gol pozisyonları deniyor, tempolu oynuyor ve taraftarları coşturuyordu. Ama 43. dakikada cezasahasına gönderilen topu Gerd Müller güzel kontrol etti ve vuruşunu yapınca skor Batı Almanya lehine 2-1'e geldi.


İkinci yarıda Almanya da güzel oyun sergilemeye başladı. Müller'in bir golü ofsayt nedeniyle sayılmadı. Hollanda da kendi sisteminden taviz vermeyince seyirciler en güzel Dünya Kupası finallerinden birini yaşadılar. Yine de sonuç değişmedi ve Hollanda kupadan boynu bükük ama gururlu bir şekilde ayrıldı.

O günün Batı Almanya'sı elbette kuvvetli bir takım fakat gönülleri fetheden o yılın Hollanda'sıydı. Hemen hemen tüm otoritelerin paylaştığı bir görüş Hollanda'nın, Batı Almanya'dan daha iyi olduğuydu. Total Futbol'un rüzgârı esmiş ve her gönlü zapt etmişti. Times'a göre tüm zamanların ne iyi 3.takımı.



Taktik:

Takımın taktik anlayışının temelini elbette Total Futbol oluşturuyordu. Rinus Michels kendi geliştirdiği sistemi mükemmel bir şekilde uyguluyordu. Kısaca özetlemek gerekirse Total Futbol her oyuncunun çift yönlü olması gerektiği, hücumların ve savunmanın toplu halde yapıldığı bir sistemdi. Rotasyon, tempo ve yüksek pas yüzdesi sistemin olmazsa olmazıydı. Bir defans oyuncusu gol atabilir, bir forvet oyuncusu kale içinden top çıkarabilirdi bu sistemde. Rinus'un kurduğu sistemde Johann Cruijff'a çok önemli bir rol düşüyordu tabiî ki. Cruijff gerektiğinde oyun kuruyor, gerektiğinde ise risk alıp şut deniyor, dripling yapıyor, hızını kullanarak müthiş deparlar atıyordu. Takım önemli oyuncusu ve bankosuydu. Kalede Jongbloed'in yeri de garanti görünüyordu. Defansta sol bek kaptan Krol ileri geri çalışarak ortalarıyla etkili olmayı deniyordu. Göbekte Rijsbergen iri fiziğiyle hava toplarını topluyor, İsrael ise oyun kuruyordu. Sağ bekteki Suurbier, Krol kadar olmasa da ileri geri dip gelmeye çalışıyordu. Orta sahanın göbeğindeki banko isim Neeskens'ti. Diğer isim ise sert şutları ile ünlenmiş Arie Haan'dı. Üçüncü isim ise bir görev adamı olan Wim Janssen'di. Rep ve Rensenbrink ise forvetteki hızlı ikiliydi. Takım oyuncuların özellikleri sayesinde çok dinamik bir takım haline gelen Hollanda rakiplerini işte böyle boğuyordu.


Kerckhoff kardeşler, Van Hanegem ve Geels gibi isimler ise rotasyonu sağlıyordu. Rinus Michels hakkında daha fazla bilgi için tıklayınız.



Takımın En Önemli Oyuncusu: Johann Cruijff

Johann Cruijff hiç tartışmasız bu takımın en önemli ismiydi. Dinamizmi, bitmek tükenmek bilemeyen enerjisi ile bir hücum oyuncusu düşünün. Şimdi bir de bu adamın teknik, şutör, oyun kurucu ve öldürücü driplingler yapan bir adam olduğunu düşünün. Herhalde dünyanın en iyi oyuncusu derdiniz. İşte böyle bir oyuncuydu Cruijff. Tüm Hollanda takımını bir saat gibi işleten oydu belki de. Bir saatte saniye, yelkovan ve akrep olur. Hepsi önemlidir. Ama pil veya kurma kolu olmadan hiçbiri çalışmaz, anlamını yitirir. İşte Cruijff da Hollanda'nın 1974'teki bu efsane takımının pili, enerji sağlayıcısı, yönlendiricisiydi teknik direktör Michels ile beraber. Cruijff hakkında daha fazla bilgi için tıklayınız.

Başarılar
  • 1974 Dünya Kupası Finali
  • Times'a göre Dünya'nın Gelmiş Geçmiş En İyi Üçüncü takımı




İdeal İlk 11: Jongbloed (kaleci), Suurbier (sağbek), Krol (solbek), Israel (stoper), Rijsbergen (stoper), Neeskens (ortasaha), Haan (sağ iç), Jansen (sol iç), Cruijff (forvet arkası), Rensenbrink (sağ açık), Rep (forvet)




Yazan ve Hazırlayan: Kaan Kavuşan

10 Ekim 2009 Cumartesi

Ezber Bozan İtalyan: Arrigo Sacchi


Van Basten, Gullit ve Rijkaard'lı yıllarda fırtına gibi esen AC Milan ve 1994 yılında Dünya Kupası finali oynayan İtalya'nın antrenörlüğünü yapan Arrigo Sacchi, diğer İtalyan teknik adamlara göre farklıydı. İtalyan takımlarının defans yapmasına alışkın olan seyirci için farklı bir İtalyan sistemi ortaya koydu ve göze hoş gelen futbol oynattırmaya çalıştı.

Milan ile 2 Şampiyon Kulüpler Kupası, İki Süper Kupa, iki de Kıtalararası Kupa kazanarak tarihinin en başarılı ve en iyi oynayan Milan'ını yarattı. 1994 Dünya Kupası'nda da İtalya beğenilen takımlar arasındaydı.

Daha sonra Parma ve Atletico Madrid gibi takımları çalıştırdı ve Real Madrid'te Sportif Direktörlük görevini üstlendi.

"Futbola çok şey borçluyum ve umarım her zaman insanlara keyif veren, streslerini alan bir spor olarak kalır. Onu güzel, temiz, eğlenceli, adaletli isteyen insanların yanındayım."

Başlangıç
Kariyerine başlamadan önce babasının dükkanında ayakkabı satıcılığı yapan Arrigo Sacchi, daha yedi yaşındayken yaptığı yorumlar ve giriştiği muhabbetlerle futbol bilgisine kendisini kayran bırakmıştı. Futbolculuk yıllarında hep amatör kümedeki Fusisgano FC ve Bellaria takımlarında top koşturdu ve tanınmış bir futbolcu olamadı. Ayrıca futbol oynarken ayakkabı satmaya da devam etti. 1977 yılında Cesena genç takımını çalıştırmaya başladı. 1977-82 yılları arasında değişik ve istikrarsız sonuçlar alarak görevini sürdürdü. 1982'de takımını Genç Lig Şampiyonu yapınca dikkat çekti. Aynı yıl İspanya Futbol Federasyonu'nun verdiği kursa bir başka ünlü teknik adam Zdenek Zeman ile birlikte katıldı ve başarıyla mezun olarak profesyonel antrenör oldu.

"Herşey bir yana Sacchi bir yana, tüm takımı alabilirsiniz ama Sacchi'yi asla"
Milan Başkanı Silvio Berlusconi





Gezginlik Dönemi ve İlk Sıçrayışı
1982-83 sezonunda Serie C takımlarından Rimini ile anlaştı ve zayıf takımı kümede tutmayı başardı. 1983-84 sezonunda ise Fiorentina PAF takımını çalıştırdı. 84-85 sezonunda tekrar Rimini'ye döndü. Aynı sezonun sonunda ise Parma'ya transfer oldu. Serie C'nin çıkmayı hedefleyen büyük takımı Parma'ya gelişiyle yıldızı da parlamaya başladı. 1985-86 sezonunda takımı Serie B'ye çıkardı. 86-87 sezonunda da Parma'nın başında başarılı maçlar çıkarır ve bu sefer Parma'yı Serie A'ya çıkarır. Parma'ya iki sene de iki lig atlatan Sacchi, İtalya Kupası'nda Milan'ı yendikleri bu sezonda Milan Başkanı Silvio Berlusconi'nin dikkatini çeker. Sacchi göz hoş gelen bir futbol oynatıyor, orta sahada bol pres yaparak, alan savunması kurarak klasik İtalyan sistemlerinden farklı bir oyun ortaya koyuyordu. Defansı yine sağlam tutuyordu ama atağı da boşvermiyordu. İtalyan seyircisinin isteği de buydu. Bu başarının ardından Silvio Berlusconi'nin yoğun isteğiyle Milan'ın başına geçer.

"Her zaman takımlarımı güzel futbol oynaması ve zevk vermesi üzerine kurdum."

Milan'ı Gölgelerden Kurtarışı ve Avrupa Kupaları
1986-87 sezonu başladığında Milan'ın başına getirilen Sacchi isteği şeyleri yapma özgürlüğüne sahip olur. Silvio Berlusconi onu başa getirdiğinde, sistemini kurması için özgürlük verir. Çünkü Milan'ın kaybedeceği bir şey yoktur, 5 sezon önce Kara Loto (Totonero) skandalı yüzünden Serie B'ye düşürülen fakat tekrar çıkmayı başaran Milan, artık başarı istememekte ama aceleci davranmamaktadır. Sacchi baskısız bir ortamda görevini başlar, sistemi basit ama etkilidir. Total Futbolu, klasik İtalyan futbolu ile birleştirmek. Bu bağlamda takım orta alanda pres yapmalı, defans oyuncuları çakılı kalmamalıydı. Herkes hem defans, hem ofans yapmalıydı. Oyunculara yeteneklerini göstermeleri için daha çok şans verilirken, disiplin bozulmamalı, oyun karşı alana yıkılmalıydı. Bu anlayışı çabuk oturtan Sacchi; Gullit, Van Basten ve Rijkaard'ın alınmasıyla iyice rahatladı ve sistemini işler vaziyete getirdi. İlk sezonda işler gayet yolunda gitti. Milan ligde 5. olarak UEFA Kupası'na katılmaya hak kazandı. Liderin sadece 7 puan gerisinde ligi bitirdi. Bunun bir şanssızlık olarak algılanması doğru olandı ve Berlusconi de bu duruma üzülmedi. Maradona'lı Napoli sezonu şampiyon bitirdi.

1987-88 sezonunda ise bir yandan UEFA Kupası'nda oynuyor, bir yandan da şampiyonluk mücadelesi veriyordu. UEFA Kupası'nda birinci tur ilk maçında İspanyol Sporting Gijon'a 1-0 yenilince herkes hayal kırıklığına uğramıştı. İkinci maçta 3-0 kazanıp 2. tura yükselince Milan'lı taraftarların içi rahatladı. İkinci turda başka bir İspanyol temsilcisi Espanyol ile karşılaşıldı ve ilk maçta alınan 2-0 yenilgi takımın gidişatını etkiledi. İki kulvarda mücadele eden takım ikinci maçta 0-0 berabere kaldı ve kupaya veda etti. Espanyol ise o sezon finale kadar yürüdü ve penaltılarla kaybetti. UEFA'dan elenince lige yoğunlaşan Milan daha güçlü olarak Serie A'da mücadele etti ve Napoli ile giriştiği şampiyonluk yarışında ipi göğüsleyen taraf oldu. Maradona'lı Napoli, Van Basten'in sakatlığı yüzünden bir çok maçta oynamamasına rağmen Milan'a karşı başarısız olmuştu. 8 yıllık gergin bekleyişin ardından 11. şampiyonluğuna ulaşan Milan, Berlusconi başkanlığındaki ilk şampiyonluğunu da kazanmış oldu.

1988-89 sezonunda ise Milan'ı daha zorlu mücadeleler bekliyordu. Sacchi hem Şampiyonlar Ligi'nde mücadele etmek, hem de Serie A şampiyonluğunu korumak zorundaydı. Takım Şampiyon Kulüpler Kupası'nda başarılı giderken, Serie A'da da şampiyonluğu kovalıyordu. Takım ilk turda Vitosha'yı toplamda 7-2 yenerek aştı. İkinci turda ise Avrupa'nın en iyi takımlarından birisi olarak gösterilen Kızılyıldız'ı geçtiler. Çeyrek finaldeki rakip ise Alman temsilcisi Werder Bremen'di ve o da Milan karşısında dayanamadı. Yarı finaldeki İspanyol devi Real Madrid ise 1-1 ve 5-0'lık skorlarla geçildi. Milan rüzgarı kasırgaya döndürmüştü. Finaldeki rakip Steaua Bükreş'ti. Steaua'yu Van Basten ve Gullit'in iki golüyle 4-0 deviren Milan Şampiyon Kulüpler Kupası'nın sahibi oldu. İki kulvarda ilerlemek zor geldi ve ligde zaman zaman başarısız sonuçlar alındı. Inter ve Napoli'nin ardından üçüncü oldular fakat gelen Avrupa Kupası her şeyi unutturmuş, taraftarları sevince boğmuştu bile. Senenin sonunda oynanan Kıtalararası Kupa maçında Kolombiya'nın Medelin takımı yenildi ve Kıtalararası Kupa da Milan oldu.

1989-90 sezonunun başında UEFA Süper Kupa maçı oynandı ve geçen senenin UEFA Şampiyonu Barcelona 1-1 ve 1-0 gibi skorlarla geçildi ve Milan, Süper Kupa'yı da müzesine götürdü. Son dünya şampiyonu olarak takdir edilen Milan, yine Napoli ile şampiyonluk mücadelesine girişti ve son maçlara kadar savaş sürdü. Şampiyon Kulüpler Kupası'nda ise ilerleyiş sürüyordu. İlk turda HJK Helsinki'yi, ikinci turda İspanyol devi Real Madrid'i, çeyrek finalde Mechelen'i, yarı finalde ise Bayern Münih'i yenerek finalde Benfica'nın rakibi oldu. Finalde Rijkaard'ın tek golü ile kazanan Milan, ikinci kez üst üste Şampiyon Kulüpler Kupası'nın sahibi oldu. Ligde ise son maçta Verona ile 0-0 berabere kalarak şampiyonluğu Napoli'ye kaptırdılar. Sansasyonel maçta Milan'dan Van Basten, Gullit, Costacurta ve Baresi kırmızı kart yemişti. Bu da şike iddialarına neden olmuştu. Bu yüzden birçok Milan taraftarı bu sezonu çifte kupayla kapadıklarını iddia ederler.

90-91 sezonunun başında Paraguay'ın Olimpia takımı Rijkaard ve Stroppa'nın golleriyle 2-0 yenilerek Kıtalararası Kupa tekrar kazanılır. Süper Kupa'da ise UEFA şampiyonu Sampdoria devrilir. Yine Dünya Şampiyonu ünvanı kazanılır. Aynı sezon boyunca Süper Kupa'da eledikleri Sampdoria ile kıyasıya bir mücadeleye girdiler. Sezon sonunda beş puan farkla ikinci oldular. Aynı sezon Şampiyon Kulüpler Kupası'nda sansasyonel bir olaya imza attılar. Çeyrek finale kadar gayet iyi ilerleyen takım, Marsilya karşısında 1-0 gerideyken elektrikler gitti ve stad karanlığa gömüldü. Işıkların yapılmasından sonra Milan oynamayı reddeti ve 3-0 yenik sayıldı. Ayrıca bir sonraki sezon için de Avrupa Kupaları'ndan men edildi. Bu olaydan sonra Sacchi'nin Van Basten başta olmak üzere bazı oyuncularla arası açılır ve Sacchi sezon sonunda kendi isteğiyle istifa eder ve bayrağı daha bir çaylak olan Fabio Capello'ya devreder.

"Milan Total Futbol oynuyordu!"


Milli Takım Yılları ve 1994 Dünya Kupası
1992 yılının başında İtalya milli takımının başına getirilen Sacchi, Milan ile başladığı futbol felsefesini İtalya'nın geneline yaymayı hedefledi ve belki de futbol tarihinin en güzel oynayan İtalya Milli takımını kurdu. Donadoni, Roberto Baggio, Gianfranco Zola gibi teknik kapasitesi ve hücum yeteneği yüksek oyuncuların yer bulduğu takım elemelerde gruptan lider olarak çıktı ve Dünya Kupası'na katıldı.

Dünya Kupası'nda düzenli bir 11 kullanmak yerine rotasyonu tercih etti ama takımda yeri garanti olan beş-altı isim vardı. Bunlar kaleci Pagliuca, defansın bel kemiği Baresi, sol bek Maldini, forvetteki Roberto Baggio, Orta sahanın dinamik ikilisi Albertini ve Dino Baggio'ydu.

İtalya'nın yer aldığı D grubunda tüm takımlar 4 puan topladı. Bu hâlâ tektir. Grupta üçüncü sırayı alan takım bir üst tura çıktı. 2. Turda Nijerya'yı geçen İtalya, çeyrek finalde ise İspanya'yı eledi. Yarı finalde ise rakip Bulgaristan'dı. Tarihinin en iyi kadrosuna sahip olan Bulgaristan da İtalya karşısında dayanamadı. Gruplardan sonraki tüm maçlar 2-1 kazanılmıştı ve İtalya iyi futboluyla dikkat çekmişti. Finaldeki rakip ise Brezilya'ydı. Maç ortada geçti Romario ve Roberto Baggio karşılıklı goller kaçırdılar. Maç 0-0 bitti ve uzatmalara kaldı. Uzatma anlarında Brezilya daha ataktı, Romario'nun kaçırdığı yüzde yüz bir gol vardı. Bebeto da bir şans bulmuş ama yararlanamamıştı. Maç penaltılara kaldı. İlk penaltı atışını kullanmak için topun başına gelen dönemin en büyük yıldızı Roberto Baggio penaltıyı üstten dışarı attı. Brezilyalı Marcio Santos da ilk penaltısını kaçırınca İtalyanların içleri rahatladı. Yine de daha sonra Baresi ve Massaro da penaltı kaçırdılar. Brezilya ise diğer penaltıları gole çevirerek, maçı 5-3 kazandı ve Dünya Kupası'nın sahibi oldu. İlk kez bir Dünya Kupası penaltılarla sahibini bulmuştu.

"Görüşlerim Sacchi'nin Milan'ına çok yakın. Agresif ve ofansif bir takım istiyorum."
Liverpool Menajeri Rafa Benitez


Gelen Eleştiriler ve 1996 Avrupa Şampiyonası
İtalya Futbol Federasyonu kaybetmesine rağmen milli takımı başarılı buldu ve Sacchi ile yoluna devam etti. Avrupa Kupası elemelerine hazırlanan İtalya'da Baresi ve Tasotti milli takımı bırakma kararı almışlardı. Sacchi bu aşamada takımı gençleştirme yoluna gitti. Vialli, Pagliuca ve Signori gibi isimleri kadrosuna almamaya başladı. Roberto Baggio bile bazen kesik yiyordui yerine zaman zaman genç Del Piero oynuyordu. Gelen tartışmalı sonuçlarla Sacchi daha da eleştirilmeye başladı. Birçok kişi oyuncuları bu kadar çabuk harcamasına kızmış ve karakteriyle bağdaştıramamıştı. Tüm eleştirilere rağmen İtalya elemelerde Hırvatların ardında kalmasına rağmen 1996 Avrupa Şampiyonası'na katıldı. Ancak averajla gruplarda üçüncü oldu ve şampiyonaya erken veda etti. Eleştiriler yoğunlaşmıştı. Roberto Baggio, Pagliuca'nın kupaya çağırılmaması, Zola'nın ilk 11'de oynatılmaması gibi problemler iyice konuşulur olmuştu.

Sacchi istifa etmediği için, federasyon da gelecek tepkilerden korktuğu için milli takım Sacchi ile devam etti. Kupadan sonra 6 Kasım 1996'da İtalya, Bosna karşısında 2-1 kaybedince istifasını veren Sacchi, hemen Milan'ın çağrısına kulak verdi ve tekrar yuvasına döndü. Fakat bu sefer ki dönüş farklıydı.

"Jokey olmak için at olmanıza gerek yoktur."
Oyunculuktan gelmediği yönündeki eleştirilere cevap olarak bir gazeteciye...


İkinci Milan Macerası, İspanya'nın Yolları ve Parma
1996-97 sezonuna Oscar Tabarez ile başlayan Milan'da işler hiç yolunda gitmemişti. Aralık ayı geldiğinde Tabarez kovulmuş, daha sonra idareten takımın başına geçen Morini de kötü gidişe engel olamamıştı. Bu yüzden Milan, Sacchi ile anlaşma yollarını aramıştı. Sacchi sadece sezon sonuna kadar Milan'a gelebileceğini ifade etti ve görevi kabul etti. Oscar Tabarez ve Morini'nin yarattığı yıkımı Sacchi bile toplayamadı ve son şampiyon Milan sezonu 11. sırada, "-2" averajla tamamladı.

Bir sezon takım çalıştırmayan Sacchi, 1998-99 sezonunda Atletico Madrid'in başına geçti. Eski günlerini arayan Atletico Madrid ligde 13'üncü olabildi ama İspanya Kupası'nda finale kadar çıktı ve finalde Barcelona'yı uzatmalarda 1-0 yenerek kupaya uzandı. Ayrıca UEFA Kupası'nda da Obilic, CSKA Sofya, Real Sociedad, Roma gibi takımlar elenerek yarı-final oynadı. Yarı finalde ise kupayı kazanan Parma'ya elenildi. Uzun zamandır başarısı olmayan Atletico için iyi sayılabilecek işler becermesine istifa etmeye karar verdi ve görevi bitirdi.

2000 yılında yorumculuğa başlayan Sacchi, 2001 yılında kısa bir süre için zor günler geçiren Parma'nın başına geçti ama sağlık problemleri nedeniyle istifa etti ve Parma'nın Sportif Direktörlüğünü üstlendi. Oyuncular takip etti ve bütçeleri ayarladı. Gilardino gibi dönemin önemli yıldızlarından birini keşfetti. 2004 yılına kadar bu görevde kaldı.

2005 yıllarında ise Real Madrid, Sportif Direktörlüğü görevini üstlendi. Teknik Direktör Vanderlei Luxemburgo'nun kötü performansı sebebiyle kendini de sorumlu gördüğü için 2006 yılında Real'in Barcelona'ya 3-0 yenilmesinin ardından Luxemburgo ile beraber istifa eder.

2007 yılından beri yorumculuk yapmaya devam etmekte...

"Robinho ruhunu para için satmış. Hiçkimse Real Madrid'ten Manchester City'e gitmek istemez."


Stili
Arrigo Sacchi'nin futbol anlayışında sadece kazanmak değil, güzel oynayıp kazanmak yatıyordu. Belli bir futbol felsefesi vardı ve istediği sisteme göre oyuncu bulmakta yada yaratmakta ustaydı. 4-4-2 görünümünde oynamasına rağmen, Total Futbol'un biraz daha salgırgan bir versiyonunu oynattıyordu. Ortasahada aşırı pres yaptırarak, defansa daha az iş düşmesini bekliyordu. Toplu defans, toplu hücum felfesini İtalyan futboluyla harmanlamayı becermişti. Yeri geldiğinde riskler almayı da biliyordu. İlk defa atak oynamaya çalışan bir İtalyan takımı seyrettirdi futbol severlere. Önce Milan'la, sonra İtalya Milli Takımı'yla. Bazen sisteminden vazgeçmediği için oyuncularla problem yaşıyordu ve efendi kişiliği yüzünden suistimal ediliyordu. Yine de taktisyenliği çok üst düzeyde olduğundan büyük bir atrenör olarak kendini kabul ettirdi. Felsefe oturtarak görevini yapan hocalardan.

1988-89 sezonunda kurduğu Milan takımı World Soccer dergisince "Gelmiş Geçmiş En İyi Kulüp Takımı", Brezilya 1970, Macaristan 1954 ve Hollanda 1974 takımlarının ardından "Gelmiş Geçmiş En İyi Dördüncü Takım" seçilmiştir.


Başarılar
  • Milan ile 2 kez Şampiyon Kulüpler Kupası (1988-89, 1989-90)
  • Milan ile 2 kez Süper Kupa (1988-89, 1989-90)
  • Milan ile 2 kez Kıtalararası Kupa (1988-89, 1989-90)
  • Milan ile 1 kez İtalya Ligi Şampiyonluğu (1987-88)
  • Milan ile 1 kez İtalya Süper Kupası (1988-89)
  • Atletico Madrid ile 1 kez İspanya Kral Kupası (1998-99)
  • Atletico Madrid ile 1 kez UEFA yarı-finali (1998-99)
  • İtalya Milli Takımı ile 1 kez Dünya Kupası Finali (1994)
  • Times Dergisine göre Gelmiş Geçmiş En İyi 11. Teknik Direktör (2007)
  • İtalya'da Yılın Antrenörü Ödülü (1988-89)

8 Ekim 2009 Perşembe

Siyah-beyaz yılların efsanesi: Pele

Modern futbolda başarılı olabilir mi? Tartışılır...
Ama siyah-beyaz yılların efsaneydi Pele...
Sylvester Stallone ve Michael Caine'in başrolü oynadığı 1981 tarihli "Zafere Kaçış" filminde Pele'nin de önemli bir rolü ve filmin çalan bir sahnesi vardır. Savaş esirlerinden oluşan takım, Naziler'e karşı bir gösteri maçı yapacaktır ve maçı 'ünlü' isimler de izleyecektir. Soyunma odasındaki tahtada bir taktik şablonu çizilidir. Caine'in canlandırdığı John Colby, uzun uzadıya taktikleri ve takım arkadaşlarına ne yapmaları gerektiğini anlatır. O sırada Onbaşı Luis Fernandez rolündeki Pele ranzasından atlar, tebeşiri Colby'nin elinden kapar ve şöyle der; "Siz bana kale önünde pası vereceksiniz, ben bunu, bunu, bunu ve bunu geçip golü atacağım. Kolay."

5 Ekim 2009 Pazartesi

Lefter Küçükandonyadis

Efsane Türk Futbolcular (No:2)
"ORDİNARYUS"

(Doğum Tarihi: 22 Aralık 1925, İstanbul)
(Forvet Arkası)

Fenerbahçe'nin sembol ismi Lefter, nüfus cüzdanındaki adıyla "Eleftherios", birçok otoriteye göre Türk futbol tarihinin gelmiş geçmiş en yetenekleri oyuncularından birisi. Rum bir babanın ve Türk bir annenin evlâdı olan Lefter, Fenerbahçe formasıyla birçok başarı elde etmiştir. Milli formayla 50 maçı aşan ilk futbolcudur. Bu yüzden federasyon tarafından verilen Altın Şeref Madalya'sını almıştır. 50 milli maçta 22 gol atmış, Fenerbahçe formasıyla çıktığı 615 Lig maçında 423 gol atmıştır. (İstanbul Lig'lerini de sayarsak 700'ün üzerinde golü olduğu söyleniyor.) Üstelik orta saha oynamasına rağmen bu kadar gol atması önemli bir başarı. 1954 Dünya Kupası'nda yer alan Türk milli takımının formasını giymiş, 2 de gol kaydetmiştir.

"Şu sol ayağımı görüyor musunuz? Onunla Galatasaray’a 17 tane gol attım. Sağ ayağımla da 10 gol. Bir tane de kafayla attım ama ayıp olmasın diye onu söylemiyorum"


Kariyerinin Başlangıcı
Rum bir balıkçı baba ve Türk bir annenin oğlu olan Lefter'in tam 10 kardeşi daha vardı. Futbola Taksimspor'da başladı. Lefter'in Fenerbahçe'ye transferi ilginçtir. 1948 yılında Fenerbahçe kalecisi ve kaptanı Cihat Arman'ın askere gitmesi gerekmekte. Yedeği Erdal da sakat. Bu yüzden Fenerbahçe, Beyoğluspor'un kalecisi Toni Şalabi'yi transfer etmeyi düşünür. Beyoğluspor yöneticileri Şalabi'yi vermeyi kabul eder ve Beyoğlu'nun Fenerbahçeli başkanı Taksimspor'dan Lefter'i ısrarla önerir. Askerliğini yapan Lefter'i bulan Fenerbahçe yöneticisi Rüştü Dağlaroğlu Diyarbakır'a gider ve Lefter'i alır gelir. Ignace Molnar döneminde Fener'le ilk antremanına çıkan Lefter, B takımda oynar ve 4 gol atar. Herkes büyük oyuncu bulduk diye düşünürken, Lefter ortadan kaybolur. Başka takımlar adamı kaçırdı diye düşünülürken, Lefter Büyükada'daki evinde bulunur. Neden ve kimden kaçtığını soranlara: "A takıma dört gol birden atınca utandım." der.

"Bir düzeltme yapayım; gazeteler yanlış yazıyor. 450 golüm olduğu ifade ediliyor. Yanlış, ben 1500 gol attım."



Fenerbahçe Kariyeri, İlk Milli Maçları ve Yurt Dışı Deneyimi

Lefter 1947 yılında Fenerbahçe'ye A takımına alındı. 1947-48 sezonunda Fenerbahçe ile İstanbul Ligini kazandı ve önemli başarılara ve gollere imza attı. Tam olarak kaç gol attığı, zamanın istatistiklerinin noksanlığı yüzünden bilinmiyor.

1948-49 ve sonraki üç sezonda Galatasaray Metin Oktay önderliğinde üç kez şampiyon oldu ve Fenerbahçe şampiyonluğa hasret kaldı.

1948'de Yunanistan'a karşı oynanan maçta ilk kez milli maçta forma giydi. 3-1 kazandığımız bu maçta Lefter bir tane de gol atmıtştır. Maç boyunca Rum asıllı olup, Türk milli takımında oynadığı için kendine küfür eden Yunanlı savaş gazilerini susturur. Üç gün sonra İstanbul ve Atina karması adları altında iki takım tekrar sahaya çıkarlar. İstanbul karması milli takımın yedeklerinden oluşuyordur. Lefter yine küfürler yeyince, kızar ve antrenöre "al beni hoca" der. Sahaya girer ve beraberlik golünü atar. İkinci yarıda iki gol daha atar ve maç 5-2 üstünlüğümüzle sona erer.

Fenerbahçe tribünleri bu adamı o kadar sevdi ki, futbol zekâsına hayran kaldığı için "Ordinaryüs" lâkabını layık gördü.

1951 yılında Fiorentina'ya transfer olarak yurtdışında oynayan bir avuç, ilk Türk futbolculardan biri oldu. Çıkan üç yabancı sınırlaması yüzünden bir sezon sonra ise Fransa'nın Nice takımına transfer oldu. Fransa'da "Turco Turco Lefter" tezahüratlarıyla tribünleri inletti.


"Turgay'a her Galatasaray maçında gol atardım. Sonra bir araya geldiğimizde daha siftahın yok diye bana takılırdı."
"Yahu daha son maçta bir gol attım" dediğimde, 'Sen atmadın ki, ayaklarına çarptı' derdi."

Tekrar Fenerbahçe ve Dünya Kupası
1953-54 sezonunda Fenerbahçe'ye geri döndü ve o sezon 12 golle gol kralı oldu. Türkiye Birinci Futbol Ligi'nin başlamasından sonra üç kez şampiyonluk yaşadı. (1959 İstanbul Profesyonel Ligi, 1960-61 ve 1963-64 sezonlarında Türkiye Süper Ligi - o zamanki adıyla Türkiye 1. Ligi) Fenerbahçe'li taraftarlar onun için, "Ver Lefter'e, yazsın deftere" diye tezahürat geliştirdiler.

Tribünler inledi binlerce kere
Ver Leftere yaz deftere
Bitti kalem, doldu defter
Bu alemde kral Lefter" diyor büyük üstad Halit Kıvanç.

1956'da Macaristan'ı yenen milli takım kadrosunda yer alıyordu ve 2 de gol attı. Maçtan sonra Macarlar şu an Avrupa'nın en iyi sol açığı bu adam demişlerdi. 1960'da Türkiye, İskoçya'yı 4-2 yenerken, Lefter tam 40 metreden gol atmış, 40 metreden vurduğu bir diğer top ise direkten dönmüştür.

1957 yılında Atletico de Rio adlı Brezilya takımı ile yapılan özel maçta, santradan topu alarak kaleci de dahil herkesi çalımlayınca, tüm Brezilyalılar ve de hakemler teker teker gelir, Lefter'in elini sıkarlar. Maçı Fener 5-2 kazanır.

1959'da Fenerbahçe'nin ilk Şampiyon Kulüpler Kupası serüveninde de aktif olarak rol alır. Birinci turda Macar Czebel takımı elenir. Bir gol de Lefter atar. İkinci maçta ise Nice ile eşleşilir. İstanbul'daki maçı Can Bartu'nın golleriyle Fenerbahçe 2-1 kazanır. İkinci maçta ise 2-0 gerideyken, 90. dakikada Lefter penaltıdan durumu 2-1'e getirir ve bir üçüncü maç oynanması gerekir. Bu maçta Fenerbahçe elenir.

Yaşamı boyunca sadece bir kez penaltı kaçırmıştır. 1960 yılında Beşiktaş maçında Varol, Lefter'in penaltısını çıkarır ve kendisiyle dalga geçmeye başlar. Daha sonra aynı maçta Lefter, Varol'a kornerden bir gol atar ve maçı Fenerbahçe 2-0 kazanır.

Son senesinde AEK Atina takımına geçti ve sadece 5 maç oynayıp, 2 gol attıktan sonra Iraklis'e karşı oynadıkları maçta sakatlandı ve futbol kariyerine son vermek zorunda kaldı.

"Beynin ayaklarınla konuşmalı ki yaptığın pozisyonlara yön verebilirsin. Hızlı olacaksın, atak olacaksın, koşacaksın, koşacaksın, durmak yok."


Antrenörlük
Teknik direktörlük yaşamında pek başarılı olamadıysa da, birçok kulübü gezdi Lefter. Önce Yunanistan Ligi'nden Eagaleo, sonra Güney Afrika Ligi'nden Supersport United'ı çalıştırdı. Daha sonra Türkiye'de Samsunspor, Sivasspor, Maltepe, Orduspor, Mersin İdman Yurdu ve Boluspor gibi takımların başına geçti. Bolu ve Mersin İdman Yurdu'nu 2. Lig'den, 1. Lig'e çıkarmıştır.

Bugün hâlâ Büyükada'da yaşamaktadır.


Anılar
Doğru asla mağlubiyeti kabullenmezdim. Ve çok hırslıydım. Biraz da agresif futbol oynardım. Milli Takım - Yugoslavya maçıydı. O maçta da diğer arkadaşlarımda olduğu gibi benden çok şey bekleniyordu. Yugoslav takımının defans oyuncusuna benim hakkımda çok şey anlatılmış, maçı bırakıp sadece benimle ilgilenmesi ve beni adeta kitlemesi tembihlenmişti. Gerçekten de bir süre kadar rahat hareket edemedim. Hep sert giriyor ve beni yıldırmaya çalışıyordu. Ve en sonunda hırsıma yenik düştüm. Şeref Tribünü tarafından taç kullanacaktık. Takım arkadaşıma “Topu kafama at dedim”. Nasıl olsa yanımdaki Türkçe bilmiyordu. Top kafamla tam buluşurken dönerek aniden beni maç boyunca tutan oyuncuya bir kafa attım. Sonra da “Şimdi daha iyi tutarsın” dedim. O gün Yugoslavya’yı 3-0 yenerek ayrıldık. (Kendisi)



Futbol Dışında
Lefter hayatı boyunca hırslı bir karaktere sahip oldu ama bu özelliği saygılı oluşunu hiç değiştirmedi. Büyükada'da yaşayan ve üç çocuğu olan Lefter artık yaşlı bir Fenerbahçeli. Fenerbahçe marşında adı geçen bu büyük adam, balıkçılığı, denizi ve kumsalı elbette çok seviyor.







İstatistikler (Oyuncu Olarak)
Kulüp İstatistikleri
Sadece lig maçları göz önüne alınmıştır.

Sezon / Yıl
Oynadığı Kulüp
Maç
Gol

1941-43
Taksimspor
90
75

1947-51
Fenerbahçe
135
100

1951-52
Fiorentina
30
4

1952-53
Nice
12
2

1953-64
Fenerbahçe
480
323

* AEK'da hiç lig maçına çıkmadığı için istatistikte yer almamaktadır.
Liglere Göre İstatistik (Sadece Lig)
  • Türkiye: 714 maç, 504 gol
  • İtalya: 30 maç, 4 gol
  • Fransa: 12 maç, 2 gol
Milli Takım İstatistiği
  • 46 maç, 21 gol
Başarılar
  • Türkiye 1. Futbol Ligi Şampiyonluğu (1959, 1960-61, 1963-64)
  • Atatürk Kupası (1963-64)
  • İstanbul Futbol Ligi Şampiyonluğu (1947-48, 1956-57, 1959)
  • Altın Madalya (1950)



Yazan ve Hazırlayan: Kaan Kavuşan