"Futbol bir savaştır, daha olağan şeyleri yapan kaybeder."
- Rinus Michels
"Yeni fikirlerle gelen bir adam başarana kadar deli olarak görülür"
- Marcelo Bielsa

.

.

9 Aralık 2010 Perşembe

Sovyet Futbolu = Valeri Lobanovski


Sovyet Futbolu diye bir ekolü duymuşsak ve Dinamo Kiev aklımızda eskinin köklü takımı olarak kaldıysa, bunun sebebi hiç şüphesiz ki Valeri Lobanovski'dir. Bilimsel teknikleri ve disiplinli yapısıyla adeta Sovyet futbol ekolünü tek başına yaratmış olan bu adam, futbolculuk yıllarında ayağını raket gibi kullanması, topu istediği yere uzun mesafeler olsa bile göndermesi ve kornerden attığı gollerle ünlenmişti. 50'li yıllar ve 60'lı yılların ortasına kadar Dinamo Kiev'de sol açık olarak oynamıştı. Daha sonra Chernomorets ve Shaktar'da da forma giydi ama futbolu bıraktığında önce Dnipro sonra ise Dinamo Kiev ona kapılarını açtı. Fazlasıyla karşılığını da aldı tabi... Yarattığı Dinamo Kiev için "2010 yılının futbolunu oynuyorlar" diyordu herkes...

Dnipro'da dört yıl çalışıp sonra Kiev'e dönmüştü. 1974 yılında girdiği Dinamo Kiev'e tam 20 yıl hizmet edecek ve Sovyet futbolundaki Moskova ve Rus egemenliğini kıracaktı. Sayısız oyuncu yetişirecekti ve Sovyetlere Avrupa Kupası getirecekti.

Lobanovski müthiş bir profesyonellikle göreve başlamıştı. Deplasmanlara takımdan önce gidiyor ve bilgi topluyordu. Geldiği gibi takımı şampiyon yapmıştı. Oleg Blokhin ve Onischenko gibi futbolcular önderliğinde gelen bu şampiyonlukla beraber takım Kupa Galipleri Kupası'nda da finale yükselmişti. Elediği takımlar arasında çeyrek finalde eşleştiği Bursaspor da vardı. Finalde Macar temsilcisi Ferencvaros 3-0 ile bu iki oyuncunun golleriyle geçilince Lobanovski bir anda ülkenin kralı olmuştu. Süper Kupa'yı da aldı. Üstüne bir de UEFA tarafından "Yılın Teknik Direktörü" oyuncusu Blokhin ise "Avrupa'da Yılın Futbolcusu" seçildi. Bunların sonucunda Sovyetler Birliği milli takımının başına geçmesi istendi ve o da kabul etti. Hem Dinamo, hem de Sovyetleri çalıştırmak şartıyla.


1975'de Kupa Galipleri Kupası'na uzanan Dinamo Kiev ilk 11'i
Mutlak Otorite, Mutlak Profesyonellik
Lobanovski gözlemin önemini kavramış bir teknik adamdı. 1975 yılında milli takımımızla yapılan bir maça antrenör arkadaşlarını ajan olarak dahi göndermişti. Bunun yanı sıra ofansif futbola değer veriyordu ama bunun müthiş planlı bir şekilde olmasını öğretiyordu oyuncularına. Bitmek tükenmek bilmeyen bir kondisyon yüklüyordu. Türk milli takımıyla oynadığı maçtan sonra, katıldığı bir spor programında şöyle konuşmuştu: "Milli takımınızı modern futbolun çok dışında buldum. Kendi sahalarında oyunu kabul ederek, orta sahamızın mutlak hakimiyetini ortaya çıkarmış oldular. Türk forvetlerinin sahada neler yaptığını araştırmak lâzım. Bu kadar zayıf beklemiyorduk." Evet, Türkiye o maçta Sovyetler'e 3-0 kaybetmişti, Valery Usta da teşhisi koymuştu; modern tekniklerin gerisinde kalma. İkinci maçta ise olan olmuştu. Yeniden yapılan Türkiye, yedek oyuncularını deneyen Sovyetler'i 1-0 yenmişti. Bunun üzerine hırslanan ve ısırdığı dudaklarını kanatan Lobanovski oyuncularına sabaha kadar odalarından çıkmama cezası vermişti. Gazetelere verdiği demeçte, "taktiklerimi uygulamadılar, hepsi antrenör kesildiler" demişti. Sert ve otoriter anlayışıyla disiplini sağlamaya çalışan bir hocaydı.

1975 adetâ Türk-Rus yılı olmuştu. Fenerbahçe'nin ikinci kez şampiyon olan Dinamo Kiev ile hazırlık maçı oynaması kararlaştırıldı. Lobanovksi gene Türkiye'deydi. Maçta Cemil ve Blokhin 45'er dakika yer değiştirdiler. Lobanovski Cemil Turan ve Engin Verel'i çok beğendiğini söylüyordu maçtan sonra. İdeâllerin yoğurduğu bir adamdı. Bu maçı da ücret almadan Türk Futbol Sendikası için oynamışlardı.

1976'da Dinamo Kiev ile çok ilgilenemiyordu üstad. Sovyetler bu sezon Avrupa Kupası sebebiyle ligi ikiye bölmüşlerdi. Bahar liginde Dinamo ancak sekizinci olabildi. Akıllar Avrupa Kupası'ndaydı. Takım yarı finaller öncesi ikinci turda Çekoslovakya'ya elenince Lobanovski istifa etti ve sadece Dinamo Kiev'i çalıştırmaya karar verdi. Şampiyon Kulüpler Kupası'nda ise çeyrek finalde elenmişlerdi. Bahar ligindeki olumsuz hava üzerine de beş futbolcuyu kadro dışı bırakan Lobanovski güz ligini ikinci sırada tamamladı.

1977'de Dinamo geri dönmüştü. Şampiyon oldular. Aynı sezon içinde takım Şampiyon Kulüpler Kupası'nda yarı final oynadı ama Almanların ünlü takımı Borussia Mönchengladbach'a yenildi. 1978'de ikinci, 1979'da üçüncü oldular. 1980'de şampiyonluğu aldılar. 1981'de ikinci kez üst üste şampiyon oldular. 1982 sezonu başlamadan önce kaderleri yine bir Türk takımı kesişti ve Dinamo ile Trabzonspor eşleşti. Trabzon'un maçını kaydettirmiş ve izlemişti. Maç zor olacak diyordu. 1-0 ve 1-1 sonuçlarla Dinamo turu geçti ama zor olmuştu dediği gibi. Çeyrek finalle tamamladılar sezonu. Ligde de Dinamo Minsk'in ardından ikinci oldular. Sezon içinde tekrar Sovyetler Birliği antrenörlüğüne geldi.

1983'te ise bir çeyrek final daha tekrar ettiler Dinamo Kiev ile. Şampiyon Kulüpler Kupası'nda. Ligde ise yedinci oldular. Bunun üzerine Dinamo Kiev'deki görevini bıraktı. Takım daha da kötüye gitti o gidince. Sovyetler ise 1986 Dünya Kupası'na hazırlanıyordu. 1985 yılının başında iki yıllık aradan sonra tekrar Dinamo'nun başına geçti. Yine iki görevi birden idare edecekti.

1986 yılında Kupa Galipleri Kupası'na Uzanan Dinamo Kiev kadrosu
1984'te onuncu olan ama Sovyet Kupası'nı alan takım 1985-86 Kupa Galipleri Kupası'na katılma hakkı elde etmişti. Takım o sene bu kupaya uzandı ve Lobanovski Sovyetlere, kulüpler bazındaki ikinci Avrupa Kupası'nı getirmiş oldu. Üstelik finaldeki 3-0'lık Atletico galibiyeti çok sansasyoneldi. Takım ligde de şampiyon olmayı becermişti. Yepyeni Dinamo jenerasyonu yine Lobanovski ile şekillenmiş ve kupaya uzanmıştı. Zavarov, Blokhin ve Belanov Avrupa'nın en ünlü oyuncularından olmuşlardı. Bu moralle büyük ölçüde Dinamo Kiev'in iskeletini kullanan Sovyetler milli takımı grubunu lider bitirdikten sonra ikinci turda Belçika'ya yenildi. Ama daha sonra bunu telâfi edeceklerdi. Sezonun sonunda takım şampiyon olmuştu. 1985 ve 86 şampiyonluklarla geçtikten sonra takım 87'de düşüşe geçti ve yedinci oldu. Bu arada 86'da Şampiyon Kulüpler Kupası çeyrek finali oynamışlardı. 1988'de takım ikinci oldu.

1988 Avrupa Şampiyonası öncesinde ise Lobanovski "Sovyet futbolunu 21. yüzyıla hazırlıyoruz diyordu." Kupaya güzel girdi takım. Gayet etkili bir futbolla gündemi meşgul ediyorlardı. Grupta favorilerden Hollanda'yı da yenerek lider oldular. Yarı finalde ise İtalya'yı 2-0 ile rahat geçtiler. Finalde rakip Total Futbol'u tekrar hortlatan Hollanda'ydı. Gullit, Van Basten, Rijkaard; Protasov, Belanov ve Mikhailichenko'ya karşıydı. Kalelerde ise iki dev Dassaev ve Van Breukhelen vardı. Gullit ve Van Basten'in müthiş gollerine karşılık veremeyince kupadan oldular. Buna rağmen Lobanovski artık Sovyet futbolu demekti...

Dinamo 1989'da ikinci, 1990'da şampiyon oldu. Sovyetler ise Dünya Kupası'na hazırlanmaya devam ediyordu. Yine formül belliydi. Dinamo Kiev = Sovyet milli takımı. Ama bu sefer Dinamo jenerasyonu o kadar kuvvetli değildi. Kupa öncesinde kalp krizi geçiren usta hocanın kupa sonrasında takımı bırakacağını açıklaması da konsantrasyon eksikliğine neden oldu. Takım grubunda sonuncu oldu. Üstad Lobanovski hem Dinamo Kiev, hem de Sovyetler'deki görevini bırakıp Birleşik Arap Emirlikleri'nin başına geçti ve yüksek maaşın keyfini çıkarmaya başladı. Ne var ki verdiği karar isabetli olmuştu. Sovyetler Birliği 1991 yılında dağılmıştı. Üç yıl takımın başında kaldıktan sonra ilk kez kovuldu ve bu sefer Kuveyt'in başına geçti. İki yıl da orada kaldı ve yine kovuldu. Orta Doğu'da iyi para kazanmıştı ama artık ilk aşka dönme vakti gelmişti. Bu sefer yeni ülkesi Ukrayna'ya gitti ve 1997'de Dinamo'nun başına üçüncü kez geçti. Yeni kadro dört senedir şampiyondu ama Avrupa Kupaları'nda ceza almıştı. 1998'de ve 1999'da takımı şampiyon yaptı. Yeni kadronun yıldızları şüphesiz Shevcenko ve Rebrov'du. 1999'da takıma Şampiyonlar Ligi yarı-finali oynattı. Arsenal, Lens ve Panathinaikos gibi devleri geçmiş, çeyrek finalde ise Real Madrid'i elemişlerdi. Yarı finalde Bayern'e elendiler. Lobanovski yine başarıyı sağlamıştı.

Bu başarının ardından 2000 yılında yine Dinamo Kiev'deki göre baki kalmak üzere, Ukrayna milli takımının başına getirildi. Ama başarıyı yakayamadı. 2000 ve 2001'de Dinamo ile yine şampiyon oldu ama 2001'in sonunda milli takımdan kovuldu. 2002'de Dinamo ile başarılı giderken geçirdiği kalp krizi sonucu 63 yaşında yaşama veda etti...

Ölümünün ardından Şampiyonlar Ligi maçlarında saygı duruşu yapıldı. Dinamo Kiev kulübü stadının adını değiştirdi ve Valeri Lobanovski stadına çevirdi. 2003 yılında Milan forması ile Şampiyonlar Ligi'ne uzanan Shevchenko ise şampiyonluk madalyasını hocasının mezarına götürerek saygısını gösterdi. Çünkü Sovyet ve Ukrayna futbolu demek Lobanovski demekti.


Lobanovski ve Futbola Kattıkları
Ustanın stiline hafif değinmiştik yazının önceki bölümlerinde. Kondisyonu yüksek, disiplinli ama ofansif anlayışı benimsiyor, mutlak bir disiplin uygulamaya çalışıyordu. Öngörü sahibi bir adamdı. Oyuncularından istediği bir şey üçgen oluşturacak şekilde birbirlerinin etrafında bulunmalarıydı. Böylece rakip oyuncunun baskısı kolay kırılıyordu. Sahayı parselleme fikrinin ilk uygulayıcılarındandı. Totaliter Sovyet sisteminin bir uzantısı gibi görünse de, taktik ve antrenman teknikleri birçok "demokrasi timsali" ülkece adapte edilmiştir. Ona göre hareket hiç durmamalıydı. O yüzden de top, oyuncularla birlikte sürekli geziyordu sahada. Dinamizm önemliydi. Presi en etkin kullanan hocalardan biri olmuştu ayrıca. Bunun dışında çalışmalarında bilgisayarı kullanan ilk teknik adamdı. Takımına taktiklerini bilgisayar verileri ışında anlatıyordu ve böylece kendisi hakkında fazla soru işareti bırakmıyordu oyuncularının kafasında. Ayrıca oyuncularını saha içinde yer değiştirerek daha fazla pozisyon yaratıyordu. Böylece rakibin markajcıları hep farklı bir oyuncuyu karşılarında bulmak zorunda kalıyorlardı. Anlayışı dahilinde hep komple oyuncularla oynadı. Hiçbir zaman sadece tek vuruşçu olan bir forvetle, tek özelliği sadece pas atmak olan bir orta saha oyuncusuyla oynamadı. Yıllar boyunca etkilediği antrenörün haddi hesabı tutulamaz herhâlde.

Lobanovski oyuncu yargılamada çok iyiydi. Blokhin, Zavarov ve Shevchenko bugün dahi kendisine duacı... Hatta abartıp şunu da rahatça söyleyebiliriz; 70'ler ve 80'lerde Sovyet Piyasası'ndan çıkan her ünlü oyuncu onun eleğinden geçti...


Başarılar
  • * Dinamo Kiev ile 2 kez Avrupa Kupa Galipleri Kupası (1974-75, 1985-86)
  • * Dinamo Kiev ile 3 kez Şampiyon Kulüpler Kupası / Şampiyonlar Ligi Yarı Finali (1976-77, 1986-87, 1998-99)
  • * Dinamo Kiev ile 1 kez Avrupa Süper Kupası (1974-75)
  • * Dinamo Kiev ile 4 kez Şampiyon Kulüpler Kupası Çeyrek Finali (1975-76, 1981-82, 1982-83, 1997-98)
  • * Dinamo Kiev ile 8 kez Sovyet Şampiyonluğu (1974, 1975, 1977, 1980, 1981, 1985, 1986, 1990)
  • * Dinamo Kiev ile 5 kez Ukrayna Şampiyonluğu (1997, 1998, 1999, 2000, 2001)
  • * Dinamo Kiev ile 5 kez Sovyet Kupası (1978, 1982, 1985, 1987, 1990)
Neymiş birader bu Lobanovski diyen varsa, buyursun buradan yada daha iyisi 90 dakika izlemek gerek diyen varsa buradan yaksın ve onun Dinamo Kiev'ini izlesin.

5 Aralık 2010 Pazar

Johan Cruijff'un La Masia'yı Şekillendirişi

Şu son El Clasico'dan sonra Guardiola'nın da saygı duruşunda bulunması nedeniyle Cruijff yeniden gündemdeki adam oldu. Ben de, başka blogger arkadaşlar da bahsediyoruz hep işte, "Cruijff'un yeniden şekillendirdiği La Masia" diye ama birkaç kişi dışında pek dibine giren olmadı bu güne kadar. Şimdi Cruijff neler yapmış ki, La Masia'yı yeniden şekillendirmiş onlara bir bakalım o zaman;

Cruijff Işığında Şekillenen Yargılar
Cruijff Barcelona'ya antrenör olarak geldiğinde Başkan Nunez'e şunları söylemişti; "Öncelikle yapmamız gereken La Masia'ya bir özkaynak düzeni, altyapı inşa etmek. Siz binayı yapın. Felsefi ve ruhani inşasını bana bırakın. Orada sadece yıldız futbolcular değil, yıllarca Barcelona'ya hizmet edecek ortak bir felsefenin, güzel ve evrensel futbolun tohumlarını yeşertecek değerler yetiştireceğiz."

Bu fikir üzerine La Masia, Ajax altyapısı model alınarak tekrar şekillendi ve bu sistem ortaya çıktı. Buraya çocuklar 7-8 yaşında katıldıktan sonra, gerek akademik, gerekse futbol teorisi eğitimleri veriliyor. Eğitim ve kültür, iyi bir futbolcu olmalarından dahi ötede La Masia'da. Geldiğinde Cruijff çocukların sportif bir başarıdan önce iyi bir insan, başarılı bir öğrenci olmaları gerektiğini söylüyor. Çünkü oyuncuların saha içinde hep bir adım ileride olmasını istiyor. Total Futbol ile sentezlenen Tiki-Taka'nın en önemli hamlesi bu çünkü. Çabuk düşünüp, çabuk karar verilmeli ve de hareket durmamalı. Bunun açılımını yazının ilerleyen bölümlerinde yapacağız.

İkinci Cruijff prensibi ise herkesin empati kurması. Ajax'tan beri kendi tatbik ettiği bu sistemi bilen Cruijff, altyapı hocalarından şunu istemiş; Kademeler boyunca bir forvet oyuncusu, defansa geçiyor, orta sahaya geçiyor hatta kaleye geçiyor. Böyle arkadaşlarının karşılaştığı zorlukları deneyim ederken, hem de kendince rakipleri daha iyi çözüyor. Bir kalecinin sıkıntılarını anlayan forvet ile gol kaçıran bir forvetin sıkıntılarını anlayan kalecinin empatisi çok kuvvetli olabiliyor. Takım içi gerilimleri de engelliyor.

Üçüncü prensip, tüm genç kademe takımlarının A Takım ile aynı sistemi oynaması. 4-3-3 sürekli tatbik edilen sistemdir ve Barcelona 4-3-3 oynatmayan teknik adam dahi istemez. Bu "mükemmel" (kusursuz değil mükemmel) düzene çomak sokmak isteyen bir Başkan gelene kadar böyle sürecektir. Oyuncular bu sayede sistemi ve birbirlerini ezberlemiş oluyorlar. Bu da inanılmaz bir gücü ve hareket sürekliliğini sağlıyor. Antrenmanlar sürekli topla olduğundan bol paslı topa hükmetme oyunu destekleniyor.

Dördüncü prensip ise Guardiola'dan gelmiş durumda şu an. O da B Takım'a 21 yaş üstü oyuncu alımı. Guardiola B Takımın antrenörüyken genç oyuncuların daha üst düzey oyuncularla rekabete girmesi ve daha tecrübeli isimlerle etkileşime girmesi için bu uygulamaya gitmiş. Bu 21-26 yaş arası oyuncular sadece 2 sene takımda kalıyor ve satılıyorlar. Meselâ bu oyunculara şans tanınmasaydı Puyol gibi bir oyuncuyu izlemiyor olabilirdik. Barcelona B'den Barcelona A'ya geçtiğinde 22 yaşındaydı. Normalde bir altyapı takımı genelde 22 yaşında oyuncu barındırmaz.

Bu sistemle Barcelona'dan geçtiğimiz yıllarda Amor, Busquets, Guardiola, Albert Ferrer, De la Pena, Jordi Cruijff gibi oyuncular çıkmıştı. Bu jenerasyon ise daha uyumlu yeteneklerden oluşuyor. Bugünkü kadroda Xavi, Iniesta, Victor Valdes, Pique, Charles Puyol, Bojan Krkic, Jeffren, Pedro ve Messi La Masia'nın eleğinden geçmiş isimler. Üstüne ara sıra kadroya giren Victor Vazquez, Thiago ve Bartra gibi oyuncular da var. Diğer takımlara dağılan onlarca iyi oyuncu daha var tabi. Cesc Fabregas, Pepe Reina ve Mikel Arteta da bunlardan sadece iki üç tanesi.

Jedayist Bir Anlayış, İdealizmle Yoğrulan Sistem
Şimdi birinci kurala geri dönelim, benim asıl ilgimi çeken bu. Jedayist bir anlayışla şekillenen bu birinci kural benim için hepsinden önemli. Oyuncular iyi bir futbolcudan önce iyi ve doğru düşünen insanlar olmalılar. Bunun için ne gibi kurallar koyuluyor, ne gibi sistemler kuruluyor?

Bunlardan birisi çocuğun eğitimiyle ilgili. Barcelona'da profesyoneller çocuklardan derslerinde de başarılı olmalarını istiyorlar. Derslerinde başarısız olanlar takımdan kesiliyor meselâ. Bu durum çocuklar için hem caydırıcı bir önlem, hem de çalışma pratiği kazanmaları için bir mesaj. Çalışmayı ve tahammüllü olmayı öğreniyorlar. Hocaları öğrencilerinin eğitimde başarılı olmalarının, saha içi karakteristiklerine de yansıyacağını da biliyorlar çünkü bir birey ancak beyinlerini çalıştırarak daha ileri görüşlü olabilir. La Masia bunun farkında. Her nasıl ki ortalama düzeyde bir santranç oyuncusunun iki hamle önünü okuyabilmesi elzemse, La Masia'da bunu futbolcularına öğretmeye çalışıyor. Bir başka uygulama ise araba uygulaması. 18 yaşındaki bir oyuncu Ferrari'si ile gezemiyor. Yasak! Bu da oyuncunun gereksiz yere "ben oldum" havasını engellemeye yönelik. Meselâ Guardiola'nın isteğiyle sponsor Audi'nin Jeffren'e gönderdiği Q7, oyuncunun yaşına uygun olmadığı gerekçesiyle A3 ile değiştirilmiş.

Birinci prensip dahilinde başka bir uygulama ise idealizm. Futbolculardan daha ideal olana şartlanmaları isteniyor.Yani doğru olduklarını düşündüklerine yöneliyorlar ve popülist olandan, sorumsuz olandan kaçınıyorlar. Bu sayede Xavi'nin veya İniesta'nın üç kişinin saldırısına rağmen topu ayağında tutup, doğru yere top atışını izleyebiliyoruz. Büyük bir özgüven var, ama şımarıklık ve bencillik yok. Topun gitmesi gereken ideal yer ve o yere ulaşmak için sarf edilen efor var.

Ve yüce olan başka bir şey daha öğretiliyor ki o da başarıya tapmamak. Hiçbir oyuncunun performansı başarıya yönelik değerlendirilmiyor. Bu da oyuncunun üzerindeki baskıyı alıyor. Bu sistem saçındaki jöleyle bar bar gezen Ferrari'siyle gösteriş yapma potansiyeline de sahip olan gençlerin, gündelik ve problemli süper yıldızlardansa Messi gibi alçak gönüllü, problem çıkarmayan ama durdurulmaz yıldızlara evrilmelerini sağlıyor.

Mali Yön
La Masia'nın bütçesinin bugün yıllık 4,5-5 milyon olduğu söyleniyor. Zaten bir transfer yapsanız gidiyor o para. La Masia'da 200 oyuncu olduğu yazıldı basında. 5 milyon bölü 200, çarpı 12 (sekiz yaşından 20 yaşına kadar geçen süre) eşittir 300 bin euro oluyor. Bu da hazır hâle gelen bir oyuncunun maliyeti. 300 bin euroya bir Xavi, bir Iniesta alın bakalım kolaysa... Bir Xavi buluyorsunuz ve La Masia'nın 10 senelik masrafı çıkıyor. Messi buluyorsunuz, 50 senelik masrafı çıkıyor. Yada Messi'yi 100 milyona satıyorsunuz, kulübün tüm borçaları kapanıyor ve üstüne 55 milyon kalıyor. Yahu bunları her zaman bulamazsın diyorsanız, bir Busquets buluyorsunuz (market değeri 25 milyon deniyor) 5 senelik masrafı çıkıyor.Yararlansanız yanınıza kâr, satsanız yine kâr. Barça her sene bir Busquets rahat çıkarır zaten. Olmamış oyuncular ise zaten La Masia etiketiyle amorti edilecek paralara başka takımlara gidiyorlar.

La Masia Mezunlarının Karakteristiği
Barcelona'nın genç takım antrenörlerinden Sergi Barjuan şöyle diyor; "Barcelona'da oyuncuya oyun içi olarak üç şeyi öğretiriz; 1-Fair Play dahilinde oynamak 2-Güzel oynamak 3-Kazanmak. Ama kazanmak diğer ikisi olmadan gerçekleşmez. Diğer ikisi gerçekleşirse de zaten kazanırsınız."

Bugünün Barcelona'sına dikkat ettiğimizde bu anlayışın belirgin izlerini görürüz. Bir kere, ilk olgu sayesinde kendini yere atmak diye bir şey yok La Masia çıkışlı oyuncularda. Faule maruz kalsalar bile devam edebilecek pozisyonda olduklarında devam ediyorlar. Bu da hem kendi özgüvenleri, hem de hakemlerin kendilerine bakışları açısından pozitif etki yaratıyor. Bazen yanılır ve kızarız oyunculara; "düşseydi penaltıydı!" diye. La Masia çıkışlı bir oyuncu buna tenezzül etmeyecek kadar iyi olduğunu düşünür. Bu sayede hakem Messi veya Iniesta'nın ancak faule maruz kalırlarsa yere düşeceklerini bilmiş oluyor. Bu yüzden Barcelona genelde hakem hatalarından yakınmaz. Güzel oynamak da progresif olandır. Barcelona her zaman yıkmak değil, kurmak ister. Bu yüzden de kendi hükmetmelidir. Bir La Masia mezunu kendine aşırı güvenli ama otokontrollüdür bu yüzden. Kazanmak güzel oyunun bir getirisi olarak görülür çünkü negatif bir yaklaşımla bir maçı alabilirsiniz ama üç maçı, dört maçı alamazsınız. Bunun için progresiflik gerekir.

Mekanik Zanaatkârlar mı, Özgür Sanatçılar mı?
Bu kadar kontrolcü bir eğitimden geçen oyuncuların mekanik hareket etmeye yönelttiği düşünülebilir. Hatta kimileri bunun için Barcelona'yı futbolun 1984'ü, bu sisteme aşık olan benim gibileri de çarpık bir düzenin müritleri olarak görebilir. Ama Xavi, Iniesta ve Messi'yi mekanik zanaatkârlar olarak görmek akıl işi değil. Bunları sistemin içindeki ayrıksılar olarak da değerlendirebilirsiniz belki ama La Masia hayal gücü ve vizyon doğrultusunda kontrolünü şekillendirir. Bu da zanaat bilen özgün sanatçılar yetiştirilmesine sahne olmasını sağlar. Messi, Xavi, Ininesta, Pique gibi özel oyuncular kendisine ne öğretilirse öğretsin, kendi oyun görüşünü de sahaya sentezlemeyi bilir elbet.

Pique'yi ele alalım; Türkiye'den piyasaya çıkmış olsa en fazla havaya top diken bir "vur taça oyuncusu" olabilirdi. Ama bugünün Barcelona'sında defanstan oyun kuruyor, takımının resmi olmayan kaptanlarından biri de o. Bu da oyuncunun vizyonun da törpülenmemiş olduğunun taşlaşmış bir simgesi adeta. Oyuncularına başarıdan ziyade, stilizeliği öğreten bir kulübu zaanatkâr olmakla suçlayamazsınız. Sanatçılığın olmazsa olmazı ve sanatçıyı sanatçı yapan bu stilize fikirdir. Stilize fikir 50 sene sene sonra hatırlanacak bir Barcelona takımı ve unutulmaz yıldızlar bırakır, makyevelist düşünce ise Şampiyonlar Şampiyonu kendi taraftarlarından başka hiçkimsenin sevmeyeceği Inter'ler... Bu kadar övgü, belki bazılarınca sövgüyü de peşinden getiriyor. Takımı ilahlaştırdığımızı ve putlaştırdığımızı düşünüyor, bunun üzerinden tepkilerini koyuyorlar. Ama unutmayalım ki, bir düşünce ve olgu hakkında yargı verirken esas alınması gereken o olgunun kendisidir, onu uygulayan, uygulayamayan, uygulamaya çalışanlar değil. Onu destekleyen, ona hayran veya aşık olan, onun hakkında kafa yoranlar da değil. Olgunun kendisine tarafsızca bir bakın ve övgülerin yarattığı tepkiden sıyrılıp bir değerlendirin. O zaman Barcelona'nın zamanın ötesinde olduğunu göreceksiniz.

Uzun lâfın kısası Barcelona bu kontrollü eğitim süreci ile birlikte Barcelona mantığın kölesi değil, daha tinsel bir takım haline geliyor. Düşünüyorlar, ihtimalleri değerlendiriyorlar ama her zaman en doğru olanı yapmaya çalışıyorlar. En doğru olan, çoğu zaman en mantıklı olan değildir, en faydalı olan hiç değildir. Barcelona'nın egosu bir Jeday şovalyesinin aydınlanmış egosu olabilir ancak, La Masia yüce olanın peşindedir her zaman...

Kaan Kavuşan

4 Aralık 2010 Cumartesi

Brian Laudrup kanseri yendi

Brian Laudrup kanseri yendi.
Efsanevi Danimarkalı yıldızın kansere yakalandığını daha haber vermiştik. 41 yaşındaki eski futbolcuya eylül ayında lenfoma kanseri tanısı konmuştu. Ama bu hafta yapılan çekap sonucunda artık kanserli hücreler olmadığı ortaya çıktı.

Yakın arkadaşı ve eski Rangers kalecisi Andy Goram "Bundan iyi Noel hediyesi olamazdı" diyor. Brian Laudrup bir süre dinlenecekmiş. Geçmiş olsun ve çocukluk kahramanlarımız daha uzun yaşasın...

1 Aralık 2010 Çarşamba

Kaynakçı Lacombe


Lacombe'un futbola başlamadan önce yaptığı iş...

28 Kasım 2010 Pazar

1940'lı Yılların Altın 11'i

Felix Loustau (Arjantin)
Geçtiğimiz aylarda 1930'lı yılların en iyi 11'ini düzenlemiştik. Otuzlu yıllar Avusturya'nın Wunderteam'ine, İtalya'nın iki Dünya Kupası şampiyonluğuna sahne olmuştu. 40'lı yıllara geldiğimizde ise savaşın gölgesini hissediyoruz üstümüzde. 1939 yılında başlayıp 1945 yılında sonra eren II. Dünya Savaşı neticesinde birçok ülkede futbol askıya alınmıştır. 38 ile 50 arasında Dünya Kupası dahi oynanmış. Futbolun Güney Amerika'ya kaydığı yıllar. Avrupa'da ise İspanya, İngiltere ve İtalya önde. Almanlar genelde savaşa gitmişler. Takımı yine dönemin yaygın dizilişi 2-3-2-3'e göre kurağız.

Kaleci: Ignacio Eizaguirre / İspanya: 16 yaşındayken Real Sociedad'ta parlayıp Valencia'ya geçtiğinde kulübün sembol isimlerinden biri olacağını bilmeyen 21 yaşında bir gençti ve yıllardan 1941'di. Maç sayısının azlığından İspanya milli takımında sadece 18 kez forma giyebildi. 1950 Dünya Kupası'nda yarı final oynayan İspanya'nın kalesini koruyordu. 41-50 yılları arasında Valencia ile 219 maça çıktı ve üç şampiyonluk kaznadı. Sonra yuvası Real Sociedad'a döndü. 1960'a kadar aktif futbol oynadı.
-------------------------------------------------------------------------
Sol bek: Erik Nilsson / İsveç: 57 kere milli olan İsveçli futbolcu 1938-52 yılları arasında milli takımın değişmez defans adamıydı. İsveç liginde beş şampiyonluk elde etmişti.1938'de Dünya Kupası'nda dördüncü olan İsveç milli takımında forma giymişti ama asıl başarısı 1948'deki Olimpiyat Şampiyonluğu'ydu. 1950'de İsveç bu sefer Dünya Kupası üçüncüsü oldu. Yine kadronun değişilmeziydi. 40'lı yıllarda Milan'dan gelen bir teklifi ise reddetmişti. 1952'de ise Olimpiyat bronz madalyasına uzandı. Son iki başarıları 50'lere sarkıyor ama kalitesini göstermesi açısından yazılmalıydı.

Sağ bek: Mario Rigamonti / İtalya: Mario Rigamonti Superga ile sarsılmadan önce büyük Torino'nun defansının bel kemiğiydi. Kaya lakaplı oyuncu takımı için de önemli bir figürdü. Bugün Brescia doğumlu olduğu için Brescia futbol kulübü stadına adını vermiştir bu adamın. İnatçı oyunu ve sertliğiyle bugünkü İtalyan defansı anlayışının ilk temsilcilerinden ve örnek alınan isimlerinden.
-----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Sağ haf: Schubert Gambetta / Uruguay:  Gambetta 41-52 arasında Uruguay milli takımının devamlı oyuncusuydu. 1950 yılında Dünya Kupası'nın kazanılmasında anahtar rol oynamıştı. Hızlı stili ve birden fırlamalarıyla meşhurdu. Kulüp kariyerinde de oldukça başarılıydı. 7'si 1940-50 arasında olmak üzere toplam 10 kez şampiyonluk yaşamıştı kariyerinde.

Merkez Haf: Obdulio Valera / Uruguay: Uruguaylılar ona "Kara Şef" diyorlardı. Uruguay milli takımının kaptanı 45 kez mili takım forması giymiş, Penarol'ün de efsane oyuncularından birisi olmuştu. 1950 yılında da Dünya Kupası'nın kazanan Uruguay'ın defanstaki önemli ismiydi. Yeri geldiğinde merkez haf da oynarmış...

Sol Haf: Billy Wright / İngiltere: İngilizlerin 40'lı yıllardaki önemli oyuncularından biri olan Billy Wright tüm kariyerini o zamanların iyi takımı Wolverhampton'da geçirmişti. 1946 yılında İngiltere milli takımında forma giymeye başladığında en iyi dönemini yaşıyordu ve 22 yaşındaydı. Sonraki dört sene en iyi performansını gösterdiyse de, 1959'a kadar üst düzey futbol oynadı ve milli takım kaptanlığını yaptı. 100 milli maç barajını açan ilk oyuncu oldu. Sağlam duruşuna rağmen hiç oyun dışı kalmamıştı ve iyi bir yöneticiydi.
-----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Saç İç: Enzo Loik / İtalya: Fil lâkaplı Enzo Loik de Büyük Torino'nun oyuncularından birisi. Sağlam duruşu ve oyun görüşüyle beraber takımın yaratıcılığında büyük katkısı olan bir isim. Superga'da kaybettiklerimizden birisi. Tekniği ve oyun görüşünün yanı sıra attığı gollerle de birçok kişiye göre bir efsane.

Sol İç: Valentino Mazzola / İtalya: Hiç unutmam, babama Sandro Mazzola nasıl futbolcu diye sormuştum. "Fena değil, ama süper değil" demişti; "asıl iyi olanı babasıymış!" Valentino Mazzola, Inter'le tüm kupaları kaldıran Sandro Mazzola'nın babası. Loik ile beraber takımın başarısının mimarı. Torino yıllarında belki de ofansif orta saha pozisyonunu en iyi tanımlayan adamlardan biriydi. Komple oyuncu denilen isimlerden birisiymiş Mazzola. Müthiş paslar ve şutlar, buna karşın dinamik koşular...

Sağ Açık: Stanley Matthews / İngiltere: Çok sevdiğim Gianfranco Zola şöyle demişti: "Bana hafta'da 20 pounda oynadığını söylemişti! Bugün olsa ona İngiltere Merkez Bankası'nı feda ederim!" Evet, Matthews hızlı çalımları, sürati ve kısa boyuyla bir sağ açığın olması gereken her özelliğine sahipti. Hatta o yıllarda sağ açığın protatipi olmuştu. 50 yaşında futbolu bıraktı! Ama en iyi yılları savaşa kurban giden 40'lı yıllardı. Stoke City ile çok iyi performans göstermiş, milli takımla maçlara çıkmıştı. 1945'te 30 yaşındaydı. 35 yaşında 1950 yılındayken Blackpool'da top koşturuyordu ve hala iyiydi. 1961'de Stoke'a döndüğünde 46 yaşındaydı. 1965'te futbolu bıraktı ama 40'lar zirvesiydi.

Sol Açık: Felix Loustau / Arjantin: Felix Loustau, "Makine" lâlaplı River Plate'in en önemli yıldızlarından birisiydi. Sol açıkta seri çalımları ve hızlı hareketleriyle takımın başarısında pay sahibiydi. 40'lı yıllarda üç şampiyonluk elde etmişti River ile. 50'li yıllarda beş tane daha elde etti. 1945, 46, 47 yıllarında Kupa Amerika'yı kazanan Arjantin'in değişmez sol açığıydı.

Forvet: Telmo Zarra / İspanya: Basklı forvet altı kez İspanya Gol Krallığı'na ulaşmıştı. Athletic Bilbao ile ligin tozunu atıyordu. 1942'de şampiyonluk yaşadı. Kazandığı beş İspanya Kupası'nın üçü 40'lı yıllardaydı. 253 golle bugün dahi İspanya futbol tarihinin en çok gol atan oyuncusu. İspanya milli formasıyla 20 maçta 20 golü var. Franco dönemi olmasa belki daha çok performans verebilirdi. 1950'de Dünya Kupası'nda yarı final oynayan takımın forvetiydi.


----------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Altın Yedek: Angel Labruna / Arjantin: Makine'nin diğer oyuncularından birisi olan Labruna, Arjantin futbol tarihinin gelmiş geçmiş en çok gol atan oyuncusu. Sol iç ve forvet olarak oynayan oyuncu ilk 11'imizde sert yeteneklere çarptığı için altın yedek olabildi. 293 gol az buz değil gerçi... Arjantin milli takımında 37 maçta 17 golü var...

Üşenmedik, Araştırdık: Zizinho (Brezilya), Severino Varela (Uruguay), Juan Marvezzi (Arjantin), Attilio Gracia (Uruguay), Adolfo Pedernera (Arjantin), Ademir (Brezilya), Pirillo (Brezilya), Jose Manuel Moreno (Arjantin), Edmundo Suarez (İspanya), Karl-Heinz Metzner (Almanya), Roque Maspoli (Uruguay), Theodor Reimann (Slovakya, Çekoslovakya), Tom Finney (İngiltere), Alfred Bickel (İsviçre), Horacio Casarín (Meksika), Valerio Bacigalupo (İtalya), Torsten Linberg (İsveç), Norival (Brezilya.)

23 Kasım 2010 Salı

Anime Tarzında: Cruijff vs. Beckenbauer



Johan Cruijff, Beckenbauer ve Dani Cruijff

20 Kasım 2010 Cumartesi

Barcelona: 5 - Real Madrid: 0 / 17 Şubat 1974

1973-74 La Liga Maçı: Barcelona: 5 - Real Madrid: 0
Maç Öncesi                                                                                                                                                                               

Johan Cruijff, çevirdiğim "En Un Momento Dado" belgeselinde şöyle anlatıyor maç öncesindeki durumu: "1974 yılının Şubat ayıydı. 15 Şubat'ta Madrid'te Real'le karşılaşma ihtimalimiz vardı. Bebek 15'inde doğacaktı. Michels hoca bana gelip: "Bak, biraz erken doğsa olmaz mı? Önemli bir maç sonuçta" dedi. Bunu önerdiğimde, kimse karşı gelmedi. Karım bu yüzden 9'unda doğum yaptı. Ben de bu sayede Madrid'e karşı oynadım. Efsanevi 5-0'lık galibiyetimizdi. Oğlumun doğuşundan hemen sonraydı."

Dönemin koşulları dolayısıyla maç özellikle Barça tarafı için çok önemliydi. General Franco'nun baskıları karşısında ülkede yasaklanan tek dil Katalanca olmuştu. Basklılar, Endülüslüler özgürce konuşabiliyorlardı. Katalancanın konuşulabildiği tek yer Camp Nou tribünleri olmuştu. Real'i yenmek ise sadece bir ezeli rakibi yenmek değil, ayrıca Real Madrid üzerinden politika yapan diktatör General Franco ve düzenini de yenmekti... O maçta ilk 11'ler şu şekildeydi;

Real Madrid: Garcia Remon / Morgado, Rubinan / Pirri, Benito, Zoco/ Aguilar, Netzer, Velazquez, Macanas, Amancio.
Barcelona: Mora / Torres, Costas / Rife, De la Cruz, Juan Carlos / Rexach, Asensi, Cruijff, Sottil, Marcial.

Maç Anı                                                                                                                                                                                 
Yine 90 dakika izleme şansı bulduğum bu maç, beklenilenin aksine sertlikle başlamamıştı. İlk yarım saatte dengeli bir oyun olduğunu söylemek mümkün. Barcelona'da Cruijff delici driplingleriyle etkili olurken, Real Madrid'te ise Netzer klasını ortaya koyan hareketler ve paslar atıyordu. Maçın bu bölümünde özellikle Barcelona'dan Asensi ve Rexach etkili oldular. Real defansı çok açık verdi ama kaleci Remon başarılıydı. Barcelona defansında ise takım oyununda büyük zaaflar yoktu ama Torres Garcia net bireysel hatalar yaptı ve bazı pozisyonlarda hantal kaldı. İlk on-beş dakika geçilirken yandan gelen topla altıpas içinde buluşan Amancio inanılmaz bir gol kaçırdı ve topu kale direğinin üstünden auta attı. İlk yarım saat içinde Amancio delici ve dikine kouşlar yapmasına rağmen, genelde duvara toslar gibi Barca haflarına tosladı. Barça adına ise Marcial'ın etkili şutları vardı. Cruijff ise ortasahadan aldığı ve sürdüğü toplarla takımının etkili adamıydı. 30'uncu dakikanın içindeyken Rexach'ın güzel çalımlarının ardından sağ kanattaki Marcial'a attığı pas ve sonucundan içeri çevrilen topa altıpas üzerinde dokunan Asensi golü attı. Barcelona Rexach'ın şutuyla bir daha yüklendi, Remon topu çıkardı. Toparlanan Real karışılık vermek istercesine yüklenmeye başlasa da, Cruijff'un ceza yayının hemen önünde üç kişiyle boğuşup, topu kurtarması üzerine vurduğu şut gol olunca skor 39'uncu dakika içindeyken 2-0 oldu. Morali bozulan ve nefeslenmek isteyen Real Madrid oyunu geride kabul etmeye başladı. Orta sahada Asensi'nin Barcelona'nın Neeskens'i görevine soyunduğu açıkça görülüyordu. Hem çaldığı toplar, hem de atağa katkısı Barcelona başarısının en önemli etkenlerindendi. Dakikalar 42'yi gösterirken Cruijff ortasına uçan kafayı yapıştıran Marcial durumu golü attı ama ofsayt gerekçesiyle gol geçerlilik kazanmadı.

İkinci yarıda Real Madrid biraz daha baskılı başlamak istedi. Sadece iki gol gerideydiler ve hiçbir şey bitmiş demek değildi. Macanas çıkmış, genç Santillana forvete geçmişti. Tribünlerden "Madrid! Madrid!" sesleri net duyuluyordu. Orta sahada Pirri oyuna ağırlığını koymaya başlamıştı. Barcelona ise artık daha boş alan buluyordu. Cruijff uzun paslarla zaman zaman etkiliydi. Oyun dengelenmeye başladıkça Rexach, Cruijff ve Asensi etkili şutlarla Real Madrid'i yokladılar. 52'inci dakikada Asensi orta sahanın solundan aldığı topu sürerek ceza sahasına kadar hızla geldi ve iki oyuncunun arasından sıyrılarak çaprazdan şutunu attı ve skor 3-0 olmuştu. Dakikalar 54'ü gösteriyordu. Real defansında özellike Zoco açık veriyordu. Real dengeyi oturttuysa da, çok etkili olamadı. Velazquez'in şutu gol oldu fakat pozisyon öncesinde Santillana ofsayta olduğundan ve onun vurduğu şut kaleciden döndüğünden gol sayılmadı. 65'inci dakikada Cruijff'un 35-40 metrelik pasıyla sağ kanatta topla buluşan Juan Carlos müthiş bir aşırtmayla durumu 4-0'a getirince Real için artık tek hedef beşinciyi yememekti. Ama o da olmadı, golden dört dakika sonra Cruijff'un ortaya çevirdiği topu, Sottil kafa vuruşuyla ağlara gönderdi: 5-0. Kalan yirmi dakikada top bir o kalede bir bu kaledeydi. Topla daha çok oynayan Barcelona'ydı ve Sottil'in uçan kafası kaçan gol pozisyonları içindeydi. 90 dakika sonunda Barcelonalıların bayramı vardı. Bir yıl sonra ise General Franco öldü. Katalanlar "Cruijff onu bu maçta öldürdü, adam üzüntüden gitti" diye sıkça atıfta bulunurlar.


-------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

Barcelona: 5 - Real Madrid: 0
Goller: Asensi (dk.30), Cruijff (dk.39) Asensi (dk.52), Juan Carlos (dk.65), Sottil (dk.69).
Stad: Santiago Barnebeu, Madrid


Sonradan oyuna giren oyuncular (*) işaretiyle gösterilmiştir.

Barcelona:
Mora (7): Real atakları çok etkili değildi buna rağmen hiçbir hatası olmadı.
-----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Torres (5): Yaptığı hataların gole dönüşmemesi büyük şans ve kaleci Mora'nın maharetiydi.
Costas (7): Gayet iyi bir performans gösterdi. Oyuna paslarıyla katkıda bulundu.
-----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Rife: (6) Sol hafta fazla parlamasa da asli görevini yerine getirerek Real forvetlerini geçirmedi.
De la Cruz (7): Özellikle kıvrak çalımlarıyla merkez hafta iyi bir oyun çıkardı.
Juan Carlos (7): Attığı müthiş golün dışında sağ hafta gayet iyiydi.
---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Rexach (8): Sağ içte esnek bilek hareketleriyle Real defansını çok zorladı ve süratiyle de etkili oldu. Zaman zaman sağ açığa deplase oldu.
Asensi (9): Maçın iki yıldızından biriydi. İki gol attı ve delici koşuları, sert şutlarıyla Real Madrid'in çöküşünde baş rolü oynadı. Sol içteki performansı görülmeye değerdi.
---------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Sotil: (7): Perulu oyuncu attığı güzel gole rağmen hücum hattının en etkisiz oyuncusuydu. Yine de bir gol, bir asistle oynayan bir adam 7'yi hak ediyor.
Marcial (7): Sağ açıkta başarılı bir oyun sergiledi. Fuleli adımlarıyla sık sık adam eksiltti.
Cruijff (9): Asensi ile birlikte maçın yıldızıydı. Attığı gol yıllarca konuşuldu. İki de asisti var. Her zamanki dikine koşuları ve uzun pasları da bonusu.
*Tome (6): Oyunun son dakikalarında Marcial'ın yerine oyundaydı, takıma ayak uydurdu ama ekstra bir şey yapacak zamanı olmadı.

Antrenör:
Rinus Michels (8): Total Futbol'u Ajax'ta yayan Michels ilk sezonunda Barça'da da başarıya ulaşmıştı. Total Futbol'un bir diziliş olmadığını belli edercesine 2-3-5 yada 2-3-2-3 diye numaralandırabileceğimiz bir taktikle çıktığı bu maçta da her zaman olduğu gibi kollektif uyumdan taviz vermemişti yine.

*******************************************************************************************************************
Real Madrid:
Garcia Remon (7): Yediği beş gole rağmen, posisyonlarda yapabileceği pek bir şey yoktu. Uzaktan şutlarda başarılıydı.
-----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Morgado (5): Bireysel hata yapmadı ama Barça ataklarında ağır kaldı.
Rubinan (4): Cruijff ve Asensi karşısında çok kötü bir gün yaşadı.
-----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Pirri (6): Özellikle ikinci yarıda bazı girişimlerde bulunduysa da, Real için istenileni elde edemedi.
Benito (5): Sağ hafta etkisiz bir oyun sergiledi.
Zoco: (4): Bireysel haftalar da yaparak merkezi haf gibi önemli bir mevkide takımını zor duruma düşürdü.
-----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Macanas (4): Tek kelimeyle etkisizdi.
Velazquez (6): Real Madrid'in en etkili oyuncusuydu diyebiliriz. Çalıştı ama başaramadı sağ iç.
Netzer: (6): İlk yarıda klasını gösteren hareketler ve paslar attı ama daha sonra takıma ayak uydurdu.
-----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Aguilar: (4): Forvette çok etkisizdi.
Amancio (6): Barca'ya karşı kazanma isteği taşıyan oyunculardan biri de oydu ama onunda girişimleri nafileydi.
*Santillana (6): Aguilar'ın yerine ilk yarının başında oyuna girdi ve etkili oldu. Real ataklarına etkinlik getirdi fakat Real takım hâlinde kötüydü.

Antrenör:
Miguel Munoz (5): Puskaş ve Di Stefano'lu kadrosunun şanına ulaşamayan ve yerine yenilerini koyamayan Munoz, bu maçta da kadrosunun derin olmayışının cezasını çekti. Remon olmasa daha da farklı bitebilirdi. Özellikle defansif zafiyetler büyüktü.

Kırmızı Kart: Yok.
Sarı Kart: Yok.

13 Kasım 2010 Cumartesi

Hakkı Yeten

Efsane Türk Futbolcular (No:3)
"BABA HAKKI"

(Doğum Tarihi: 1910 / Vadina, Bulgaristan)
(Ölüm Tarihi: 16 Nisan 1989 / İstanbul, Türkiye)
(Sağ İç, Santrafor, Sağ açık)

Hakkı Yeten, Şükrü Gülesin ile birlikte Beşiktaş deyince en çok akla gelen, sembol olmuş isimlerden birisi. Beşiktaş ile toplam 439 maça çıkmış, 382 gol kaydetmiş. II. Dünya savaşı nedeniyle Milli takımın az maç yapması yüzünden, sadece 3 kez milli olmuş 1 kez gol atabilmiş. Kariyerinde Galatasaray'a 29, Fenerbahçe'ye de 31 gol atan Hakkı Yeten, Beşiktaş kulübünde teknik direktörlük ve başkanlık da yapmış, kulübün ilk onursal başkanı olmuş ve camianın efsanelerinden en önemlisi olmayı becermiştir.


"Ben futbolu İngilizler gibi oynamak isterdim.
Atak, canlı, sıkı bir oyun; bomba gibi şutlar."



Kariyerinin Başlangıcı
Hakkı Yeten Bulgaristan, Vodina doğumlu olmasına rağmen ailesi daha bir yaşındayken ülkemize göçmüş. Beşiktaş'a yerleşen ve I. Dünya Savaşı sırasında Çanakkale cephesinde şehit olan eski Vodina Askerlik Şubesi Başkanı Binbaşı Mahmut Nedim Bey'in oğlu kendisi. Babasının şehit düşmesi üzerine askeri okula yazılan Hakkı, bir yandan da Muradiye, Kuleli, Maltepespor, Halıcıoğlu gibi semt takımlara futbola başladı. 1924 yılında Karagümrük alt yapısına girdi. Bu sırada Halıcıoğlu askeri lisesinde öğretimine devam ediyordu.

1931 yılında ise Karagümrük'ün dönemin ünlü oyuncularıyla kadrosunu takviye eden Bozkurt Spor Kulübü ile yaptığı maçta geç kaldığı için ilk yarı oynatılmadı. İkinci yarı oyuna girerek 6 gol atınca, Beşiktaş'lı yönetici, aynı zamanda Kabataş lisesinin tarih öğretmeni Şeref Bey ve Fenerbahçeli eski futbolcu Zeli Rıza Sporel tarafından fark edildi.

Şeref Bey onu daha fazla istedi ve yabancı bir takım olan oynanan maçta askeri liseden izin aldıklarını iddia ederek Hakkı'yı denediler. Hakkı kendine pas atılmaması üzerine, sürekli her topu alıp ileri gidince iyice dikkat çekti. İyi oynamıştı transfer teklifi gecikmedi. Baba Hakkı transfer teklifini aldığında 1924 şampiyonu Harbiye'de oynayan Muhtar adlı ağabeyine fikir danışır. Abisinden "hepimiz asker olduk, sen sivil ol bari" onayını alınca, Beşiktaş'a geçer. Beşiktaş'ın kendisine ayarladığı Cağaloğlu İnkilap Lisesi'ne gitmeye başlar, bir yandan da antremanlara çıkar. Liseden sonra Hukuk Fakültesi'ne girer. Futbolcuya kız verilmez yıllarında yaşıyordu ne de olsa. Buna rağmen avukatlıkla pek ilgilenemedi ama 17 yıl boyunca Beşiktaş forması giymek nasip oldu "Baba Hakkı"ya.

"Futbol hayatımda kasten tekme atarak sakatladığım
oyuncu yoktur. Fakat futbol tarzım sert görünür."


Vodinalı Hakkı'dan Baba Hakkı'ya
Beşiktaş'ta oynamaya başladığı dönemde ligler henüz mahalliydi tabiî ki. Geldiğinde Bulgar göçmeni olduğundan "Vodinalı Hakkı" diye anılmaya başladı. Kısa süre içinde kaptanlığa getirildi. Bir sezon askerliği yüzünden Adana Demirspor'da oynadıysa da, 17 sezon boyunca Beşiktaş'ta yer aldı.

1931 yılında şampiyonluğu Galatasaray'a, 1932'de ise İstanbulspor'a kaptırmışlardı İstanbul liginde. Takım üst sıralara oynamıyordu ama gelecek vaat ediyordu. 1933'te yine Fenerbahçe'ye kaptıralan şampiyonluğun ardından 1934 yılında Hakkı ilk şampiyonluğunu yaşadı. Bundan sonra tam dört sezon Beşiktaş şampiyon olamadı. 3 sezon üst üste Fenerbahçe, 1 sezon da Güneşspor şampiyon olmuştu ama Beşiktaş'ın altın yılları yakındı. Macar teknik adam Imre Zinger gönderilmiş yerine Refik Osman Top getirilmişti. Aynı yıllarda Hakkı, İngiliz devi Arsenal'den de teklif almış ama kabul etmemişti.

1939 yılında Beşiktaş, o yılların en önemli ligi olan İstanbul Ligi'ne iyi bir giriş yaptı ve Baba Hakkı'nın büyük katkıları ile Fenerbahçe ve Galatasaray dahil, hiçbir takıma yenilmeyen Beşiktaş, ligi 15 galibiyet, 3 beraberlikle sezonu şampiyon kapadı. Takım beş sezon üst üste İstanbul şampiyonu oldu. 1941 yılında 18 maçın hepsini alıp, 84 gol atarak inanılması zor bir yüzde yakalamışlardı. Bu beş yıllık süre zarfı içerisinde Milli Küme maçlarında da 2 kez şampiyon olmayı başardılar ve sadece İstanbul'un değil, Türkiye'nin en büyüğü oldular. 1941 yılında Milli Küme maçında 14 maç galibiyet, 4 maçı da beraberlikle kapayarak yine namağlup şampiyon olmuşlardı. 1943 yılında tekrar 18 maçın hepsini alıp bir kez daha namağlup şampiyon oldular.

Altıncı sezon (1944) Fenerbahçe araya girdi ve Beşiktaş ikinci oldu. Refik Osman Top'un yerine İngiliz Charles Howard geldi, bir sene sonra Beşiktaş şampiyonluklara devam etti. 1945 ve 1946 yıllarında 2 kez daha nağmalup İstanbul Şampiyonu oldular. Ayrıca 1946 yılında 3. kez milli küme şampiyonluğuna ulaştılar. Bunun ardından bir duraklama devri geldi ve üç yıl şampiyon olamadı Beşiktaş. 1946'daki şampiyonluk baba hakkının gördüğü son şampiyon oldu. Charles Howard'ın gitmesiyle teknik direktörlüğe tekrar Refik Osman Top geldi. Başarılı olamayıp üçüncü olunca, 1948'de yerine bu sefer ünlü İtalyan efsanesi Guisseppe Meaza geldi. (Milan ve Inter'in stadına adını veren efsane). Ama o da şampiyonluğa uzanamayıp ikinci sırada kaldı ve sezon sonunda ülkesine döndü.

1939'dan 1946'ya kadar süren bu sekiz yıllık süre zarfında Hakkı Yeten'li Beşiktaş 140 maçın 124'ünü kazanmıştı. Ayrıca 602 gole karşılık sadece 106 gol yemişti.

1948 yılında bir taraftarın kendini ıslıklaması üzerine, 38 yaşındayken "Bize bu formayı taraftar giydirdi. Onlar istediğinde çıkarırız da" diyerek daha maç bitmeden sahayı terk etti ve futbolu bıraktı ama Beşiktaş teknik direktörlüğü onu bekliyordu.

İstanbul ligine ait pek bir istatistik bulamadığımdan sezon başına kaç gol atmış yazamadım. Fakat 17 sezonda toplamda 382 gol demek sezon başına 22 gol ortalaması tutturmuş demektir.


"1963 senesiydi... Galatasaray'da oynuyordum ve Beşiktaş'a transferim gerçekleşmişti... Final maçında Beşiktaş'a karşı oynamış ve yenerek şampiyon olmuştuk... Maç sonrası Beşiktaş soyunma odasına gittiğimde Baba Hakkı, 'Kötü oynasaydın buraya giremezdin' dedi... İşte böylesine ahlaklı bir ortamda top oynadık." - Milli Futbolcu Suat Mamat


Teknik Direktörlüğü ve Başkanlık
Hakkı Yeten futbolu bırakmasının hemen ardından Beşiktaş'a teknik direktör oldu. 1948-49 sezonunda Galatasaray'a kaptırılan şampiyonluk sonrasında görevi bıraktı. 1 sezon ara verdikten sonra 1950-51 sezonunda tekrar çok sevdiği Beşiktaş'ın başına geçti ve İstanbul şampiyonluğunu kazandı ama aynı sezon sonunda görevi yine bıraktı. 1960-63 ve 1964-66 ve 1967-68 sezonları arasında üç dönem Beşiktaş spor kulübüne başkanlık yaptı. Başkanlığı döneminde de iki şampiyonluk gördü. 17 Nisan 1989 tarihinde 79 yaşındayken aramızdan ayrıldı. Ama efsaneler ölmez ne de olsa...


"Benim ciddi ve otoriter birisi olduğumu söylerler, doğrudur. Asker bir aileden geldiğim, askeri okullarda uzun süre okuduğum için disiplini severim. Eskiden takıma hem kaptanlık hem de antrenörlük yapardım. Öğretmesini çalıştırmasını sever ve iyi bilirim. Biraz da hırçın tabiatlı olduğum için çocuklara belki sert muamele yapmışımdır. Onlar beni hem severler hem de sayarlardı."

Anılar:
* Hava Harp Okulu ile Ankara'da oynanan maçta Beşiktaşlı futbolcular 3-0 geriye düşer. Devre arasında Baba Hakkı soyunma odasında diğer futbolcuları tehdit eder; "Maçı kaybederseniz, biletlerinizi yırtartım bak, İstanbul'a yaya dönersiniz." Maç 6-3 Beşiktaş lehine biter.
* Fenerbahçe ile oynanan bir maçta Beşiktaş iki farkla öne geçer. Baba Hakkı devre arasında Fenerbahçe kaptanının yanına gider ve "Maça biraz asılın, zevkli olmuyor" der. Devrin futbolunun ne kadar amatör ama bir o kadar da sportmen olduğunun göstergesi.
* Fenerbahçe ile oynanan başka bir maçta Beşiktaş 4-0 yenilir. Baba Hakkı tüm Beşiktaşlı futbolcuları yakalar ve tokadı patlatır enselerine. Bir tek tazı gibi koşan Şükrü Gülesin kaçarak Yeten'in hışmından kurtulur!
* Sağ bek Cihat bir maçta kaleciye sert girerek bir gol atar. Futbolcular "Yeter be Hakkı Abi" deyince sinirlenir ama ses etmez. Beşiktaş 5. gol giderken Hakkı karşı karşıya golü atmaz ve Cihat'a "adalet sağlandı" der.
* Beşiktaş'ta sağ bek Cihat kırmızı kart görür ve sorar: "Hakkı baba! Attı beni oyundan, çıkayım mı?"
* Galatasaraylı kaleci Adnan degaj yaparken ayağını fazla kaldırmasıyla ünlenmiş. Hem top hem rakibe sallarmış tekmesini. Hakkı Yeten de topa pres yapmaya kalecinin yanına kadar gelmiş. Adnan aynı hareketle Baba Hakkı'nın canını yakınca, tokadı da yemiş.
* Bir Fenerbahçe maçında Baba Hakkı, Şükrü'den pas ister. Ama Şükrü kornerden direk golünü atar. Baba Hakkı başlar kovalamaya. Şükrü kaçar! "Baba gol oldu niye kovalıyorsun?" Baba Hakkı cevap verir: "Dur lan, dövmeyeceğim oğlum, öpmek için kovalıyorum!"
* Bir maçta Müjdat Gezen'in babası Necdet Gezen hakemdir. Hakkı'nın vurduğu vole ağları yırtar ve gol olur ama Necdet hoca topun dışarı gittiğini sanır. Malzemeciler, yedekler sahaya iner. Kan gövdeyi götürecek. Baba Hakkı, tribünlerin önüne gider, "Çıkın dışarı! Susmayacaksanız, terk edin burayı" der. Tribünler çaresiz susar bu otorite önünde. Maç sonrası taraftar bekliyor hakemi dışarıda. Hakkı yan hakem Fahri Somer'e gidip, "Necdet abi yanıma gelsin beraber çıkalım" der. Güvenle çıkıyorlar azgın kalabalığın içinden filmlerdeki gibi...
* Bir maçta Fenerbahçeli Şükrü hakeme sürekli karşı gelmektedir. Hakem Feridun Kılıç, onu Baba Hakkı'ya şikayet eder: "Kaptan baksana şu adama!" Şükrü ile Hakkı bir müddet konuştuktan sonra olay çözülür.
* Bir başka maçta hakeme hasta olduğunu söyleyince, hakem süeterle oynamasına izin vermiştir.

Kişisel Görüşüm
Yine büyüklerimizden duyup işittiğimiz, gözümüzle seyredemediğimiz efsanelerden biri Baba Hakkı efsanesi. Sahadaki otoriter duruşuyla, sadece oyuncuları değil, rakibi, taraftarı ve hatta hakemi dahi etki altına alırmış Baba Hakkı. 1.70 boyunda olmasına rağmen kuvvetli bir oyuncuymuş. Perdeleme yapmak için kollarını açtığında yanına kimseyi yaklaştırmazmış. Tatlı-sert oynar, sadece sert oynanlara küsermiş. Amatör ruhu içinde barındıran ahlak sahibi bir insan olduğu hemen hemen hakkında yazılan her yazıda, yapılan her röportajda var. İnsan merak ediyor tabi, izlemek istiyor Hakkı'ları, Lefter'leri, Zeki Rızaları. Ama o döneme ait videoyu bırakın, resim bulmak bile zor. Benden de ancak bu kadar...


Kulüp İstatistikleri
Sadece lig maçları göz önüne alınmıştır.

Sezon / Yıl
Oynadığı Kulüp
Maç
Gol

1924-38
Karagümrük
?
?

1931-48
Beşiktaş
439
382

Liglere Göre İstatistik
  • Türkiye: 439 maç, 382 gol
Milli Takım İstatistiği
  • 3 maç, 1 gol

Şampiyonluklar ve Kupalar
  • Beşiktaş ile 8 kez İstanbul Ligi Şampiyonluğu (1933-34, 1938-39, 1939-40, 1940-41, 1941-42, 1942-43, 1943-44, 1944-45, 1945-46)
  • Beşiktaş ile 1 kez İstanbul Şilti (1934-35)
  • Beşiktaş ile 1 kez İzmir Uluslararası Fuar Kupası Şampiyonluğu (1943)
  • Beşiktaş ile 3 kez Milli Küme Şampiyonluğu (1940-41, 1943-44, 1946-47)
  • Beşiktaş ile 2 kez İstanbul Kupası (1943, 1945)
  • Beşiktaş ile 2 kez Başbakanlık Kupası (1944, 1947)
Kişisel Başarılar
  • Beşiktaş ile 1 kez İstanbul Ligi Gol Krallığı

12 Kasım 2010 Cuma

SAS iş başında (Blackburn Rovers 1994-95)

Kaleciler: Tim Flowers, Bobby Mimms, Shay Given.
Defans: Tony Gale, Colin Herdry, Graeme Le Saux, Alan Wright, Jeff Kenna, Nicky Marker, Lee Makel, Richard Brown, Henning Berg, Ian Pearce.
Orta Saha: Tim Sherwood, Stuart Ripley, Jason Wilcox, Robbie Slater, Peter Thorne, Mark Atkins, David Batty, Paul Walhurst, Richard Witschge.
Forvet: Alan Shearer, Chris Sutton, Kevin Gallacher, Mike Newell, Andy Morrison. 
İngiltere'de Premier Lig sistemine geçildiğinden, yani 1992'den beri Manchester United, Arsenal ve Chelsea haricinde tek şampiyonluk yaşayan takım hâlâ Blackburn. Liverpool, Newcastle, Everton ve Leeds gibi; büyük, geleneği olan kulüplerin şampiyon olamadığı bu zaman zarfı içinde şampiyon olmak onlara nasip oldu. Belki bilmeyenler vardır; Blackburn 1910'lu yıllarda iki şampiyonluk daha almış. Şimdiyse üçüncü şampiyonluktaydı. Takım son yıllarda yükselişteydi. Bu noktaya gelmesindeki aslan payıysa kulüp sahibi Jack Walker'ındı.

Hep bende de bu kazaklardan olsun istemiştim!

Dünyanın en iyi kaleci kazağı değilse ne?

11 Kasım 2010 Perşembe

Ne İzledik, Ne Öğrendik? #1

Brezilya - Çekoslovakya (3 Mart 1982) / Hazırlık Maçı

Futbolcuların meslektaş olduklarını bildikleri yıllarmış

* Jairzinho'nun bu maçla milli formaya vedâ ettiğini.
* Socrates'in klasik bir forvet arkası gibi oynamadığını, sıkça santra yayı ve hatta defans önünden pas almaya da geldiğini.
* Zico'nun dar alanda etkili, bel hareketleri olduğunu.
* Valdir Peres'in kupa öncesinde de takımın en zayıf halkası olduğunu, boşa çıkışları ve cılız duruşu ile güven vermediğini.
* En "zenci" Brezilyalı Paulo Isidoro'nun belki de müzmin yedeklikten daha iyisini hak ettiğini.
* Çekoslovakya hücum silahları Nehoda, Vizek'in gezgin iyi oyuncular olduğunu.
* Patrick Berger'in amcası Jan Berger'in yeğeninin stiline yakın bir futbol anlayışı olduğunu. Çekoslovaklar'ın golünü de 90'ıncı dakika onun attığını.
* Çekoslovakların alan savunmasını çok iyi uyguladıklarını.
* Fenerbahçe'yi de çalıştıran Venglos'un takımına, "sağlamcı" bir Çekoslovakya görüntüsü verdiğini.

Brezilya: Valdir Peres - Perivaldo, Oscar, Luizinho, Junior, Toninho Cerezo (Renato), Zico, Socrates, Jairzinho (Paulo Isidoro), Roberto Dinamite, Mario Sergio (Eder)
Teknik Direktör: Tele Santana
Çekoslovakya: Stanislav Seman - Frantisek Jakubec, Ladislav Jurkemik, Jan Fiala, Jozef Kukucka - Jan Kozak, Jan Berger, Frantisek Stambacher - Petr Janecka, Zdenek Nehoda, Ladislav Vizek (Dusan Borko)
Teknik Direktör: Josef Venglos
Maç Sonucu: 1-1. (Goller: Zico / Berger)

8 Kasım 2010 Pazartesi

Ne İzledik, Ne Öğrendik? #2

Juventus - Napoli (1985-86) / Serie A Maçı

Maradona sık sık yerlerdeydi maç boyunca

* Futbolun bir takım oyunu olduğunu, fakat bir adamın da takımının yarısından fazlası olabileceğini (bkz. Maradona)
* İspanya yıllarında daha çok izlediğim maestro Michael Laudrup'un Juventus yıllarında kanatta oynadığını.
* Daha sonra ümidi kesip San Marino milli takımında oynayan Juventuslu Bonini'nin aslında İtalya milli takımında da oynayabilecek kalitede olduğunu.
* Platini'nin duran toplardaki ustalığına ve müthiş pasörlüğüne rağmen, zaman zaman oyun içinde kaybolduğunu. (Yine görüldü)
* Günümüzün aksine, o zamanlar kontrolsüz hareketlere, ceza sahası içinden endirek serbest vuruş verildiğini.
* İtalyanların kaleci yetiştirme konusunda gerçekten başarılı olduklarını. (bkz. Tacconi: sadece 7 kez milli olmuş, önündeki kaleci ise Zenga! Garella ise hiç milli olamamış.)
* Maradona'nın ayağına aldığı 10 toptan 6-7'sinde profesyonel temaslarla yere indirildiğini.



Juventus: Stefano Tacconi, Luciano Favero, Antonio Cabrini, Massimo Bonini (Gabriele Pin), Sergio Brio, Gaetanı Scirea, Massimo Mauro, Lionello Manfredonia, Aldo Serena, Michel Platini, Michael Laudrup
Napoli: Claudio Garella, Giuseppe Bruscolotti, Antonio Carannante (Ciro Ferrara), Salvatore Bagni (Costanzo Celestini), Roberto Marino, Moreno Ferrario, Daniel Bertoni, Eraldo Pecci, Luigi Caffarelli, Diego Armando Maradona, Massimo Filardi
Maç Skoru: 1-1 (Maradona / Brio)
Sezon Sonu Pozisyonları: Juventus (1.), Napoli (3.)

Tek bir Maçla Değişen Kader! Vurun Bonetti'ye!

Peter Bonetti, Batı Almanya maçında kaleye giren topu izlerken
Peter Bonetti belki de Chelsea'nin gelmiş geçmiş en iyi kalecisi tarih sayfalarına baktığımızda. Tam 15 sene kulübe hizmet verdikten sonra Amerika'nın yolunu tutmuş, fakat bir sezonun ardından tekrar Chelsea'ye dönüp üç sezon daha takımın kalesini korumuş bir isim. Bu adam öyle yetenekli bir kaleciymiş ki, "Kedi" lâkabıyla anılırmış.

Ama bir de hikâyenin diğer tarafı var tabi. İngiltere milli takımının 1970 Dünya Kupası kadrosunda yer alıyor Bonetti. Takımın ikinci kalecisi durumunda. Çünkü önünde İngiliz futbolunun efsane kalecisi Gordon Banks var. Çeyrek final karşılaşmasına kadar her şey yoluna gidiyor ve Gordon Banks kalesini korumaya devam ediyor. Fakat Batı Almanya ile oynanacak maçtan önce ani bir rahatsızlık geçiren Gordon Banks, maça çıkamaz hâle geliyor. Maç sabahı gıda zehirlenmesi ve buna bağlı olarak bağırsak enfeksiyonuna yakalanıyor. Mide bulantısı, istifra ve ishâl derken, maça Bonetti çıkıyor. İngiltere'nin 66'da Dünya Kupası oynayan takımının yedek kalecisi ne de olsa. Bunun yanında iyi bir kaleci de. İngiltere 2-0 öne geçtiğinde her şey güllük gülistanlık ama daha sonra olan oluyor ve Batı Almanya; Beckenbauer, Seeler ve Müller ile durumu 3-2'ye getirip maçı alıyor! Üç golde de gerçekten hatası olan Bonetti ise kara listeye alınıyor. Yediği iki golde, altı pas üzerindeki topları toplamaya çalışmıyor ve bence defanstan daha fazla hatalı durumda. İlk golde ise topu koltuk altından kaçırıyordu.

Ertesi sezon (1970-71) Chelsea ile Kupa Galipleri Kupası'na uzanıyor Bonetti ama yaranamıyor artık. Herkesin aklında Dünya Kupası var. Egolu bir millet olan İngilizler, Gordon Banks oynasa turu geçeceklerine emin. Günah keçisi ise biraz  haklı olarak Bonetti oluyor. Kalecilik nankör meslek. O günden sonra milli formayı bir daha giyemiyor Bonetti ve şöyle diyor:

"Beni herkes o hatalarla hatırlayacak bunu biliyorum. Golleri yediğimde hemen Sör Alf Ramsey'nin yanına gittim ve özür diledim. Kulağıma eğildi ve - evlat endişe etme, herkes kötü goller yer. Sadece bunun geri kalan kariyerini mahvetmesine izin verme - dedi. Sonraki sezon birkaç korkutucu an yaşadım. Chelsea taraftarları hep destek oldular ama deplasmanlarda sorun yaşadım. Ülkenize Dünya Kupası'nı kaybettirdiğinizi işitmek zor."

Chelsea, İngiltere milli takımı ve Manchester City'de görev alsa da, büyük bir iş yapamıyordu Bonetti ve buralarda ancak çalıştırıcı olarak bulunuyordu. Umudu kesti ve İskoçya'ya taşındı. Bonetti futbolu bırakınca, İskoçya'da ne mi yaptı? Bir postacı oldu! Futbol taraftarı bazen bu kadar da kinci olabilir. Tek bir maç yüzünden Bonetti bir daha milli olamadı, ülkesine kupayı kaybettiren "aptal" olarak anıldı ve futbolu bıraktıktan sonra bile teknik adamlık kariyerinde ilerleyememesine neden oldu. Sadece tek bir maç...

5 Kasım 2010 Cuma

Ne İzledik, Ne Öğrendik? #3

Arsenal - Ajax (1971-72 Sezonu) / Şampiyon Kulüpler Kupası, Çeyrek Finali II. Ayağı

Arsenal'in Yıldızı Charlie George

* Kaleciye geri pası olmasına rağmen kalecilerin topu oyuna hızlı sokup, oyuna pozitif katkı yapabildiğini.
* Arsenal'de Nick Hornby'nin sevgili Charlie George'u kadar yetenekli George Armstrong'un da önemli olduğunu. (belki de çok daha önemli)
* Ajaxlı Stuy'un o yıllardaki hakkı teslim edilmemiş kalecilerden biri olduğunu. Hiç milli olmamış.
* Yeni Best olarak anılan Marinello'nun dinamik bir oyuncu olduğunu fakat Best olmadığını.
* George Graham'ın o yılki eleştirileri hak etmiş olabileceğini. Kendi kalesine attığı golle takımını elenmesine yardımcı olduğunu.
* Keizer'in Cruijff'un kaptanı olabilecek kadar lider olduğunu.
* Kısa şort modasını Ajaxlı Ruud Krol'un çıkarmış olabileceğini.
* Ruud Krol'un çok iyi, modern bir sol bek olduğunu (Tekrar gördük)
* Johan Neeskens'in topsuz oyunda çok önemli bir yer işgal ettiğini.
* Seyircilerin gereksiz geri pasları yuhladığını. (Kendi takımları da dahil.)

Arsenal: Bob Wilson, Pat Rice, Sammy Nelson, Peter Storey, Peter Simpson, Frank McLintock, George Armstrong, Charlie George, Peter Marinello, Ray Kennedy, George Graham.
Ajax: Heinz Stuy, Wim Suurbier, Ruud Krol, Barry Hulshoff, Horst Blankenburg, Johan Neeskens, Sjaak Swart, Arie Haan, Gerrie Muhren, Piet Keizer, Johan Cruijff
Maç Skoru: 0-1. (Graham kendi kalesine)
Turu Geçen Taraf: Ajax.

2 Kasım 2010 Salı

Maradona'nın İmza Töreni, Napoli

Maradona imzayı atar...
Taraftar sokaklarda coşar...
80,000 taraftarlar tribünde onu bekler...
Maradona stada girer...
Ve Maradona konuşur... Napoli'yi fetheder...

31 Ekim 2010 Pazar

Arsenal 1970-71 Formaları



Nick Hornby'nin küçüklüğünde izlediği son şampiyon Arsenal takımı. 1970-71 sezonunda Charlie George, Pat Riley, George Graham ve John Radford'lı kadrosu ile hem ligde, hem de FA Kupası'nda şampiyonluğa ulaşıp duble yapan takım işte bu formaları giyiyordu. Arsenal ligin büyük bölümünde Leeds ile çekişmiş ve bir puan farkla şampiyon olmuştu. FA Kupası finalinde ise Liverpool ile karşılaşmış ve normal süresi 0-0 biten maçta 2-1 kazanarak bu kupayı da almıştı. Bu 1989 yılına kadar alınan son şampiyonluk olacaktı. Arsenal taraftarı ve Futbol Ateşi, Ölümüne Sadakat gibi eserlerin usta yazarı Nick Hornby'nin bekleyecekleri 18 yıl vardı.

27 Ekim 2010 Çarşamba

Yeni Para Birimim

Tüm Flemen kavimlerine bu para birimini kabul etmelerini öneriyorum.
Geçin, paramı buna yatıracağım.

26 Ekim 2010 Salı

İngiltere: 2 - Dünya Karması: 1 / 23 Ekim 1963

İngiltere Futbol  Federasyonunun 100. Kuruluş Yıldönümü Şerefine Özel Maç

Az önce 1963 yılında İngiltere ile Dünya Karması arasında, İngiliz Futbol Federasyonunun kuruluşunun 100. yılı onuruna düzenlenen maçı 90 dakika izleme şansı buldum. Bu gerçekten de güzel bir tecrübeydi. Daha önce hiç izlemediğim birçok oyuncuyu görme fırsatı benim için paha biçilmezdi. Bugüne kadar hep özetlerden izlediğim, ama artık internetin daha etkin kullanılması sebebiyle 90 dakika maçlarına da ulaştığım yıldızlar vardı ama bazılarını hiç görmemiştim.

Takımlar şu ilk 11'lerle sahadaydılar;
Dünya Karması: Yashin, Djalma Santos, Schnellinger, Pluskal, Masopust, Popuhlar, Raymond Kopa, Francisco Gento, Law, Di Stefano, Eusebio.
İngiltere: Banks, Armfield, Wilson, Milne, Norman, Moore, Paine, Greaves, Eastham, Bobby Charlton, Smith.

Özellikle dikkatimi çeken takımların, hafta sonundaki derbiden daha modern oynamalarıydı. Sahada yer yer pres, yer yer de sert müdaheleler vardı. Özellikle de tempolu oyun vardı.

İlk yarıya Dünya Karması hızlı başladı ve güzel oyun ortaya koydu. Tabi hepsi kaliteli oyuncular ama ilk defa bir arada oynuyorlar. Defansta Schnellinger müthiş bir oyun ortaya koydu ve takımın rahat hücum yapmasını sağladı. Popuhlar ve Pluskal vasattılar. Masopust ise ilginç bir oyuncu olarak göründü gözüme. Çek yıldız milli takımında oynadığı gibi oynayamadı fakat teknik olarak çok iyiydi. Hızlı ve birden fırlıyor zıpkın gibi. O gün zıpkınlar Moore duvarına çarptı genelde ama yine de Masopust'u daha fazla izleme isteği uyandı içimde. Law ileri geri oynadı ve başarılıydı ama Di Stefano hiç şüphesiz takımın yıldızıydı. Ceza yayı üzerine kadar gelip Yashin'den top alarak o topları forvete kadar taşıdı. Kusursuz bir teknik ve yaşına göre oldukça iyi bir atletik yapı. Kaldı ki bu maç oynadığında tam 38 yaşındaymış, 39'a da 2 ay varmış. Sahadaki tüm oyunculardan daha aktifti efsane. Eusebio ise santrafor oynadı ve bana Makukula'yı anımsattı ve google'da aratınca gençliğinde Makukula'dan Yeni Eusebio olmasının beklendiğini gördüm. Kuvvetli, diri ve sert vuruyor Eusebio.

İngiliz milli takımında ise şüphesiz dikkatle izlediğim oyuncular Bobby Charlton ve Gordon Milne'di. Bobby Charlton, İngiltere adına Di Stefano'nun oynadığı futbolun benzerini oynadı. Şutları etkiliydi. Bizim Gordon Milne ise sağ haf oynuyor ama sıkça hücuma çıktı. Ayağı yumuşak, çok mücadele etmese de, belli bir tempoya ayak uyduruyor. İyi falsolu pasları var. Takımın diğer oyuncularından Greaves'i ilk defa 90 dakika izledim ve beğendim. Sağa deplase oluyor, içeri sokuluyor, zaten gollerden birini de o attı. Defansın bel kemiği Bobby Moore ise iye başarılıydı. Tam bir profesyonel.

İkinci yarı oyuna Lev Yashin'in yerine giren Yugoslav kaleci Soskic'in inanılmaz kurtarışları oldu. İkinci yarı dört değişiklik yaptı Dünya Karması. Masopust'un yerine İskoç Jimmy Baxter girdi ve daha etkili oynadı. Eusebio yerine bambaşka bir santrafor tipi olan Batı Alman Seeler girdi ama çok daha etkisizdi. İngiltere defansının daha rahat oynamasını sağladı. Djalma Santos'un yerine giren Şilili Eyzaguirre daha güvenilirdi. Kopa'nın yerine ise Macarların yıldızı Puskaş girdi ve böylece Puskaş-Di Stefano tekrar bir aradaydı. Buna karşın İngiltere daha iyi oynadı. Bobby Charlton ve Greaves'in ataklarıyla 65'inci dakikada Paine'in golü geldi. Golden sonra oyuna denge geldi. 80'inci dakikada Puskaş'ın müthiş pasıyla hareketlenen Law defansın arkasına sarktı ve yerden düz bir vuruşla golünü attı. Sonraki on dakika içinde İngiltere'nin iki topu direkten döndü ve 85'inci dakikada Charlton'ın üç kişiyi geçip vurduğu şutu kaleci Soskic iyi çelemedi ve topu önünde bulan Greaves'in yakından vurdu ve golü attı. Güzel bir maç oldu. Her dakikasında aksiyon ve pozitif futbol vardı. Di Stefano, Puskaş, Bobby Charlton, Jimmy Greaves maçın yıldızları olarak aklımda kaldılar.


--------------------------------------------------------------------------------------------------------------
İngiltere 2 - Dünya Karması: 1
Goller: Terry Paine (dk.65), Dennis Law (dk.80), Jimmy Greaves (dk. 85)
Stad: Wembley Stadı
Seyirci Sayısı: 100,000
Hakem:Robert H. Davidson

İkinci yarı oyuna giren oyuncular (*) işareti ile belirtilmiştir. 

İngiltere:
Banks (8): Oturaklı nerede ne yapacağını çok iyi bilen kaleci. Bir tane bile hata yapmadı. Dahası geri paslarını hızla takım arkadaşlarına atarak tempo dikte etmesi iyiydi.
------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Wilson (7): Müdaheleleri yerindeydi, belirgin bir hata yapmadı.
Armfield: (7): Hatasız ve gösterişsizdi.
--------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Bobby Morre (8): Takımın defansif oyunu için daha fazla yapabileceği bir şey yoktu. Özellikle ilk yarıda Masopust gibi etkili bir oyuncuyu iyi durdurdu. Hem de sertliğe başvurmadan.
Gordon Milne: (7): Beşiktaş'tan tanıdığım Milne, oyunculuğunda iyi paslar atan bir sağ hafmış bunu öğrendik bugün. Fiziksel mücadeleye fazla girmiyor ama belli bir temposu var.
Norman: (6): Haflar arasında en etkisiz olandı. Sıklıkla yerini kaybetti.
--------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Paine (7): Sol açıkta başladı ama daha sonra gezgin bir görüntü verdi. İçe kat ederek defansı zorladı.
Greaves (8): Maçın iyi adamlarından biriydi. Sağdan getirdiği toplar ve şık çalımlarıyla çok başarılıydı. Golünü de attı.
Eastham (6): Uzun süre ortada görünmedi ve ikinci yarının ortalarına kadar pasifti.
--------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Bobby Charlton (9): İngiliz takımları forvet arkasıyla oynamazlar, oyunu geriden kurarlar ama Bobby için bu kural bozulmuş. Gayet önde oyun kuruyor ama ceza sahası üzerinden top aldığına şahit olduk.
Smith: (6): Maçın etkisizlerindendi.
Antenör:
Alf Ramsey (7): Yeni göreve gelen Ramsey, gösteri maçı olmasına rağmen takımını kazanmaya oynatmasıyla artıyı hanesine yazdırmış ve Bobby Charlton'ı kullanışı iyi kararlardı.


*********************************************************************************

Dünya Karması:
Yashin (8): Maç boyunca gayet iyiydi ve özellikle ilk yarıda iyi kurtarışlar yaptı. Göze hoş gelen stili ile alkış topladı.
*Soskic: (8): İkinci goldeki hatasına rağmen birçok top kurtardı. Çevik bir görüntü verdi.
-----------------------------------------------------------------------------------------------------------
Djalma Santos: (6) Kıvrak fiziğiyle alışılageldik defans oyuncularından farklı bir profili vardı ama yaptığı birkaç hatayla güven vermedi.
Schellinger: (8): Batı Alman oyuncu her müdehalesinde başarılıydı ve takımın daha fazla gol yememesinde en büyük etkendi.
*Ezaguirre: (7): Fazla bir özelliği olduğunu göremedim ama Djalma Santos'tan daha güven vericiydi.
------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Pluskal: (6) Basit tek pas oyunu oynadı ve kendini fazla göstermedi.
Popluhar: (6) Sol hafta defansif olarak pasif kaldı, ofansif olarak yeterince iyi değildi.
Masopust: (7): Diğer iki hafa göre daha çok sorumluluk aldı, iyi bir oyuncu olduğunu gösteren hareketleri vardı ama devamlılık sağlayamadı.
*Jimmy Baxter (8): İskoçların yıldızı gayet aktif ve çalışkandı. İstediği pasları attı, istediği gibi top aldı. Masopust'tan daha etkili oldu.
-------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Kopa: (7) Sağ açıkta iyi bir performans ortaya koydu. Verkaçları ve sürati ile etkili oldu.
Gento (6): Üstün bir tekniği olduğunu sık sık gösterse de, fazla ileri doğru oynamadı ve top kaptırdı.
Law: (8): Tüm orta sahayı kat etti, merkezde oynamasına rağmen zaman zaman kanatlara deplase oldu, zaman zaman ise geriden top aldı. Hızlı stili ile dikkat çekti.
*Puskaş (7): 36 yaşında ve fazla kiloluydu. Ama buna karşın bileklerine çok hakimdi ve güzel paslar attı. 10 sene öncesini izlemek lâzım Puskaş'ın.
--------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Di Stefano (9): Sahanın yıldızıydı. Her yerdeydi kısaca. Kaleciden topu aldı, forvete kadar taşıdı zaman zaman. Top kontrolü çok ileri düzeyde ve şık, ünlü şutlarından fazla göremedik ama attığı güzel pasları gördük.
Eusebio: (7): Rakip defansın oyuna katkısının minimuma indirdi ve üstün fiziğinin etkisiyle rakibi çok rahatsız etti. Sert şutları ile Banks'ı zorladı. Kopa ile iyi verkaçlar yaptı.
*Uwe Seeler (5): Kısa boyununda etkisiyle Eusebio ile boğuşmaya alışkın defansa yem oldu. Fazla top alamadı, aldığı topları da iyi kullanamadı.

Antrenör: 
Fernando Riera (7) Bir gösteri maçıydı ve buna rağmen Şilili teknik adamın takıma ettiği müdehaleler doğruydu.

Kırmızı Kart: Yok.
Sarı Kart: Yok.