"Futbol bir savaştır, daha olağan şeyleri yapan kaybeder."
- Rinus Michels
"Yeni fikirlerle gelen bir adam başarana kadar deli olarak görülür"
- Marcelo Bielsa

.

.

31 Ocak 2010 Pazar

Kayıp Kulüpler #1 / Vefa SK

Günümüzde İstanbul'da üç büyük kulüp hakim. Diğer takımlar gerek ikili mücadelelerinde, gerekse ligde başarılı olamıyorlar. 90'lı yılların sonundaki İstanbulspor yancı olmaya çalışmıştı ama kısa sürmüştü. 70'li yıllara kadar bunu yeşil beyazlı Vefaspor başarmıştı.

1909'da kurulan köklü bir kulüp olan Vefa, Vefa lisesi ve çevre ilçeler Edirnekapı ve Fatih'in desteğini alarak büyümeye başladı. Uzun yıllar İstanbul Ligi'nde oynayan kulüp, 1959'a kadar bu ligdeki mevcudiyetini başarıyla sürdürdü. Hiçbir zaman Fenerbahçe, Galatasaray ve Beşiktaş kadar taraftar kitlesine ulaşamadı elbette ama varlığını hissettiriyordu.

1959 yılındaki ilk ligde Kırmızı grupta ikinci olmasına rağmen haliyle finale çıkamadı ama adından söz ettirdi. İki sezon orta sıralarda yer aldıktan sonra 1960-61 sezonunda 6. sırada yer alarak başarılı bir sezon eçirdi. 1961-62'de ligden düşmekten zor kurtuldularsa da bir ertesi sezon düştüler. 63-64'te şampiyon olarak tekrar 1. Lig'e çıktılar. 65-66'da onuncu oldular, bir ertesi sezon ise 12'inci. Yeniden yükselen takım eski gücünde değildi. 67-68 sezonunda ikinci kez üst üste 12'inci oldular. 68-69 ve 69-70'de ise 13'üncüydüler. 70-71'de 14'üncü olarak bitirdiler. Her şey kötüye gidiyordu ama Vefa bir şekilde kümede kalmayı beceriyordu. 71-72 sezonunu onuncu sırada bitirince taraftarlar umutlanmıştı ama 72-73'te tekrar 14'üncü bitirdiler. 73-74 sezonunda ise uzun zamandır ertelenen oldu ve Vefa ligi 16'ıncı ve son sırada bitirerek küme düştü.

Vefa 70'li yıllara kadar ligimizde yer aldı ve 1974'e kadar tam 14 sene (bir sezon firesi var) büyük takımlarla boğuştu. 1975-76 sezonunda ikinci lige düştü. İki sezon yükselmeyi başardıysa da kalıcı olamadı ve gerilemesi sürekli hâle geldi. Takım şu an amatör kümede mücadelesini veriyor ve maddi olanaksızlıklarla boğuşuyor. Yine de Vefa forması giymiş yıldızlardan birkaçını sayarsam kulübün önemi anlaşılmış olur;

* Fenerbahçe (58-62), Beşiktaş (1962-64) ve yurt dışında da Hamburg (1967-75) formasını yıllarca giymiş efsane kaleci Özcan Arkoç.
* Galatasaray ve Beşiktaş'ta oynamış, Dünya Kupası'na gitmiş milli forvet Suat Mamat.
* Yıllarca Beşiktaş ve Panathinaikos forması giymiş Rum asıllı Türk milli oyuncu Nikos Kovis.
* İstanbulspor'da efsane olmuş penaltı kaçırmama rekorlarına imzasını atmış ama sadece bir kez milli takımda oynatılmış Koço Kasapoğlu.
* 60'lı yıllarda Fenerbahçe'ye satılan milli oyuncu Hilmi.
* Beşiktaş, Galatasaray ve Fenerbahçe forması giymiş Saffet Sancaklı.
* 60'lı yıllarda Galatasaray'da sağ açık pozisyonunda forma giymiş milli oyuncu İsfendiyar Açıksöz.
* Yine 60'lı yıllarda milli takımda yer almış Nejat Küçüksorgunlu, Gabris İstanbulluoğlu ve İsmet Yamanoğlu.

Facebook'ta sayfa kurmuşlar. Kulübün eski kalecilerinden kaleci Sami abi (resimde çarpı var) yoğun bilgiler vermiş, resimler koymuş. İlgilisine duyulur.

30 Ocak 2010 Cumartesi

Sensible Soccer

Amiga'da başlamıştı macera. Koca kafalı, küçük vücutlu adamlar, tepeden görünüş, orta sahadan atılan goller. Sensible Software tarafından 1992 yılında çıkarılan Sensible Soccer'ı oynamak için kuzenin evine giderdim hep. Üç dört kişi birleşince turnuva yapardık, kura falan çekerdik aramızda, tablo tutardık. Ben de o zamanlar bilgisayar yoktu ama joystiğim vardı. Sırf kuzene gittiğimde oynayabileyim diye joystick almıştım. Her sene kadrolar yenilenir ve yeni disketler alınırdı. Saatlerce bilgisayarcıda disket çektirme beklenirdi. Gitmişken birkaç oyun daha alayım mantığı işlerdi elbet ama onların oynanabilirlik süresi yetmezdi, Sensible'a dönüş yapılırdı. Street Fighter ile beraber Amigacıların baş ucu oyunuydu. Babamın başının etini yemiştim Amiga alsın diye hatırlıyorum. O ise buna bir MMX alarak karşılık vermişti. SWOS yıllarıydı.

Acayip bir oyundu bu. Çok geniş bir oyuncu arşivi vardı; o zamanlar için alışılmadık bir şeydi Fenerbahçe'yi, Galatasaray'ı, Karabükspor'u, Zeytinburnu'nu doğru ve güncel kadrolarla bir oyunda görmek. Gerçi modifiyeli bir versiyonunu almadıysanız en kral Türk takımını seçseniz zevk vermezdi, oyuncuların özellikleri yerlerde olurdu ya neyse. Bir de tüm oyuncuların saç ve deri rengine kadar işlenmişti oyuna.

Tepeden kuş bakışı görünümde oynanırdı, tek tuşla pas, şut, orta yapılırdı. FIFA'nın aksine kafa ile gol atmak imkansıza eş değerdi. Ödevleri yapmayıp, Sensible oynamak en suçlu zevklerimizden biriydi. Top sürerken doğru oyuncunun (Roberto Baggio ve Weah meselâ) kendi ekseni etrafında 360 derece dönüp topu ayağından açmaması mümkündü. Bir de kariyer modu vardı ki, ben daha eski bir oyun bilmiyorum bu alanda.

Orta sahadan atılan goller önemliydi. Santra çizgisinin sağına veya soluna doğru hareket eder, kaleyi çapraza alırsın. Şuta asıldıktan sonra joystiği geri çeker ve topu kaldırırsın, al sana gol işte. Bir de çarpazdan doğruyu açıyı yakalarsan gol olur. Sensible'ın temel kurallarıdır bunlar. İtalyan takımları Milan, Juventus ve İngiliz Manchester United o zamanlarki tercihlerimdi. Arada bir Bayern'i de almışlığım vardır.

Auta çıkan toplarda İngiliz tribünü tepkisi verirdi taraftarlar. Joystiği sağa sola sallayınca yedek kulübesine girer oyuncu değişikliği yapabilirdiniz. Bir de falso olayı abartıydı; şuta bastıktan sonra joystickle yön verince top öyle bir falso alırdı ki, düz vuruşla sağ direk dibinden girecek gol, sol direğe çarpar girerdi. Kornerden falsolu gol dahi mümkündü.

Bir de bunun açılış şarkısı vardı: "Goal-goal scoring superstar hero". Biz o zamanlar "go go sku çikita hiro" diye söylerdik tabi. Zevkli günlerdi. Hiçbir futbol oyununundan Sensible Soccer'dan aldığım keyfi alamadım. PC'de çıkan iki versiyonu da (Sensible Soccer 98 ve 2006 / 2006 trajik bir fikir hatası sonucu 3D idi) denedim ama olmadı maalesef. Acaba biz çocuktuk ve daha çok mu zevk alıyordum diye düşündüm kendi kendime ama yok öyle değildi. 2000'lerin başında (yanılmıyorsam 2002'ydi) Star TV'de çalışırken şef Cem Abi'nin bilgisisayarına kurmuştuk SWOS versiyonunu, zevk veriyordu. Hatta o da kaptırmıştı kendini. 1990'lı yılların başındaki Adana Demirspor'u kurmuştuk editörle. Benim 95-96 Fenerbahçe'mle, onun Subotic'li 90 Adana Demirspor'u az kapışmamıştır. Eşek kadar adamlar işi gücü bırakmıştık valla. Ama Amiga versiyonu daha iyidir o ayrı. Oyunun hızı, top kontrolü falan daha güzeldi.

Bir de bunun kadar efsane olmasa da Kick off vardı, ona değiniriz bir gün; millet bugünün PES vs FIFA ayrımı gibi, Sensible vs. Kick off tartışmasına düşmüştü. Sensible kralımızdı elbet.

28 Ocak 2010 Perşembe

Cavegol: Alain Caveglia

Lyon'un ilk çıkış yaptığı yıllarda Cavegol'ün izi vardı.
Lyon'un Lyon olmadığı yıllardı. Yani şampiyonluğa oynamadığı fakat çıkışa geçip ilk 4 için saldırdığı yıllar. 2000'li yıllara gelmeden, 90'lı yılların sonu. O, 9 numaralı formasını giymiş, kaptanlık pazu bandını koluna takmıştı. Adı Alain Caveglia'ydı. Lyon taraftarı ona "Cavegol" diyordu...

Caveglia 1988 yılında Gueugnon'da ilk maçın çıkmıştı. İkinci Lig'de var olmaya çalışan takımda ilk sezonunda 16 maçta, 5 gol atmıştı. İkinci sezonsa patlama yapıp 34 maçta 24 gole ulaşıp gol kralı olmuştu. Bu perofrmansı ona Sochaux'un yolunu açtı. Dört sene forma giydiği takımda, ilk üç senesinde 11 gol atabildi sadece. Ama dördüncü sezonunda  patlama yapıp 14 gol atınca bu sefer Le Havre'ın yolunu tuttu. İlk sezonunda 20 gol atıp Loko'nun ardından gol krallığı tablosunda ikinci sıraya yerleşiyordu Caveglia. İkinci sezonundaysa 14 gol ve Lyon'u buluyor en sonunda...

Futbolcuyken günde 20 sigara...


Johan Cruijff'un tiryakiliğini bilen bilir. Daha futbolculuk yıllarındayken rol almış bu reklamda. Roxy Dual Cigarettes firmasından 250 bin dolar aldığı iddia ediliyor. Bazen maçların devre arasında dahi içtiği günlük 20 sigarası daha sonra onu kalp ameliyatına kadar götürmüştü. Cruijff ameliyattan sonra sigara karşıtı kampanyalarda yer almıştı.

19 Ocak 2010 Salı

Futbol Kelâmları #11


"(Beckham) topa sol ayağıyla vuramıyor, kafa vuruşu yapamıyor, top çalamıyor ve fazla gol atamıyor. Bunun dışında iyi oyuncu." - George Best.


San Siro'nun İnşaası


Bu fotoğraf 19 Şubat 1927 tarihli "La Gazetta Della Sport"tan. Faşist Mussollini yönetimindeki İtalya'da milli takımın maçlarını oynaması için yeni bir stadyum yapılması firki ortaya konuyor. Günün İtalya'sının stadlarının aksine bu stad sadece futbol oynanması için düzenleniyor. Bu yüzden sahanın kenarlarında koşu kulvarı yok ve tribünler sahaya daha yakın. İngiliz stadları örnek alınarak, kare şeklinde bir stad temeli atılıyor.

Stadın yapımına 1909'dan beri Milan'ın başkanı olan sanayici iş adamı Piero Pirelli destek oluyor ve maddi olanak sağlıyor. O günlerde AC Milan, Vive Sismondi adında küçük bir stadyumda oynuyor maçlarını. 7 Temmuz 1926'da stadyum tamamlanıyor ve basına gösteriliyor. Artık İtalya milli takım ile beraber finansör Milan da maçlarını burada oynama hakkı kazanıyor. Bahsettiğim stad tabiî ki San Siro.

İlk maç Inter ile Milan arasında oynanıyor ve Inter'in 6-3 üstünlüğüyle sona eriyor. Stadın tapusu Milan'da fakat 1947 yılında Inter'de stadı kiralama yoluna gitmiş ve o günden bugüne iç saha maçlarını burada yapmıştır. Aşağıda da işte o yıllardan, 20'li yılların sonundan bir fotoğraf var...


17 Ocak 2010 Pazar

Çevik ve hızlı: Cemil Turan

Fenerbahçe'nin gelmiş geçmiş en büyüklerinden...
Kendi stilini anlatırken "Yere çok sağlam basardım. Allah vergisi çok çabuk hızlanıp, birdenbire durabilirdim" diyor bu ayki FourFourTwo sayısında Cemil Turan. Onun adını anarken, gözümüzde canlanması gereken ilk figür, beş-on metrede bir durup aniden patlayıcı deparlar atan bir futbolcu figürü olmak zorunda. Elbette ki başka özellikleri de var. Mesela Coşkun Özarı, duran toplardaki ustalığı ve efendiliğinden bahsederken, bir sezon onunla oynama fırsatı bulan Müjdat Yetkiner ise sert şutlarını da es geçememiz konusunda uyarıyor onu izlemeyenleri. Belki yeterince açıklayıcı olmamıştır çekingesiyle şu dipnotu da verelim; Cemil Turan öyle bir yetenektir ki, efsane Metin Oktay "10 numara senin" deyip onu yazlığında saklayarak, futbolcu kaçırmaları devrini açmıştır. Ama gelin, biz hikayenin en başına dönelim...

16 Ocak 2010 Cumartesi

Guiseppe Meazza, Beşiktaş'ın başında

Türkiye'ye gelen ilk yabancı teknik direktör efsane isim Giuseppe Meazza'ydı.
Giuseppe Meazza'yı anlatmaya gerek var mı bilmiyorum ama İtalyan futbolunun en büyük efsaneleri olduğunu söylemek yeterli galiba. Şu an Milan ve Inter'in maçlarını yaptığı San Siro'nun bir diğer adı da Giuseppe Meazza bildiğiniz üzere...

1934 ve 1938 yıllarında iki kez üst üste Dünya Kupası'nı kaldıran İtalyan Milli Takımı'nın kaptanıydı Meazza. Inter'in efsane oyuncularından biriydi; kariyerinde 348 maçta 245 gol kaydetmişti. Daha sonra Milan, Juventus, Atalanta forması giyse de, futbol kariyerini Inter'de noktalamış ve oranın efsanesi sayılmıştı.

İşte bu efsane daha Türk futbolu çamur sahalarda debelenirken ülkemize de uğramıştı. 1948-49 sezonunda Beşiktaş'ı çalıştıran hocanın bu tercihinin sebebinin, II. Dünya Savaşı'nın stresinden kaçmak için savaşsız bir toprağa gelme isteği olduğu kesin.

Meazza sadece tek sezon Beşiktaş'ta kalıyor. Takımda Baba Hakkı, Şükrü Gülesin ve Voleci Şeref lâkaplı Şeref Görkey gibi oyuncular var fakat ligde Galatasaray fırtınası esiyor. Beşiktaş ise ikinci sırayı alırken, II. Dünya Savaşı'nın bitmesine müteakiben Meazza da İtalya'ya dönüyor. Önce Pro Patria adlı kulübü çalıştırıyor, sonra İtalya Milli Takımı ve Inter'de teknik direktörlük yapıyor.

Bu arada bir dipnot; kendisi Türkiye'de görev yapan ilk yabancı teknik direktör...

13 Ocak 2010 Çarşamba

Gerd Müller | Hollanda'nın erken gol bulması iyi oldu

Bu söyleşi, FIFA'nın resmi internet sitesinin 2010 yılında röportajın çevirisidir.
1970 ve 1974 Dünya Kupaları'nda yer aldınız. Bu iki turnuvayı nasıl hatırlıyorsunuz?

Gerd Müller: Benim için Meksika'daki 1970 Dünya Kupası, 1974'ten çok daha iyi bir tecrübeydi. Gerçekten klasik olacak birkaç maç çıkardık ve takım müthişti. Neredeyse hiç aksi olmadı. 1974'te durum pek de öyle değildi.

Maçlar mı daha iyi geçmişti yoksa takım içindeki uyum mu daha iyiydi?
1970'teki takım, en iyi takımımızdı. Herkes 72 ve 74'teki takımları daha iyi varsayıyor ama bence 70'teki kadromuz en iyi kadromuzdu.

12 Ocak 2010 Salı

Hillsborough Faciası


Üzücü Olaylar (No:3)
HILLSBOROUGH FACİASI

Tarih 15 Ekim 1989, yer ise Sheffield Wednesday'in stadı Hillsborough.

İngiltere Federasyon Kupası'nda (FA Cup) Nottingham Forest ve Liverpool yarı final maçına çıkıyorlar. O zamanlar tüm stadlarda tel örgüler var. İngiliz taraftarları ise her zamanki gibi holigan. Çoğu zaman taraftarlar tel örgüye rağmen sahanın içine kadar girmeyi beceriyorlar.

80'li yılların Federasyon Kupası yarı finallerinin abone adresi Hillsborough'du o zamanlar. Maç başlamadan önce Nottingham taraftarları yoğun polis kontrolü altında kalırken, Liverpool taraftarları ise stadın Lepping's Lane tarafına verilmişlerdi. Yoğun bir katılım olacağı belli olan bu maça ilgi büyüktü elbette. Liverpool daha çok taraftara sahipti fakat 14,600 bilet onlara ayrılmıştı. Nottingham ise daha az taraftarı olmasına karşın 21,000 bilete sahipti. TV ve radyolar biletsiz olan gelmemesini ısrarla öneriyorlardı.

Liverpool'lu taraftar stadın giriş turnikelerine 14:30 ve 14:40 civarlarında gelmiş ve bir çoğıu izdihamdan içeri girememişti. Dar turnikeler izdihamın artmasına yol açıyordu. Girmelerine izin verilmeyen biletsiz seyircilerin geri dönmek istemeleri ve kalabalık yüzünden çıkamamaları da işe tuz biber ekmişti. Maça on dakika kalmış ve taraftar içeri girmemişti. Maç dışarıdaki hengameye rağmen başlayınca taraftarlar acele etmeye başladı. Öne doğru küçük adımlar, kuyruğun önüne doğru büyük itişmelere dönüşmüştü. Bazı taraftarlar stadın tellerine tırmanıyorlar ve içeri erken girmeye çalışıyorlardı. Stadın A kapısı yükü azaltmak için tamamen açılmıştı. Birçok taraftar oradaki giriş tüneline doğru hareket edince, bazı insanlar ezilmeye başladı ve olaylar kontrolden çıkıyordu. Kale arkası tribününde büyük bir facia meydana gelecekti.

Arkadan gelen taraftar grubu önde ilerlemekte olan kalabalığı, o kalabalık da stada girmemekte olan seyircileri itekliyordu. Böylece arkadan gelen itme kuvvetiyle, tribünlere girmiş olan taraftarlar zorunlu olarak önlere doğru ilerlemek zorunda kaldılar. En öndeki taraftarlar ise tel örgüler ve demir parmaklıklara sıkıştı. Bir çok insan orada ezilirken, bazı taraftarlar tel örgülere tırmanarak kendilerini sahaya attılar. Bunu farkeden hakem altıncı dakikada oyunu durdurdu. Polis sahaya açılan bir kapıyı açtı ve taraftarların bir kısmı sahanın içine kaçarak hayatlarını kurtardılar. Sonunda tel örgüler ağırlığı taşıyamayarak yıkıldılar ama bilanço ağır olmuştu. 94 kişi hayatını kaybederken, 766 kişi yaralandı. Ölenlerin hepsi Liverpool taraftarıydı. Hatta ölenlerin arasında Liverpool'un bugünkü kaptan Steven Gerrard'ın kuzeni de vardı. Daha 10 yaşında hayatının daha başındaydı. Saha içine kendini atmayı beceren taraftarlar, yaralıları geç gelen ambulanslara yetiştirmeye yada kendi başlarına ilk yardım yapmaya çalışıyorlardı.

Olaydan sonra Yargıç Peter Taylor olayı incelemekle görevlendirildi. 31 günde iki rapor yayınlayan Taylor'un ilk raporu olayı ve yaşananların sebebini, ikincisi ise facia sonrası stadyumlarda alınması gereken tedbirleri anlatıyordu. Bu rapor Taylor Raporu olarak anıldı ve bu rapor sonucunda stadlardaki tel örgü ve demir parmaklıklar kalktı. Olayın baş sebebinde ise stadyum tel örgüleri, polisin verdiği yanlış kararlar olarak belirlendi.



Fotoğraf Arşivi









10 Ocak 2010 Pazar

Joga Bonito'nun Yaratıcısı: Tele Santana

TELE SANTANA
"JOGA BONİTO'NUN BABASI"


(Doğum: 26 Temmuz 1931 / Minas Gerais, Brezilya)

(Ölüm: 21 Nisan 2006 / Belo Horizonte, Brezilya)

Diğer teknik adamlara göre çok daha az kupa kaldırmış bir adamın bir çok otorite tarafından "Gelmiş Geçmiş En İyi 10 Teknik Adam" içersinde sayılmasının tek bir sebebi olabilir. O da bu adamın müthiş bir buluşa imza atması veya futbolun düzenini değiştiren bir felsefe ortaya koyması. Tele Santana işte bunu yapmıştı. Avrupa'da hiç takım çalıştırmayan Brezilyalı ülkesinde çeşitli takımlarla şampiyonluk yaşamış, Sao Paulo ile Libertadores Kupası'nı, Sudamaricana Süper Kupasını, Sudamericana Kupası'nı, CONMEBOL Kupası'nı ve Kıtalararası Kupayı kaldırmış, Güney Amerika'da Yılın Antrenörü seçilmiş bir isim. Fakat Dünya futbolunu etkileyiş noktası 1980-82 yılları arasında çalıştırdığı Brezilya'ya oynattığı futbol.

"Futbol bir sanattır, bir keyiftir; topu tekmelemek değildir. Takımıma faul yapmalarını, onu bunu tekmelerini ve şaibeli bir şekilde gol atmalarını öğütlemektense, o maçı kaybetmeyi yeğlerim."



Kısaca Futbolculuk Yılları
Santana'nın babası bölgenin yerel bir kulübünün başkanı ve antrenörüydü. Kaleci olarak başladığı futbol hayatında daha sonra forvet oynamaya başladı. Fluminense alt yapısından yetişen Santana, burada devamlı forma şansı bulmaya başladı. Daha sonra sağ kanada adapte edilen ünlü oyuncu, 1951 ve 1960 yılları arasında Fluminense ile 557 maçta çıktı ve 162 gol kaydetti. Taraftarın en sevdiği oyunculardan birisi olmuştu ve bu yüzden kendisine "Umut İpi" anlamına gelen "Fio de Esperença" lâkabını takmışlardı. Zayıf fiziği yüzünden "ip", son dakika golleriyle maç kurtardığından "umut" kelimeleri lâkabının içinde yer alıyordu.

Daha sonra Guarani ve Vasco formalarını da giydi fakat Fluminense'deki istatistiklerine ulaşamadı ve 1966 yılında futbolu bıraktı.



"O bizim için bir baba gibiydi. Ne yapıp ne yapmamamız gerektiğini
çok iyi bir şekilde anlatıyordu." / Cafu (Eski milli futbolcu)



Antrenörlük Kariyerinin Başlangıcı
1967 yılında Fluminense genç takımının başına geçen Tele Santana, 1969-70 sezonunda as takımın başına geçti. Takım ile Carioca Şampiyonası'nı ve Guanabara Kupası'nı (Carioca Ligi'nin Kupası) kazandı. Sezon sonunda takımdan ayrıldı ve ilk büyük başarısını yaşayacağı Atletico Mineiro'nun başına geçti.

Atletico Mineiro'yu 1970'ten 1976'ya kadar çalıştırdı. 1970'te Mineiro Bölge Şampiyonası'nı kazanan takım, bir ertesi yıl katılığı Brezilya Ulusal Ligi'ni şampiyon tamamlayarak büyük bir başarıya imza attı. İlk şampiyonluğunu kazanan Mineiro'da mahallenin insanı Tele Santana kraldı artık. Bu şampiyonlukla Cruzeiro'nun beş yıl üst üste kazandığı lig Atletico'ya kalmıştı. Bundan sonraki beş yılda takım şampiyon olamadı ama ligin iyi futbol oynayan ekiplerinden biri olarak bilindi. 1976 yılında takım Bölge Şampiyonası'nı tekrar kazandı ve Brezilya Ulusal Ligi'ni üçüncü sırada bitirdi.

1977 ile 1979 yılları arasında Gremio'nun başına geçen Santana, burada da etkisini gösterdi. Daha geldiği sene Gaucho Bölge Şampiyonası Gremio'nun oldu. Bunu takip eden iki senede aynı başarı gösterilemedi ama yine de Tele Santana iyi oynatıyordu ve takdir topluyordu. Bu sayede 1980 yılında Brezilya Milli Takımı'nın başına geçti.

"Eğer bu dünyada Dünya Kupası'nı hak eden tek antrenör olsaydı,
o da Tele olurdu." / Zico (Eski futbolcu, antrenör)

Brezilya ile Yeni Bir Felsefenin Doğuşu ve 1982 Dünya Kupası
Brezilya milli takımının başına geçtiğinde kendi felsefesini takıma yansıtmaya başladı. Brezilya milli takımı en son 1970 Dünya Kupası'nda kupayı kaldırmış ve bunun üzerinden 12 sene geçmişti. 1978 Dünya Kupası'nda ise 7 maçta 4 galibiyet ve 3 beraberlik alıp, yenilgisiz olarak kupaya yarı finalde veda etmişlerdi.

İlk yılın sonunda Dünya futboluna en çok keyif veren takımlardan birisi ortaya çıktı. Zico, Falcao, Socrates, Cezero ve Eder gibi ofansif yönü çok kuvvetli oyunculardan oluşan bu takım elemelerde çok başarılı oldu ve Dünya Kupası'nı yolunu tuttu. Onanan güzel futbol takımı kupanın favorilerinden birisi yaptı.

Portekizce'de "Joga Bonito" adı verilen Türkçe adıyla "Güzel Futbol" kavramının öncülerinden oldular ve çok ofansif bir anlayışla maçlara çıktılar. Oyuncularına saha içi özgürlükler veren Santana Zico ve Socrates'ten maksimum verim aldı. Bu takımda bekler bile inanılmaz ataklar geliştiriyordu. Takım inanılmaz tempolu oynuyor ve tüm Avrupa'lıları korkutuyordu. Ayrıca takım hiç kart görmüyor fakat rakiplerinden karşılık bulamıyordu. Fakat hemen turnuva öncesinde Dirceau ve Careca sakatlanınca, santrafor Serginho'ya kalmıştı. Takımın tek eksiği bir santrafordu aslında.

Kupa başladığında bu felsefenin meyveleri hemen ortaya çıktı. Brezilya grup maçlarında Sovyetler Birliği, İskoçya ve Yeni Zelanda ile eşleşmişti. İlk maçta Sovyetler 2-1 ile geçildikten sonra İskoçya'yı 4-1, Yeni Zelanda'yı 4-0 yenerek fırtına gibi estiler.

İkinci turun üçlü gruplarına kaldıklarında karşılarına İtalya ve Arjantin çıktı. Bu turu geçen direk yarı finale çıkacaktı. Brezilya ilk maçında Maradona'lı, Kempes'li Arjantin ile oynadı ve turnuvanın en keyifli maçlarından birisi ortaya çıktı. Zico'nun yıldızlaştığı maçta Brezilya rakibini 3-1 yenerek İtalya'nın karşısına çıktı. Brezilya'ya beraberlik yetiyordu.

İtalya maçı futbolseverler için üzücü bir maç oldu. Maç öncesinde Santana "futbolu katletmeyeceğiz" diyordu. 5. dakikada Paolo Rossi İtalya'yı 1-0 öne geçiren golü attı. Brezilya stilini bozmadı ve ataklara devam ederek 12. dakikada Socrates ile durumu eşitledi. Rossi yine meydana çıkmıştı. Dakika 25'te golünü atan İtalyan santrafor İtalya'yı devreye 2-1 önde götürdü. Brezilya ikinci yarı da çok hızlı başladı. Falcao durumu 2-2'ye getirdiğinde dakika 68'i gösteriyordu. Rossi yine, son kez ortaya çıktı ve 74'üncü dakikada İtalya'yı 3-2 öne geçiren golü attı. Kalan dakikalarda Brezilya bir araba dolusu gol kaçırdı. Zico, Serginho, Socrates ve Eder'in girişimleri başarısız oldu. Maç sonucunda yarı finale İtalya çıkarken, Brezilya turnuvanın beşincisi olmakla yetinecekti.

Turnuva sonrasında Tele Santana oldukça eleştirildi. Eleştirilerin odağında da Brezilya'yı fazla ofansif oynattığı ve bu yüzden gol yedikleri; bu kadar atak oynamanın saflık olduğu tezi yatıyordu. İkinci tur maçlarında ağzının suyu akarak onu destekleyenler turnuvada aldığı tek olumsuz skorda onu suçlu ilan etmişlerdi ki, Brezilya 5 maçında 15 gol kaydetmiş ve sadece 5 gol yemişlerdi. 1/3 oran tutturmuş bir takım bile başarılı sayılmadı bazılarınca. Belki de vurduğunu atan, en azından Serginho'dan daha yetenekli bir santrafora sahip olsalar yada kaleci Valdeir Peres yerine Taffarel bir on yıl genç dünyaya gelseydi, bu ikisinden sadece birisi olsaydı; hem bu maç, belki de turnuva kazanılacaktı. Buna karşın bu takım Hollanda'nın 1974 kadrosuyla beraber Dünya Kupası'nı kazanamayıp bu kadar ünlü olan ikinci takımdır.

Brezilya'nın ofansif ama yavaş ve temposuz oyunundan kurtulup, daha tempolu ve yaratıcılığa dayalı bir sisteme geçişini sağlayarak Dünya Futbolu'na büyük bir iyilik yapmıştır.

"En iyi Brezilyalı oyuncular İspanya'daydılar. Bu konuda tartışma bile kabul etmem. Sadece Rossi'ye adam adama markaj denemekte hata ettik."

Arabistan'a Kaçış ve Tekrar Yardım Çağrısı; 1986 Dünya Kupası
1982 Dünya Kupası'nın ardından Tele Santana görevinden istifa ederek Arabistan'ın Al-Ahly takımı ile çalışmalara başladı. Burada Arabistan şampiyonluğunu kazandı ve Asya bazındaki şampiyonalarda başarılı bir grafik çizdi. Bu sırada 1986 Dünya Kupası yaklaşmaktaydı. Santana'nın ayrılışan sonra Brezilya bocalama devri geçiriyordu. Carlos Alberto Parreira, Zico'nun kardeşi Edu Coimbra ve eski Real Madrid'li Macedo çare olamamıştı. Futbolcular bir baba olarak gördükleri Santana'yı arıyorlardı. Bunun üzerine Brezilya Futbol Federasyonu tekrar Santana'ya teklif götürdü ve Brezilya milli takımında ikinci Tele Santana devri başladı.

1986 elemelerinde yine çok iyi oynayan bir Brezilya vardı. Yeniden şahlanmıştı Seleçao. Takım 1986 Dünya Kupaları'nda oynamaya hak kazandığında geçen kupadaki elenme nedeniyle favori gösterilmiyordu ama herkesin içinden geçen "neden olmasın"dı. Tele Santana ve Brezilya yine "joga bonito"dan (keyifli futbol) ödün vermeseler de, psikolojik olarak biraz defansa da önem verdiler.

Zico, Socrates, Falcao ve Junior gibi isimler hâlâ kadrodaydılar. Kaleci Peres'in yerini ise daha iyi bir kaleci olan Carlos almıştı. Julio Cesar defansın göbeğine oturmuştu. İlk maçta İspanya'yı Socrates ile geçen takım, ikinci maçta Cezayir ile oynamış ve yine maçı 1-0 kazanmıştı. Üçüncü maçta Kuzey İrlanda'yı 3-0 ile geçen takım 2. turda Polonya ile eşleşti. Güzel bir futbolla 4-0 kazanan takımın çeyrek finaldeki rakibi Platini'li, Giresse'li Fransa'ydı.

Maçta iki takımda güzel futbol sergiledi. Brezilya joga bonito'suyla, Fransa ise son Avrupa Şampiyonu kadrosunun özgüveniyle iyi bir maç çıkardılar. Careca ve Platini'nin karşılıklı golleriyle ve de Zico'nun kaçırdığı penaltının yardımıyla normal süre 1-1 berabere bitti. Sakatlıkları nedeniyle Zico'nu sadece 29 dakika forma giydiği, Falcao'nun ise hiç oynamadığı maçta şanssızlıklar Brezilya'nın yakasını bırakmadı. Kaçan penaltı ve gollerden sonra maç penaltı atışlarına kaldı. Brezilya'da ilk penaltıyı kullanan Socrates şutunu gole çeviremedi. Dördüncü penaltılar sırasında Platini de golü atamayınca Brezilya umutlandı ama hemen ardından Julio Cesar da çok sert şutunu direğe nişanladı. Son penaltıyı atan Fernandez, Fransa'yı yarı finale taşıdı ve Brezilya ikinci kez iyi oynadı ama yarı finali göremedi.

Turnuvada iyi bir top oynamalarına rağmen 1982'deki kadar iyi değildiler. Zico, Socrates, Falcao gibi oyuncular 32 ve 33 yaşlarına gelmişti. Zico ve Falcao'nun sakatlıkları da takımın düzenini bozmuş, sol bek Junior ortasahaya çekilmişti. Socrates ise biraya ve sigaraya olan düşkünlüğüyle eleştiriliyordu ve eski kondisyonunda değildi. Bunlar Brezilya'nın elenişinin nedenleri olarak görüldü.

"Gördüğüm en iyi Dünya Kupası maçıydı. Bu maç final maçı olmalıydı." / Fransa maçı hakkında

Sao Paulo ile Gelen Başarılar ve Emeklilik
1988-99 sezonunda Flamengo'nun başına geçen Tele Santana, Brezilya Kupası finalinde Vasco'yu 3-1 yenen takımın hocası olarak kupayı kaldırıyordu. Ligde de iyi bir performans göstermiş fakat Zico'lu, Bebeto'lu, Zihno'lu Flamengo şampiyon olamamıştı.

1990'da Sao Paulo'nun başına geçen tecrübeli teknik adam, zayıf zamanlar geçiren takımda iyi bir kadro yarattı. Rai, Leonardo gibi yıldızlarla bezeli Sao Paulo, Tele Santana'nın ilk yılında Brezilya Ulusal Ligi'nde ikinci oldu fakat Paulista Bölge Ligi'ni kazandı. 1991'de ise takım Brezilya Şampiyonası'nda üçüncü şampiyonluğunu yakaladı. Final maçlarında öğrencisi Carlos Alberto Parreira'nın takımı Bragantino'yu 1-0 ve 0-0'lık skorlarla geçmişlerdi. Bragantino da ligi ikinci bitirmişti.

1992 ise bambaşka bir yıl olacaktı. Takım ligi altıncı bitirmişti ama Zetti, Rai, Cezero, Zago, Müller ve Leonardo gibi oyunculara sahip olan Santana'nın takımı Libertadores finaline kaldı. Newell's ile oynanan ilk maçta 1-0 kaybedip, ikinci maçta 1-0 kazandılar ve penaltılarla kupayı kazandılar. Ardından Kıtalararası Kupa'da Barcelona'yı yenerek tarih yazmaya devam ettiler. Aynı sezonun sonunda Eyalet Şampiyonasını da kazanmışlardı.

1993 yılında takım ligde dördüncü oldu ama finalde Şili'nin Universitad de Catolica takımını yenerek Libertadores Kupası'nı üst üste ikinci kez müzesine götürdü. Ardından Milan ile oynadığı Kıtalararası Kupa'yı da ikinci kez üst üste kazandılar. Maçı 3-2 kazanmışlardı ve müthiş bir futbol vardı ortada. Ayrıca Güney Amerika Süper Kupası'nı (Recopa Sudamericana) da alarak başarılı bir sezon geçirdiler.

1994'te takım tekrar Libertadores finaline kaldı ama bu sefer penaltı atışları sonucunda Velez Sarsfield'a yenildiler. Ligde altıncı oldular. Ama sezon sonunda Güney Amerika Kulüpler Kupası'nı kazanarak sezonu kupayla tamamladılar. Süper Kupa da onların olmuştu. 1995'te ise Brezilya Serie A'da ancak 15. olabildiler. 1996'da Tele Santana sağlık problemleri yüzünden futbol antrenörlüğünü bıraktı.


Ölümü ve Yankıları
2000'li yılların başında daha sık sağlık problemleri yaşamaya başlayan Santana'nın sol ayağı 2004 yılında felç oldu. Uzun süredir sigara içen ve şeker hastalığı olan Tele Santana uzun yıllardır süren rahatsızlıkları ile mücadele ederken 21 Nisan 2006'da kaldırıldığı ve 25 Mart'tan beri tedavi gördüğü hastanede hayata gözlerini yumdu. Ölüm sebebi kayıtlara bağırsak enfeksiyonu olarak geçti.

Tele Santana vefat ettiğinde Brezilya'da büyük bir hüzün yaşandı. Devlet Başkanı Luiz İnacio Lula de Silva anma merasimine başkanlık etti ve resmi olarak üzüntüsünü dile getirdi. Açıklamasında çok doğru bir teşhis koydu. "Tele her zaman futbolun kaliteli, rakiplere saygılı ve yetenek gösterisi olarak oynanması için çalıştı." Evet, Tele kazanmaktansa, kaliteli olmayı tercih edenlerdendi.

"O güzel futbolun avukatıydı, iyi oynanmış, sürekli atak peşinde.
Bugün Brezilya futbolu için üzüntü dolu bir gün."

Carlos Alberto Parreira (Brezilyalı teknik adam-Tele'nin öldüğü gün)

Stili
Joga Bonito çok geniş bir kavram olarak kullanılıyordu aslında ve atak futbolu özetliyordu ama Tele Santana bunun manifestosunu yazarcasına bir taktik ortaya koydu. Joga Bonito'nun felsefesi güzel ve atak oynamak, kazanmak için hileye hurdaya başvurmamak ve defans yapmamak olarak özetlenebilir. Sert oynamak da bu tarzın karaketeristiğinde yoktu. Tele Santana gittiği her yerde bu öğeleri uyguladı ve kullandı. Diziliş olarak 4-3-3'ü tercih etse de, bekler o kadar çalışıyordu ki, sistem çoğu zaman 2-5-3'e veya 2-3-5'e dönüyordu. Bu yüzden hep çok gol atan takımlar yaratmıştı Tele. Oyuncuları tarafından çok saygı duyuluyordu. Çok gerekli olmadıkça sert çıkışlar yapmayan babacan bir teknik adam olarak çok da seviliyordu. Tatkik anlayışı yüksekti, oyun içinde gerekli değişiklikleri iyi okuyordu. Buna karşın hiçbir koşulda defans yapan bir takım olmak istememesi eleştiri gören bir yanıydı efsane hocanın. Haraftar için, futbolun genel işleyişi için çok güzel olan fakat kendi kişisel kupa kabini için güzel olmayan bir özelliğiydi. Ama o kupalardan çok güzel futbolun aşığıydı ve bugün bu kadar efsane olmasının nedeni de budur elbet.

"Gerektiğinde sertti ama aynı zamanda oyuncularını dinlerdi, babacandı. Brezilya'nın sahip olduğu en iyi antrenörlerden biri olarak tarihe geçti."
Carlos Alberto Parreira / Brezilyalı Teknik Adam



Başarıları

  • Brezilya Milli Takımı ile Dünya Kupası Çeyrek Finali (1986)
  • Brezilya Milli Takımı ile 3'lü ikinci tur (1982)
  • Sao Paulo ile 2 kez Libertadores Kupası (1992, 1993)
  • Sao Paulo ile 2 kez Güney Amerika Kupa Kazanları Kupası (1993, 1994)
  • Sao Paulo ile 1 kez Güney Amerika Süper Kupası (1993)
  • Sao Paulo ile 1 kez CONMBOL Kupası (1994)
  • Sao Paulo ile 1 kez Brezilya Serie A Şampiyonluğu (1991)
  • Sao Paulo ile 2 kez Paulista Bölge Şampiyonluğu (1991, 1992)
  • Flamengo ile 1 kez Brezilya Kupası (1989)
  • Atletico Mineiro ile 1 kez Brezilya Serie A Şampiyonluğu (1970)
  • Atletico Mineiro ile 2 kez Mineiro Bölge Şampiyonluğu (1970, 1988)
  • Al-Ahly ile 1 kez Suudi Arabistan Şampiyonluğu (1983)
  • Al-Ahly ile 2 kez Körfez Kupası (1983, 1985)
  • Al-Ahly ile 1 kez Suudi Arabistan Kupası (1983)
  • Gremio ile 1 kez Gremio Bölge Şampiyonluğu (1977)
  • Fluminense ile 1 kez Carioca Bölge Şampiyonluğu (1969)
  • Fluminense ile 1 kez Brezilya Kupası (1969)

9 Ocak 2010 Cumartesi

Futbolu Anlatan En İyi 10 Futbol Kelâmı


Futbol üzerine söylenmiş o kadar söz var ki. En güzellerini seçmek zor. Elimden daha güzelleri kaçmıştır belki araştırırken. Ben bunları seçerken sadece futbolun kendisi üzerine söylenmiş sözleri ayıkladım. Yoksa oyuncuların veya antrenörlerin birbirleriyle yaptığı söz düellolarında da çok orjinal şeyler var. Ama aşağıdakiler futbol üzerine söylenmiş en güzelleri;


1 - "Profesyonel futbol aslında bir savaş gibidir. Daha olağan şeyler yapan taraf kaybeder."
Rinus Michels (Efsanevi Hollandalı teknik adam)

Total Futbolun mucidi efsane Hollandalı'nın bu lâfı pek çok insan tarafından yanlış anlaşılmıştır herhâlde. Herkes cümlenin girişine takılmış, takmış durumda. Buradan varsayımla da futbolun harala gürele mücadele etmek, sert oynamak anlamına geldiğini sanmaktalar. Aslında cümlenin devamı üstadın gerçek firkini açıklıyor. Michels müthiş bir taktisyendi ve taktiğe çok önem veriyordu, her an rakibi şaşırtmak istiyordu. O yüzden rotasyon sistemini geliştirdi. Durdurulması gereken adam sayısı arttıkça daha sıra dışı oyuncular skora katkıda bulunuyordu. Michels aynı zamanda insan psikolojisinin uzmanıydı. Bütün bunlar savaşta da önemlidir. Sürekli aynı hareketleri tekrarlamaktansa B, C ve hatta D planlarının olması gerektiğini, yaratıcılığa tanınan serbestliği, şok ataklar geliştirebilme, yeniliğe açık olabilme kavramlarını ifade etmekteydi kendisi aslında.

2- "Hızın özü yanlış anlaşılıyor. Daha önce koşmaya başlarsan, daha hızlı koşarsın."
Johan Cruijff (Eski Hollandalı Futbolcu/antrenör)

Bir başka Hollandalı efsane Cruijff'un bu lâfı da çok hoşuma gider benim. Hızın özü dediği gibi yanlış anlaşılmıştır kesinlikle. Tempoyu yükseltmek için aralıklarla koşmak yetmez. İyi bir futbol için oyuncular saha içinde sürekli hareket halinde olmak, topu koşturmak zorunda. Oyun içinde dinlemek hepsinin hakkı elbet ama bu aktif dinlenme olmalı. Hareket durduğunda başlaması zor olur. Fiziksel bir gerçek ama hareketi durdurmazsan, ona tekrar ivme kazandırabilirsin. Hızlı olmak için hiç durmamak gerekiyor. Aksiyona önce başlamak avantajdır her zaman.

3-"En büyük üzüntüm futbolun her geçen gün, futbolun daha da dışına kayması."
 Helmut Schön (Efsanevi Alman Teknik Adam)

Bugünün futbolunu görse daha da üzülürdü. Futbol her geçen gün daha magazinel bir olaya dönüşüyor. Artık kulüpler iyi oyuncu almaktan çok, forma satmanın peşinde. Sırf forma satmak için takımda yeri olmayan, olmayacak oyuncuları alıyorlar. İngiltere'de takımları yabancı sermaye alıyor. Futbol artık futbolun dışına çok fazla çıkmaya başladı.


4- "Jokey olmanız için at olmanıza gerek yoktur."
Arrigo Sacchi (Milan ve İtalya Milli Takımının eski antrenörü)

Arrigo Sacchi bu lâfı, eski futbolcu olmadığı üzerine gelen eleştiri ve yergiler üzerine söylemişti. Hep zeki bir adam olmuştur. Teknik adamlıktaki başarısının en büyük sırrı da çok düşünmek ve öğrenmeye açık olmaktı elbette. İtalyan medyası her başarısızlığında eskiden futbolcu olmadığını suratına çarpmak istemişti. Halbuki ne büyük bir yanılgı. Futbolun içinden gelmek demek eski futbolcu artığı olmak demek değil. Sacchi eski bir ayakkabı satıcısıyken diplomasını eğitim ile aldı ve çok maç izleyerek entellektüel spor birikimini arttırdı. Onu iyi teknik direktör yapan buydu. Bir İtalyan takımına atak futbol oynattı. Milan ile 3 kez Şampiyon Kulüpler Kupası'nı aldı. Ama en ufak başarısızlığında futbolun içinden gelmiyor dendi. O da en güzel cevabı vermiş bu konuda. Aynı şey spor yazarlığı için de geçerli tabi.

5-"Birinciysen birincisindir, ikinciysen hiçbir şey."
Bill Shankly (Efsanevi İngiliz Teknik Adam)

Shankly basının ve taraftarın futbola bakış açısını anlamış bir insan olduğunu bu lâfıyla çok net göstermiştir. Bu birçok insana göre bir motivasyon sözüydü. Oyuncularını motive etme taktiğiydi. Ama bu lâf bundan çok daha ötesi aslında. Basın ve taraftar üzerinden bir psikolojik çözümleme. Bir gol averajla ikinci olduğunda bile ne kadar iyi oynarsan oyna eleştirenler çoğunlukta olacaktır. Kazanma hırsının ötesine geçmek lâzımdır, lâkin Shankly bunun kitlelerce kabul edilmediğinin, kabul edilmeyeceğinin farkındadır. Bu kötü bir durumu kabulleniş ve onunla mücadele etme lâfıdır.

6- "Hakemlerin sorunu kuralları bilmeleri ama futbolu bilmemeleri."
Bill Shanky (Efsanevi İngiliz Teknik Adam)

Yine Liverpool'un yaratıcısından gözden kaçan bir tespit. Hakemlerin en büyük problemlerinden birisi futbol genel kültürüne sahip olmamaları. Hep başka işleri tercih etmişken ve çoğunlukla iki işi birden yürütürken seçtikleri bir ek iş futbol. Hayatları boyunca saha içindeki futbol hakkında bir eğitim almamışlar. Psikolojik eğitim zaten yok, ufak tefek seminerlerle geçiştirilen bir konu. Hakem hocaları genelde kurallara yoğunlaşıyorlar. Binbir türlü kuralı var futbolun. Kurallar derken kaideyi kaçıran hakemlerde hata yapmaya mahkum oluyorlar. Bir oyuncunun düşüşünden numara yapıp yapmadığı genelde anlaşılıyor bile. Birçok hakemin gençliklerinde ve futbola dahil olduktan sonra, futbolun o kadar da hayranı olmadıklarına eminim.


7 -"Kalecilere tanrı bizzat yardım ediyor. Ben bile vurduğumda topun nereye gideceğini bilmiyorum, kaleci nereden bilsin ki? Var bir iş."
Gerd Müller (Eski Alman futbolcu)

Golcülerin golcüsü Müller'den müthiş bir, yok yok hatta iki tespit. Golcü olmanın altın kuralını da içeriyor bana kalırsa. Bir golcünün ayağına gelmekte olan topu gole çevirmesi için fazla zamanı yok. Top gelirken anlık düşünce silsilesi ile ayağına gelen topu hedeflediği yere vurması gerekiyor. Topu kontrol edip düşünmek bir golcü için müthiş bir lüks. Gelen topa belki ufak bir düzeltmeden sonra vurulmalı. Öyle ki nereye gideceği bile belli olmasın. Beklenmedik şutun gol olma şansı daha yüksek. Topu durdursanız mükemmel vurmak zorunda kalabilirsiniz. İyi golcü topu kaleye gönderirken sağa, sola, ortaya diye üç ayrım yapar. Çata vurayım, tavana asayım, dur güzel gol olsun falsolu vurayım tarzı hareketler golcülüğün temsiline aykırı. Golcü beklenmedik anda beklenmedik şekilde vurandır. Bir de kalecilerin işinin ne kadar zor olduğunu ortaya koyuyor bu lâf. Reklekslerin ve sezgilerin insan üstü olması gerek iyi bir golcü karşısında.

8- "Futbol basit bir oyundur. Zor olan olan futbolu basit oynamak."
Johan Cruijff (Eski Hollandalı futbolcu/antrenör)

Tam olarka düşündüğüm şeylerden biri de bu. Futbol basit bir oyun. Futbol futboldan fazlası evet ama basit bir oyun. En mantıklı geleni yapmak gerek çoğu zaman. Ama biz özellikle Türk futbolu olarak varyeteyi severiz. Sürekli çok fantastik olma peşine düşeriz, abartıyı severiz. Oysa tempolu ve basit oynamaya doğru anda doğruyu yapmaya çalışsak iyi yerlere geliriz. Tempolu ve basit oynayan Barcelona bugün Dünyanın en iyi futbol oynayan takımı olarak görülüyor. Varyeteler, şık çalımlar, estetik hareketler futbola zevk katıyor olabilir, ama futbola en fazla zevk katan şey tempo. Tempo için de sadelik şart.

9- "İstatistikler mini eteğe benzer. Size iyi fikirler verir, ama asıl önemli yerleri gizler."
Ebbe Skovdahl (Eski Danimarkalı/Brondby'li futbolcu/antrenör)

İstatistiklere çok takılıyoruz bugünlerde. Her şeyin bir matematiği olduğunu sanıyoruz. Kusursuzun peşindeyiz. Buna ulaşmada fener görevi gören de istatistik olarak düşünülüyor. Bir Tore Andre Flo'nun rakip defansı, hem fiziksel hem de psikolojik olarak ne kadar yıprattığını istatistik olarak göremezsiniz. Saha içindeki topsuz oyunda durmadan pres yapan Tigana'nın ne kadar faydalı olduğunu tam olarak göstermez istatistik. İstatistiğin verdiği şeyler bazen, doksan dakika durup vuruşuyla golü yapan forvetin ve eli belinde oynarken attığı iki pasla gol attıran oyun kurucunun rakamlarıdır. İstatistikten faydalanmak son derece önemli, fakat bir futbol felsefesinin de olması gerek. Çünkü istatistikler birbirleri tarafından çürütülebilen şeyler. Ebbe'nin dediği gibi istatistikler çok şey söylüyor olabilirler ama daha önemli şeyleri de saklıyorlar.

10- "Kırılmış yumurtalar ve dökülmüş sütün üzerine timsah gözyaşları dökemeyiz."
Giovanni Trapattoni (İtalyan teknik adam)

Futbolda kazanmak da var kaybetmek de var. İyi oynayarak ligden düşen bir Antalyaspor'u alkışladı bu ülke. Fakat büyük bir takım olunca baskı var, işler hemen büyüyor. On galibiyet ararda alıyorsunuz, sonra bir mağlubiyette herkes üstünüze yükleniyor. Futbolcular da bu baskıdan çok etkileniyor. Aslında çoktan unuttukları halde, güler eğlenirsek taraftar kızar kafasıyla sorunların büyüklüğüne kendileri de inanıyorlar. Giden puan gitmiştir, "önümüzdeki maçlara bakacağız" klişesi futbolun gerçeklerinden.

Mansiyon kelâmı: "Suyun üstünde yürümeyi becersem, yüzemiyor da ondan derler."
Berti Vogtzs (Teknik Direktör)

Çok hoş bir benzetme yapmış Berti Vogtz. Bir dönem Alman milli takımının başındayken sürekli eleştiri yiyordu. Kazansa da kaybetse de durum aynıydı. O da patlamıştı bir defasında. Bazı futbolcu veya teknik adamlar gerçekten ağzıyla kuş tutsa yaranamaz. Bazıları basına yaranamaz, bazıları taraftara, bazıları yöneticilere. Söz çok güzel, genelleme yaparsak iyi de. Fakat Berti Vogtz suyun üzerinde yürüyorsa, gerçekten yüzemediğindendir (!)  Hayatımda gördüğüm en yeteneksiz antrenörlerdendi. Çok ironik bir lâf oldu gerçi ama neyse...

Dünden bugüne Barcelona amblemleri

7 Ocak 2010 Perşembe

Romen Ateşi Florin Raducioiu

Dört büyük ligi dolaşan ender oyunculardan biri Florin Raducioiu
94 Dünya Kupası yaklaştığında gazeteler ekler vermeye başlamıştı. Ben de resime olan merakımdan dolayı gördüğüm her resmi çizerdim. Bizim eve Hürriyet ve Milliyet aynı anda girmişti o gün. Her takımın tanıtımı ve en iyi oyuncuları vardı. Baggio, Romario, Maradona derken geldik Romanya'ya. Gazetelerden biri kaleci Prunea'yı, diğeri ise Florin Raducioiu'yu en iyi oyuncu olarak göstermişti. Prunea'nın resmi pek iyi değildi, yukarıya doğru yükselmiş, bir kargaşa var falan filan... Ben de Raducioiu'yu çizmiştim elimden geldiğince. Sonra televizyonda sesler duydum bir maç sırasında, "Florin Raducioiu, Florin Raducioiu! Çalımını atıyor..." O zamanlar Milan'da oynuyordu ama biz en başa dönelim...

6 Ocak 2010 Çarşamba

Paris Saint Germain 1993-97

Efsane Kadrolar (No:6)

Kaleciler:

Bernard Lama, Luc Borelli,
Richard Dutruel, Vincent Fernandez,
Miriel Bruno

Defans:

Alain Roche, Antoine Kambouare,
Didier Domi, Omar Dieng,
Patrick Colleter, Jean-Claude Fernandez
Françis Llacer, Gregory Paisley,
Eric Rabesantradana, Jimmy Algerino,
Ricardo Gomes, Romeo Calenda,
Jean-Luc Sassus, Paul Le Guen,
Stephan Mahe, Jose Cobos,
Fabrice Kelban, Bruno N'Gotty,
Daniel Kennedy,

Orta Saha:

Pierre Reynoud, Vincent Guerin,
Daniel Bravo, Candido Valdo,
Bernard Allou, Laurent Fournier,
Rai Souza de Vieria, Djamel Belmadi,
Cedric Pardeilhan, David Ginola,
Youri Djorkaeff, Leonardo Araujo Nascimento,
Jerome Leroy, Benoit Cauet,
Jean-Philippe Sechet

Forvet:

George Weah, Xavier Gravelaine
Pascal Nouma, François Calderardo
Patrice Loko, Dely Valdes
Patrick Mboma, Cyille Pouget,
Nicolas Anelka



Efsanenin Başlangıcı
Efsane 1993 yılının Haziran ayında başlamıştı. Ginola, Roche ve Kombouare'nin golleriyle Nantes karşısında 3-0 kazanan Paris St. Germain, 10 yıl sonra Fransa Kupası'na uzanıyordu. Takım uzun yıllar bekledikten sonra iyi bir kadroya kavuşmuş, iddialı bir ekip haline gelmişti. Zaman zaman ligi üst sıralarda bitirse de hiçbir zaman favori görülmüyordu. Fakat Fransa Kupası'nı alan takım bir sonraki sezonda gerçekten ciddiye alınmaya başladı. Portekizli Artur Jorge, bir sezon sonra PSG hayranlarını sevindirecekti.

1993-94 sezonu başladığında takım artık favoriler arasında gösteriliyordu. Marsilya, Bordeaux ve Nantes ise diğer favorilerdi. Takım lige çok iyi girdi. Sıkça berabere kalmasına rağmen fazla yenilmediği için ligin üst basamaklarında yer almayı becerdi. Marsilya ile girdiği şampiyonluk mücadelesinden galip ayrılarak kulüp tarihinde ikinci kez Fransa şampiyonluğunu elde ettiler. Ginola ve Liberyalı forvet George Weah'ın müthiş çabalarıyla gelen şampiyonluk takımı çok iyi havaya soktu. Sezon boyunca sadece üç kez yenildiler. Aynı sene Kupa Galipleri Kupası'nda mücadele ettiler. Apoel, Universitatea Craiova gibi sıradan takımları geçtikten sonra çeyrek finalde Real Madrid'i saf dışı bıraktılar. Takımın yarı finaldeki rakibi ise Arsenal'di. İlk maçta 1-1 berabere kaldılar fakat ikinci maçta Arsenal 1-0 kazanınca finale çıktı ve daha sonra kupayı da aldı. Yine de Paris için başarılı bir sezondu. Bir şampiyonluk ve bir Avrupa Kupası'nda yarı final...

1994-95 sezonunda ise Paris SG, Şampiyonlar Ligi'nde oynamaya hak kazanmıştı. Ülkesine Benfica'yı çalıştırmak için dönen Artur Jorge'nin yerine eski milli oyuncu Luis Fernandez getirilmişti. Elemeleri başarıyla geçen Paris temsilcisi gruplarda Bayern Münih, Spartak Moskova ve Dinamo Kiev ile eşleşmişti. Takım bu gruptan lider olarak çıktı ve kalitesini kanıtladı. Çeyrek finalde rakip ise Barcelona'ydı, takım bu engeli de aştı. Yarı finaldeki rakipleri İtalyan devi Milan'a karşı ise tutunamadılar; 1-0 ve 2-0'lık mağlubiyetlerle yine finalden oldular. Ligde ise ancak üçüncü sırayı alabildiler. Yine de hem Fransa Kupası'nı, hem de Fransa Lig Kupası'nı alarak Kupa Galipleri Kupası'na katılma hakkını kazandılar. Bu sezonun öne çıkan isimleri Brezilyalı Rai ve Ginola'ydı.

İki Final, Bir Kupa
1995-96 sezonu başladığında Paris St. Germain yine iyi bir giriş yaptı. Giden Ginola'nın yeri Djorkaeff ile doldurulmuştu. Ayrılan bir diğer isim ise George Weah'tı ki onun yeri de Loko veya Dely Valdes ile doldurulmak isteniyordu. Kaldı ki Loko iyi performans sergiledi ve Fransa Milli takımına kadar yükseldi. Ayrıca müthiş bir genç yetişmek üzereydi adı da Nicolas Anelka'ydı. Sezon sonu geldiğinde takım ligi lider Auxerre'in dört (4) puan gerisinde ikinci olarak buldu. Asıl başarı ise Kupa Galipleri Kupası'nda gelecekti.

İlk turda Norveç temsilcisi Molde kolay geçilmişti. İkinci turda rakip daha dişli görünüyordu ama onlar da Fransız fırtınasına dayanamadılar. Paris, İskoç temsilcisi Celtic'i de 1-0 ve 3-0'lık skorla kolay geçti. Çeyrek finalde Parma, Paris'i biraz zorladı. İlk maçta 1-0 kazanan Parma ikinci maçı 3-1 kaybedince Paris yarı finale uzandı. Deportivo'yu 1-0'lık skorlarla toplamda 2-0 geçen Paris finalde Avusturya temsilcisi Rapid Viyana'nın rakibi olmuş oldu.

Final maçı 8 Mayıs 1996'da Belçika'nın Brüksel kentindeki Kral Baudoin stadında oynandı. Paris Saint Germain maça 4-4-1-1 düzeniyle çıktı. Teknik Direktör Luis Ferdandez takımından temkinli bir oyun bekliyordu. Bol gollü maç bekleyen yok gibiydi. İki takım da önce yememeyi düşünüyordu ki 28. dakikada bir defans oyuncusu olan Bruno N'Gotty frikikten Paris Saint Germain'i 1-0 öne geçiren golü kaydetti. Triffon Ivanov, Carsten Jancker, Heraf ve Kühbauer gibi yıldızlara sahip olan Rapid Viyana da gol atmakta fazla ısrarcı olmayınca Paris kupayı müzesine götürdü. Bu Paris Saint Germain'in kazandığı tek Avrupa Kupası olarak kaldı.

1996-97 sezonunda ise Paris, Fransa Ligi şampiyonluğunda gene iddialıydı. Bilbao'yu çalıştırmaya giden Fernandez'in yerine eski oyuncuları Ricardo Gomes'i getirmişlerdi. Geçen sene kazandıkları Avrupa Kupası'nın morali ile lige başladılar. Fakat Monaco sezonu açık ara önde şampiyon bitirirken Paris SG de ikinci sırada yer alıyor ve yeni yürürlüğe giren uygulama ile Şampiyonlar Ligi'ne kalıyordu. Sezon başındaki Süper Kupa macerası ise başarısızdan çok acıydı; Juventus, PSG'yi tam 6-1 yenmişti. Ama Kupa Galipleri Kupası'ndaki başarı sürüyordu. Geçen senenin şampiyonu, ilk turda Moldova'nın zayıf ekibi Vaduz'u 3-0 ve 4-0'lık sonuçlarla eliyor, ikinci turda ise temsilcimiz Galatasaray ile eşleşiyordu. Net nafızalarda olan bu eşleşme oldukça çekişmeli geçmişti aslında. Galatasaray ilk maçta 4-2 kazanmasına rağmen ikinci maçta 4-0 yenilerek kupaya veda etti. Dely Valdes'in golleri hala Türk futbolseverlerin hatırındadır. Çeyrek finalde AEK, yarı finalde ise Liverpool; Paris karşısında tutunamayan takımlar oldular. Saint Germain yine finaldeydi. Bu sefer ise rakip Rapid Viyana kadar zayıf değildi. Rakip İspanyol devi Barcelona'ydı.

Ricardo Gomes yönetimindeki Paris St. Germain Cauet ve Leonardo ile kuvvetlendirilmiş kadrosuyla Bobby Robson'ın Romario, Ronaldo, Figo ve De la Pena'lı Barcelona'sına karşı iyi bir mücadele verdi. Feyenoord'ta oynanan maçı Barça, Ronaldo'nun penaltıdan attığı gol ile 1-0 aldı ve kupayı evine götürdü. Paris St. Germain geçen sene aldığı kupayı bu sene alamamıştı ama Avrupa Kupaları'ndaki ününü sürdürüyor ve büyük kulüp olma yolunda emin adımlarla ilerliyor gibiydi ama beklenenin aksine düşüş başladı.

1997-98 sezonunda ise Şampiyonlar Ligi'nden elenen Paris, Fransa'da da düşüşe geçti. Fransa kupası'nı kazandı ama ligde ancak sekizinci sırada yer alabildi ve günümüze kadar uzanan başarısızlık dönemleri başladı.

Taktik:
Paris Saint Germain'in yükseliş dönemindeki ilk hoca Portekizli Artur Jorge, Paris'i yıllar sonra büyüklerin ligine tekrar sokmuştu ve Kral Arthur olarak anılıyordu artık. Kalede atletik yetenekleri üst düzeyde olan Bernard Lama'yı tercih ediyordu. Lama Fransa milli takımına kadar yükselmiş ve yıllarca kaleyi korumuştu Arthur'dan sonra. Defansı dörtlü kuruyordu elbette; liberoda Brezilyalı tecrübeli isim Ricardo Gomes hem oyun kuruyor hem de atakları kesiyordu. Kambouare ise fiziken kuvvetli ve hava toplarında üstün bir oyuncuydu. Solbekte Colleter, sağ bekte ise Sassus vardı. Orta sahada ise Paul Le Guen ve Guerin göbeği tutarken, Ginola ve Valdo ise sol ve sağ kanatları kullanıyorlardı. Forvetin hemen arkasında Rai, onun önünde de George Weah vardı. Gravelaine, Daniel Bravo, Nouma, Fournier gibi kaliteli isimler vardı. Jorge daha önce pekçok takım çalıştırmış başarılı bir antrenördü. Disiplinli ve sıkı bir futbolla Paris Saint Germain'i şampiyonluğa ulaştırmıştı ama yönetim oynattığı futbolu fazlasıyla defansif olarak görüyor ve bunu beğenmiyordu.

1993-94 İdeal 11: Lama / Sassus, Kambouare, Ricardo Gomes (Roche), Colleter / Valdo, Le Guen, Guerin, Ginola / Rai / Weah

Arthur Jorge sert oynattığı için gönderilirken, yerine Luis Fernandez getirildi. Luis daha atak bir futbolu tercih etse de şablonu fazla değiştirmedi. Lama yine kaledeydi. Le Guen defansa çekilip, Ricardo'nun yerini almıştı. Roche da özellikle Fernandez'in ilk sezonunda sakatlığı sebebiyle sadece 14 maçta oynamıştı ve yerini N'Gotty'ye kaptırmıştı. Buna karşın iyileşince N'gotty sağ beke çekildi. Sol bek ise Colleter olmuştu. Orta sahada da bir dizi değişiklik vardı. Bravo as takıma terfi etmiş, Guerin ile beraber göbeğe yakın pozisyon alıyorlardı. Sağ kanatta Fournier oynarken, ilk sezonda Ginola daha sonra ise Djorkaeff defansif katkısı olmadan, biraz da sol kanada yakın olarak forvetin arkasında Rai ile beraber duruyordular. Forvette ise 1994-95'te George Weah varken, 1995-96'da yerini Loko'ya bırakmıştı. Dely Valdes ise yedek kulübesindeki kozdu. Takım daha ataktı ve Avrupa'da başarılı da oldu. Ferdandez'in durduğu iki sezon boyunca ligde şampiyon olamasalar da bu kadro seçimiyle bir Kupa Galipleri Kupası aldılar, aynı kupada bir kere de final oynadılar.

1994-95 İdeal ilk 11: Lama / N'Gotty, Le Guen, Roche (Ricardo Gomes), Colleter / Fournier, Daniel Bravo, Guerin, Ginola / Rai / Weah
1995-96 İdeal ilk 11: Lama / N'Gotty, Le Guen, Roche, Colleter / Fournier, Daniel Bravo, Guerin, Djorkaeff / Rai / Loko


Ricardo Gomes ise geçmiş iki teknik adamın yaptıklarını tekrarladı ve sistemle oynamadı. Sadece gidenlerin yerine yenilerini aldırdı. Lama'nın kaledeki yeri ve Le Guen bankoydu ama Roche'un yerine N'Gotty defansın göbeğine çekilmişti. Fournier ise orta sahadan sağ beke geldi, sol bek ise genç Domi'nin olmuştu. Orta saha ise tamamen değişmişti. Sağ kanatta Leroy, solda Leonardo takımın güçlü isimleriydi. Cauet ve Guerin ise orta sahanın ortasındaydılar. Rai forvet arkası, Loko ise santrafordu.

Üç teknik adam da 4-4-1-1'den vazgeçmediler.
Fakat sürekli daha atak oynayan PSG'ler izledik.

1996-97 İdeal ilk 11: Lama / Fournier, Le Guen, N'Gotty, Domi / Leroy, Cauet, Guerin, Leonardo / Rai / Loko


Takımın En İyi Oyuncusu:
4 senelik zarf içinde Paris SG kadrosuna çok iyi oyuncular gelip gitti. Özellikle bu sürecin ilk iki senesinde forma giyen George Weah çok iyi performanslar ortaya koydu. Zaten 1995'te daha Milan'a yeni transfer olduğunda PSG'de sergilediği futbolla Avrupa'da yılın oyuncusu da seçildi. Fakat o zamanlarda takımda olmasının yanı sıra, Kupa Galipleri Kupası'nı kazanan ve ardındaki sezon final oynayan takımın maestrosu Rai takımın en iyi oyuncusuydu bence. 1982 Dünya Kupası'nın yıldızlarından Socrates'in kardeşi olan Rai, aynı onun gibi müthiş bir oyun zekasına sahipti. Buna karşın kuvvetli ve hareketli bir oyuncuydu. Güçlü fiziği, oyun kurmasında yardımcı oluyordu. Pasları adrese teslimdi, şutları da hiç fena değildi. 145 maçlık Paris Saint Germain kariyerinde 45 gol kaydetmeyi bildi. Loko ve daha öncesinde Weah'a yaptığı asistler de dikkat çekiciydi. Kulüp takımlarındaki başarısını milli takımda da yakaladı. 51 maçta kaydettiği 17 gol az bir rakam değil.



Başarılar

  • 1 kez Avrupa Kupa Galipleri Kupası (1995-96)
  • 1 kez Avrupa Kupa Galipleri Kupası Finali (1996-97)
  • 1 kez Şampiyonlar Ligi Yarı Finali (1994-95)
  • 1 kez Avrupa Kupa Galipleri Kupası Yarı Finali (1993-94)
  • 1 kez Fransa Şampiyonluğu (1993-94)
  • 2 kez Fransa Kupası (1992-93, 1994-95)
  • 1 kez Fransa Lig Kupası (1994-95)

Maradona Tottenham ilk 11'inde

Maradona o zaman futbolun en tepesinde oturan isimdi. Maradona Premier Lig'de hiç forma giymedi hayatında fakat ülkemizde 1 Mayıs İşçi Bayramı'nın karışıklar içinde kutlandığı/kutlatılmadığı zamanlarda, Maradona Arjantin milli takımından dostu Ardiles'in yardım amaçlı bir organizasyon düzelmesi ve kendisini de çağırması üzerine bir maçlığına Tottenham forması giymeyi kabul etmişti.

Bir önceki sene Napoli formasını hâlâ taşırken Tottenham'ın teklif ettiği 10 milyon poundlık teklif bu kararını etkilemişmiş bilinmez ama Inter ile ayarlanan maçta Maradona tek maçlık İngiltere macerasını da yaşamış oldu. O zamanki Tottenham az buz bir takım değildi. Kadrosunda Ardiles dışında Glenn Hoodle, Waddle, Falco ve kaleci Clemence gibi dev isimler vardı. Rakip Inter'de ise Ferri, Brady ve Nunziata dikkat çekiyordu. Ama o zaman Tottenham'ı bu Inter'den çok daha üstün bir takımdı. Nitekim maçı 2-1 kazanan taraf da Tottenham olmuştu. Tottenham'ın golleri Falco ve Allen'dan gelmişti.

Birkaç hafta sonra başlayan Dünya Kupası'nda ise kendisini sıcak bir şekilde karşılayan İngiliz taraftarlara "Tanrı'nın Eli"yle nanik yapıyordu Diego. Ayrıca hemen hemen bütün sahayı çalımlayarak attığı yetenek dolu ve rakip için küçültücü gol de İngiliz taraftarlara "hay lânet olsun sana. Bir de seni iyi karşıladık Tottenham maçında, koynumuzda yılan beslemişiz" dedirtiyordu. Maçta 10 Numaralı formasını Maradona'ya emanet eden Hoddle da çalımı yiyenlerden biriydi. Futbolun garip cilvesi işte.

Kupa'nın sonu ise malum zaten. Arjantin'i sürükleyen adam, kupayı da kaldırıyordu.

3 Ocak 2010 Pazar

Defansif santrafor: Pierluigi Casiraghi

Kritik gollerin sahibi, defansif santrafor Pierluigi Casiraghi
Casiraghi, dünyanın gelmiş geçmiş en büyük futbolcularından değildi. Hatta büyük futbolcu da değildi birçok kişiye göre. Sadece döneminin vasat üstü isimlerinden biri olarak sayabilirdik onu. Hayran olduğu, odasına posterini astığını söylediği isim İngiliz Hateley de ilginç bir seçimdi bu yüzden. Pek geniş değildi Casiraghi'nin teknik anlayışı anlayacağınız. Ama özellikle İtalya Milli Takımı ile çıktığı maçlar ve Lazio formasıyla attığı goller akıllara gelebilir kısa bir hafıza tazelemeyle.

Hindistan: Biz Futbolu Yalın Ayak Oynarız

Dünya Kupası'ndan çeşitli sebeplerle çekilen veya ihraç edilen takımlar oldu elbette. Politik sebeplerle ev sahibi ülkeye gitmek istemeyen ve yahut maddi yetersizlikleri sebep gösteren takımlar oldu.

1950 Dünya Kupası'na gidemeyen iki takım vardı. Biri Türkiye'ydi. Maddi sorunlar yüzünden takım Dünya Kupası'na gönderilmemişti. Herkeste biz hüzün...

Diğer takım ise Hindistan'dı. Biz üzüle duralım, Hindistan'dan traji komik bir haber geliyordu. Hint milli takımı çıplak ayakla oynamak istiyordu. FIFA konuyu görüşüp bunun olamayacağını karara bağlamıştı bile. Hindistan'da 5-6 oyuncu ısrarını sürdürünce görüşmeler tıkanmış, FIFA Hindistan'ı ihraç etmişti! Dünya Kupası tarihinin en garip olaylarından birisidir bu işte. Elemeleri de çıplak ayakla mı oynamışlar merak ettim şimdi.

Bu arada Brezilya'da yapılan turnuvayı Uruguay kazanmıştı.

1 Ocak 2010 Cuma

Milanlı Cruijff

16 Haziran 1981. Cruijff, Washington Diplomats forması giydiği ABD'den ayrılıyor. Fakat yıllardır Sarı Fare'yi kadrosunda düşünen Milan, bunda iş bitmemiştir diyerek Cruijff'u kadrosuna katmak için uğraşıyor.

Yandaki fotoğrafta Milan'ın efsane oyuncusu ve o zaman ki menajeri Gianni Rivera, Johan'ı basına tanıtıyor ve bu fotoğraf da o tanıtım sırasında çekilyor.

Cruijff, Milan'da sadece bir hazırlık maçına çıkıyor. O da bir Hollanda takımı olan Feyenoord'a karşı. Milan'ın o maçında oynayan Cruijff, bu maçtan sonra hiç resmi olarak Milan formasını giymeden ayrılıyor ve Levante formasını sırtına geçiriyor.

Hiç bilmediğim bir olaydı bu mesela benim. Cruijff'a ait resimler ararken elimin altına bir İtalyan sitesi geldi ve resme tıkladığımda şok oldum. Google translate ile İngilizce'ye çevirttim ve aşağı yukarı böyle bir hikaye ortaya çıktı.

Başka bir hikâye de zaten daha 1980 Kasım'ında Ajax'a ile önceden sözleşme imzaladığı ve Milan'ın ısrarı üzerine bu takıma kiralandığı, sakatlanınca transferin yattığı. Daha sonra bir sene Levante'de Ajax'ın izniyle oynadığı.

Başka bir hikaye ise sadece konuk oyuncu olarak oynamış olması. Ajax ile anlaşan bir adam niye konuk oyuncu olarak başka bir takımda oynasın ki?

Cruijff neden Milan'da oynamamıştır, neden ayrılmıştır, bunları araştırmam gerek biraz. Bu işin peşindeyim merak etmeyin... Araştırmanın sonucunu yazacağım. Acaba gerçekten böyle mi oldu?