"Futbol bir savaştır, daha olağan şeyleri yapan kaybeder."
- Rinus Michels
"Yeni fikirlerle gelen bir adam başarana kadar deli olarak görülür"
- Marcelo Bielsa

.

.

28 Şubat 2010 Pazar

Times'a göre "Tüm zamanların en iyi 50 teknik direktörü" (30-20)

Times dergisinin 2007 yılında seçtiği "Tüm zamanların en iyi 50 teknik direktörü" listesinden çevirilmiştir. Fotoğraftaki teknik adam: Carlos Bilardo.
50'den geri saymaya devam ediyoruz...

30. Carlos Bilardo. Ona El Narigon (Koca Burun) lâkabı takılmıştı ve her zaman Arjantin ile Dünya Kupası kazanmış diğer antrenör Cesar Menotti ile karşılaştırılmaktan bıkmıştı. Bilardo 1986'da Maradona'ya sahip olduğu için inanılmaz şanslıydı tabi ama oyuncuları onun hazırlık aşamasında hiçbir şeyi şansa bırakmayan iyi bir motivatör olduğuna kefil oluyorlar.

Times'a göre "Tüm zamanların en iyi 50 teknik direktörü" (40-30)

Times dergisinin 2007 yılında seçtiği "Tüm zamanların en iyi 50 teknik direktörü" listesinden çevirilmiştir. Fotoğraftaki teknik adam: Udo Lattek.
40. Udo Lattek. Kupalar kadar kötü talihi yüzünden de listeye dahil edilmeliydi. Alman teknik adam Şampiyon Kulüpler Kupası'nı ve üst üste üçüncü Bundesliga şampiyonluğunu elde ettikten sadece bir sene sonra Bayern Münih'ten kovulmuştu. 1983 yılında tekrar başa getirildi ve üst üste üç şampiyonluk ve Şampiyon Kulüpler Kupası finaline ulaştı. Ödülü ne mi oldu? Tahmin edin bakalım.

26 Şubat 2010 Cuma

Times'a göre "Tüm zamanların en iyi 50 teknik direktörü" (50-40)

Times dergisinin 2007 yılında seçtiği "Tüm zamanların en iyi 50 teknik direktörü" listesinden çevirilmiştir. Fotoğraftaki teknik adam: Carlos Alberto Parreira.
Timesonline.co.uk adresinde bir seçkiyle karşılaştım. 2007'de yazılan yazıda, tüm zamanların en iyi 50 teknik adamını seçmişler. Listede çok büyük isimler olduğu gibi gözlerin aradığı isimler de var. Olması gerektiği yerden yukarıda olanlar olduğu gibi, olması gerektiği yerden aşağıda diyebileceklerimiz de var. Bir de listede İngiltere'de çalışan antrenörler çoğunlukta tutulmuş. Bunda Times'in İngiliz kuruluşu olması büyük etken tabii...

Kendileri tüm zamanların en iyi 50 futbolcusunu seçmenin kolay olduğunu ama II. Dünya Savaşı sonrası, gelmiş geçmiş en iyi antrenörleri seçmenin zor olduğunu ifade etmişler. Yazıda söylenen göre, çok Britanya bazlı veya çok modern zamanlara ait olmaması için, başka ülkelerdeki meslektaşlarından uzman tavsiyeleri almışlar. Değerlendirmede bazı ikilemlere girmişler, bunlar:
  • Kulüp antrenörlüğü mü, milli takım antrenörlüğü mü?
  • Daha çok kupa almak mı, oyuna yenilikler getirmek ve stil yaratmak mı?
  • Tek kulüple başarıyı yakalamak ve onu yaratmak mı, yoksa birçok kulüpte sayısız başarı yakalamak mı?

23 Şubat 2010 Salı

Omam Biyik'in gole uçuşu



İtalya 90'ın ilk golü: Omam Biyik. Maç: Kamerun 1-0 Arjantin.

Real Betis'ten Oli

Oviedo'da daha fazla forma giydi ama akıllarda Betis formasıyla kaldı.
Oliverio Jesus Alvares Gonzales, namıdiğer Oli, Betis'in La Liga'da fırtına gibi estiği yıllarda takımın forvetiydi. 1997-2000 yılları arasında takımının Alfonso'dan sonraki gol ayağıydı.

Aslında kariyerinde ilk Oviedo'da parlamıştı. Fazla gol atamadığı sezonların ardından 1996-97 sezonunda attığı 20 golle Oviedo'nun kümede kalmasını sağlamış ardından da Alfonso'nun ekürisi olmaya Real Betis'e transfer olmuştu. Abartılacak bir özelliği olmamasına rağmen, makul seviyedeki pas yeteneği, son vuruşları ve hızıyla İspanya Milli Takımı'nda da forma giymeyi başarmış, çıktığı 2 maçta 1 de gol atmıştı. 

Oli Betis'ten ayrıldıktan sonra tekrar Oviedo'ya döndü. 3 senede 28 gol attı, ertesi sene Cadiz'e geçti ve burada da 3 sezonda 22 gol atıp futbolu bıraktı 2006 yılında.

Toplama baktığımızda Oli, 446 maçta 79 gol atmış; pek parlak sayılmaz tabii. Oli ne yetenekleriyle büyüleyen bir efsaneydi, ne de övgülerle yere göğe sığrıdılamayacak bir santrafordu. Ama 90'ların sonundaki La Liga'yı hatırladığımızda aklımızın bir köşesinden fırlaması hiç de ihtimal dışı değil.
Doğum tarihi: 2 Nisan 1972
Ülke: İspanya (2 milli maç, 1 gol)
Pozisyon: Gezici santrafor
Öne çıkan özellikler: Çabukluk, çalım
Boy: 1.71 cm
Oynadığı takımlar: Oviedo B (90-93), Oviedo (93-97), Real Betis (97-2000)
Oviedo (2000-2003), Cadiz (2003-06), İspanya Milli Takımı (1997)
Goller: 414 maç, 110 gol

21 Şubat 2010 Pazar

Siz ona Bay Puskaş diyeceksiniz!

George Best'ten bir anı...
"Charlton, Law ve Puskaş ile beraberdim, Avustralya'da bir futbol akedemisinde ders veriyorduk. Çalıştırdığımız gençler ona pek saygı göstermedi hatta kilosu ve yaşıyla alay etti... Sonra hocalardan biriyle arka arkaya 10 kez direğe vurmasına iddiaya girebileceklerini söyledik. Elbette ihtiyar ve şişko adamı seçtiler. Law onlara bu ihtiyar şişko hocanın kaç kere direğe vurabileceğini tahmin etmelerini istedi. Çoğu beşten az dediler. Ben ise 10 dedim. İhtiyar şişman hoca topun başına geldi. Ardı ardına 9 kez topu üst direğe yolladı. Onuncu atışta topu şöyle bir kepçeledi, iki omzunda ve başında sektirdi, sonra topuğuyla vurup üst direği vurdu. Hepsi suskun suskun dikilirken, çocuklardan biri bana onun kim olduğunu sordu, ben de cevap verdim: Siz ona "Bay Puskaş" diyeceksiniz...

18 Şubat 2010 Perşembe

Lille OSC 45-55


Efsane Kadrolar (No:7)
Kaleciler:

Georges Hatz,
Robert Germain,
Felix Witkovski,
Jean-Charles Van Gool,
Cesar Ruminski.

Defans:
Joseph Jadrejak,
Marceau Sommerlynck,
François Bourbotte,
Jean-Marrie Prevost,
Antoine Pazur, Robert Lemaitre,
Roland Clauws,
Guillaume Bieganski,
Albert Dubreucq,
Justo Nuevo, Pierre Fuye,
Cort Van der Hart.

Ortasaha:
Jules Bigot, Jean Poitevin
Marius Walter, Kuld Jensen,
Gerard Bourbotte, Angel,
Roger Carre, Roger Vandooren,
Yvon Douis, Thierry Van Cappelen,
Jean-Paul Desrousseau,
Jacques Grimonpon.

Forvet:
Rene Bihel, Jean Baratte,
Boleslav Tempowski,
Andre Strappe,
Jean Lechantre,
Bernard Lefebvre,
Jean Vincent.



İlk İkiyi Kimseye Bırakmaz,
Fransa Kupası'nda da Rakip Tanımaz

Lille, malum bugünlerde gündemimizde. Takım kırklı yılların ortalarından, ellili yılların ortalarına kadar yaklaşık 10 senelik bir zaman zarfı içinde Fransa'yı kasıp kavuran takımlardan biriydi. Bu süre zarfı içinde 2 şampiyonluk, 4 ikincilik alırken, 4 kez de Fransa Kupası'nı almışlar. Az buz değil yani.

1945-46 sezonunda takım Saint-Etienne ile amansız bir yarışa girdi ve 1 puan farkla ligi lider bitirerek ilk şampiyonluğuna ulaştı. Rene Bihel'in golleri takım için hayati önem taşıyordu. Oyuncu sezonu gol kralı tamamlayarak bu başarısını taçlandırmıştı da. Aynı sezon Fransa Kupası finalinde Red Star'ı 3-0 yenerek çifte kupayı almışlardı.

1946-47 sezonda favori olarak gösterilen Lille, Bihel'in Le Havre'a transferi sonrasında güç kaybına uğramıştı ama bu sefer de Baratte 28 gol kaydetmeyi becermişti. Buna rağmen Lille sezonu ancak beşinci sırada bitirebildi. Fakat kupa finalinde Strasbourg'u 2-0 yenerek Fransa Kupası'nı ikinci kez üst üste kaldırdı.

1947-48 sezonu Lille için daha başarılı geçti ve takım Marsilya ile amansız bir şampiyonluk yarışına girdi. Ancak lig sonunda 1 puan geride kaldı ve ikinci oldu. Kupayı da üçüncü kez üst üste alan takım bu kez finalde ezeli rakibi Lens'i 3-2 yenmişti. Baratte 31 golle Gol Kralı oldu. 23 gol atan Tempowski de takımın başarısında pay sahibiydi.

1948-49 sezonunda takım yine ikinci oldu. Bu sefer de Reims'in 1 puan gerisinde ikinci oldular. Bu 1 puanla şampiyonluğu kaçırdıkları ikinci sezon oldu. Baratte 26 golle Gol Kralı oldu. Strappe'nin 20, Marius Walter'ın 17 golü de takımın bu konuma gelmesinde büyük etkendi. Fransa Kupası'nda ise bu sefer RC Paris'e 5-2 yenildiler.

1949-50 sezonunda takım ikinci olmasına rağmen bu sefer şampiyonluk yarışından erken koptu. Bordeaux 6 puan farkla (2 puanlı sistemde) şampiyonluğunu ilan etti. Barrate ve Strappe yine takımın en büyük kozlarıydı.

1950-51 sezonuna geldiğimizde ise Lille tarihinin kritik sezonlarından biri yaşanıyordu. Nice ile şampiyonluk yarışına giren Lille, sadece averajla ikinci sırada kalarak şampiyonluktan oldu. Gol yollarındaki sıkıntı bu sezon yüz göstermiş, Baratte sadece 17 golde kalmıştı. Ondan başka 10 gol barajını geçen de yoktu. Takım üst üste dördüncü kez ikinci oluyordu.

1951-52 yılında yine iyi mücadele ettiler. Nice tekrar şampiyon olurken, Bordeaux da ikinci olmuştu. Liderin sadece iki puan gerisindeki Lille ise üçüncülükle yetinmişti. Sakatlıkla boğuşan Baratte başarılı olamamıştı fakat Strappe ve Danimarkalı Kuld Jensen takımı taşımışlardı.

1952-53 yılında ise takım ligi ancak dördüncü sırada bitirebildi ve 1946'dan beri en kötü lig pozisyonunu elde etti. Takımın en golcü oyuncusu 13 gol kaydeden Lefebvre'ydi ki, bu da Lille'in giderek daha defansif oynamaya başladığını gösteriyordu. Ligi liderin 8 puan gerisinde ligi noktalamalarına rağmen Fransa Kupası'nda başarılı oldular. Finalde Nancy'yi 2-1 yenerek kupaya ulaştılar.


1953-54 sezonunda ise Lille'in ikinci ve şu ana kadar son olan şampiyonluğu geldi. Takım 34 maçta sadece 49 gol atıp 22 gol yiyerek, Reims ve Bordeaux'un 1 puan önünde şampiyonluğa ulaştı. Giderek defansifleşen Lille bu sezon şampiyonluğa ulaştı ama değiştirdiği stil onun sonu oldu. Strappe 13 golle takımın en skoreriydi ve de küme düşen Montpellier, Lille'den daha fazla gol atmıştı. Buna rağmen Lille tarihinin en iyi defansif rekoru elde edildi.

Bu gidişattan sonra takım 1954-55 sezonunda ligi 16'ıncı sırada bitirdi ama kupayı aldı. Bu da takımın 2005 yılında elde ettiği ikinciliğe kadar son başarısıydı. 55'ten itibaren Lille'in gaflet uykusu başladı. 10 sene içinde tüm futbol yaşamı boyuncaki en büyük mutlulukları bu dönemde yaşadı Lille taraftarı. 1955-56 sezonunda 17'inci olup küme düştüler. Daha sonra sayısız kere düşüp çıktılar. 2000-01 sezonunda yükseldikleri Birinci Lig'den şu ana kadar düşmediler. Avrupa'da ise herhangi bir başarıları bulunmuyor. Çeyrek finalden ötesini göremediler.

Taktik:
1946 yılında takımın başına getirilen Andre Cheuva Lille tarihinin en önemli antrenörü şüphesiz. 10 sene içinde Lille'in kazandığı tüm başarıların mimarı, ama aynı zamanda kendi sisteminin de yıkıcısı. İlk yedi sezonunda 4-2-4 gibi ofansif bir sistemle başarılı olan Cheuva, son üç sezonunda takımı yavaş yavaş defansifleştirdi. Önce 4-4-2'ye geçti, sonra ise 4-3-1-2'ye. Bu defansifleşme sonucunda takımda düşüş boy gösterdi ve takımın kümeye düşmesine kadar uzanan olaylar zinciri başladı. Chueva'nın en büyük arayışının kaleciler olması dikkat çekti. Hemen hemen her sezona yeni bir kaleciyle başlayan teknik adam bir dahaki sezonda kalecileri gönderiyor, yenisini deniyordu. Lille'den ayrılana kadar istediği kaleciyi de bulamadı. Defansta da büyük rotasyonlar oluyordu. İlk senelerde Jadrejak ve François Bourbotte bankolardı. Jadrejak uzun süre yerini de korudu fakat Bourbotte orta sahaya alındı ve ardından da takımdan kesildi. Orta sahada Vandooren ve Carre devamlı oynama şansı buldular. Forvette ise Baratte ve Strappe on senelik dilim boyunca bankoydular. İlk yıllarda Tempowksi ve Lechantre, son yıllarda ise Vincent ve Lefebvre onlara eşlik ettiler.


Takımın Yıldızı: Jean Baratte
Jean Baratte takımın değişmeyen ender oyuncularından birisi. Strappe ile beraber yıllarca Lille'e hizmet vermişler. Baratte iki kez gol kralı olarak golcü kimliğini göstermiş bir isim. Strappe ile yakaladığı uyum elbette başarısının önemli anahtarlarından birisi. Sadece Lille formasıyla 167 gol kaydetmeyi becermiş bir isim. İkinci dünya savaşı yıllarında şöhretlenmiş bir yıldız olarak "Kaptan Cesur" lâkabını almış. Hırslı ve girgin futbol anlayışı, kuvvetli bacaklarıyla iyi top saklayan bir oyuncu profili çizmekle kalmamış, düz ve sert şutlarıyla o yıllarda ün yapmış. 46-50 yılları arası ise özellikle iyi olduğu ve 20 golün altına inmediği dönemler. Fransa milli takımı ile de 32 maçta 19 golü var. Lille'in sembol isimlerinden en önemlisi.






Başarıları
  • 2 kez Fransa 1. Ligi Şampiyonluğu (1945-46, 1953-54)
  • 5 kez Fransa Kupası (1945-46, 1946-47, 1947-48, 1952-53, 1954-55)
  • 4 kez Fransa 1. Ligi İkinciliği (1947-48, 1948-49, 1949-50, 1950-51)
  • 2 kez Fransa Kupası Finali (1944-45, 1948-49)





17 Şubat 2010 Çarşamba

Guus Hiddink'in İlk Türkiye Seferi

Bugün (17 Şubat 2010) öğle vakitlerinde federasyon başkanı Mahmut Özgener, Guus Hiddink'in resmen A Milli Takımı'mızın başına getirildiğini açıkladı. Tüm futbol camiasına hayırlı olsun. Başarılı olacağına inanıyorum. Gittiği her takıma kısa sürede kendi mentalitesini aşılamayı bilmiş bir hoca.

Ama tabiî blogumuzun konusu "klasik futbol." Bir çoğunuzun bildiği üzere Hiddink daha önce de şanssız bir şekilde Türkiye'ye uğramıştı. 1990-91 sezonunda Fenerbahçe'nin teklifini kabul edip ülkemize gelmişti. Şimdi o günlere geri dönüyoruz:

İki sezon takımı çalıştıran Yugoslav teknik adam Todor Veselinoviç 88-89 sezonunda takımı şampiyon yapmış ama 89-90 sezonunda ikinci olunca kovulmuştu. Tabiî kovulmasının bir sebebi de daha iyi bir teknik adam bulan Fenerbahçe'nin bu adama yer açma isteğiydi. Bu adam elbette Guus Hiddink'ti. Hiddink 87-88 sezonunda Kieft, Lerby, Liskens ve Ronald Koeman'ı kadrosunda barındıran PSV'yi Şampiyon Kulüpler Kupası şampiyonu yapmıştı. Ardından da başarılar devam etmişti. Bunun üzerine Fenerbahçe başkanı Metin Aşık, PSV'den 250 bin mark alan teknik adama 800 bin mark önererek Türkiye'ye gelmeye ikna etmişti.

Fenerbahçeli yöneticilerle ilk kez Düsseldorf'ta görüşen Hiddink bu teklifi kabul etti. Kendisini isteyen Mechelen'i reddeden Hiddink, İstanbul'a geldi ve Fenerbahçe'nin 4 maçını izledikten sonra imzayı attı. "Fenerbahçe'den etkilenmiştim" diyor anılarında. Kendisine tahsis edilen boğazdaki villada 2 misafir odası, 2 banyo, 6 yatak odası, yüzme havuzu ve tenis kortu olduğunu, ayrıca kendine lüks bir otomobil ile çok sayıda gidiş-dönüş Hollanda bileti verildiğini hatırlıyor.

Savunmada sıkıntı olduğunu fark eden yönetim ligi pek bilmeyen Hiddink'e sormadan Galatasaray'dan sol bek Semih'i, Samsunspor'dan Ercan Koloğlu'nu, Gönen'den Erkan Avseven'i ve de Bursaspor'dan Ahmet Suphi'yi transfer etmişti. Şüphesiz vasat transferlerdi bunlar. Ayrılan kaleci Nurettin Yıldız'ın yerine de Yaşar Duran gelmişti. (Evet, İngiltere'den sekiz yiyen Ayı Yaşar!) Forvette faydasız olan Nielsen yerine Fadıl Vokri ve ikinci lig gol kralı Hayrettin alınmıştı.

Lig öncesinde 3-5-2'yi oturmaya çalışan Hiddink, üçlü defansın ağırlığından dolayı sıkıntılar yaşadı. Hazırlık döneminde dahi başarılı sonuçlar alamadılar. Sarıyer'e 4-0, Galatasaray'a 2-0, Wattenscheid'e 5-1 yenildiler, Ankaragücü ile 1-1 berabere kaldılar. TSYD'de kendini toparlayan takım Galatasaray'ı tarihi bir skorla 5-2 yenince bütün aksaklıklar unutuldu. Kupa finalinde Beşiktaş'a son dakika golüyle 2-1 yenilen takımda üzüntü vardı, ama işlerin düzeleceğine inanılıyordu.


Şansız bir dönemde, yanlış transferle lige başlayan Hiddink ilk maçta daha sonradan Fenerbahçe'ye yıllarca hizmet edecek olan İlker Yağcıoğlu ve Hikmet'in golleriyle sahadan 6-1 yenik ayrıldı. Taraftarlar takım otobüsünü taş yağmuruna tutmuşlardı. Takım bundan sonraki maçta Bolu'yu 4-2 yendi. Sonraki iç saha maçlarında başarılı olamayan takım, dış sahada ise daha iyi performans sergiledi. Trabzonspor ile yapılan ve takımın 5-3 mağlubiyetiyle sonuçlanan maç, Karşıyaka karşısındaki 6-2'lik galibiyet, 5-2'lik Antep galibiyeti ilk yarının dikkat çeken maçları oldu. Hiddink'in takımı ilk yarıyı 0 averajla (30 gol atıp 30 yemişti) 8. sırada kapadı. Gol yeme sıkıntısına çözüm bulamayan Hiddink buna karşın ikinci yarıda daha derli toplu bir takım oluşturmaya çabaladı.

İkinci yarıya daha iyi başlayan Fenerbahçe ilk dört maçında dört galibiyet aldı ve dördüncü sıraya kadar yükseldi. 20'inci haftada Ankaragücü ile 3-3 berabere kalan takım, hafta içinde kupa maçında İstanbulspor'a 3-0 yenildi. 21. haftada Sarıyer ile 0-0 berabere kaldı. 22. haftada gelen 3-0'lık Trabzon mağlubiyeti sonrasında Hiddink istifa sesleri yükseldi. Hiddink baskılara dayanamayarak istifa etti. Sezon sonuna kadar takımı yöneten Cem Pamiroğlu-Tınaz Tırpan ikilisi ise takımı ancak beşinci yapabildiler.

O sezon 58 gol yiyen Fenerbahçe, küme düşen Adanaspor'dan sonra ligin en fazla gol yiyen takımı oldu. Takım ligi sıfır averajla tamamladı. Hiddink'in o dönemdeki başarısızlığının sebeplerine inmek gerekiyor tabi. Öncelikle teknik adam kendi otobiyografisinde bazı sebepler sıralamış.

Bunlardan biri defans hattının zayıflığı ki sonuna kadar haklı. Defans hattı o günlerde çok ağırdı. Üçlü oynamaya da müsait değildi. Hiddink sezon içinde üçlü defanstan vazgeçse, değişik taktikler uygulasa da buna çare bulamamıştı.

İkinci bir sebep ise sakatlıklar olmuştu. Rıdvan sürekli sakatlıklarla boğuştu, kaleci Schumacher sarılık nedeniyle uzun süre futbola ara verdi. Hakan Tecimer ve Aykut Kocaman sakatlıklar yaşadı.

Üçüncü sebep yöneticilerin takıma müdehalesi. Hiddink kontratına "takımı kendim kurarım" diye madde koydurmasına rağmen; "Her yöneticinin bir oyuncusu vardı. Bana bu hafta oynatmıyor musun, niye oynamıyor diye sorarlar, oynaması için zorlarlardı. Hatta sigara kağıdının arkasına ilk 11 yazıp yollayan bile vardı" diyor.

En büyük sebep ise ilk yurt dışı deneyiminde Türkiye gibi her şeyin uçlarda yaşandığı, sabırsız ve magazinel bir ülkeyi seçmesiydi. Her hatasında yerden yere vurulurken, Galatasaray derbisini 5-2 aldığında göklere çıkarılıyordu. Magazinel yaşayan bir ülkede yapmaması gereken açıklamalarla Türk basınının oyununa düştü. Bir röportajında ateist olduğunu söyleyen Guus, basının ve muhafazakar halkın tepkisini almıştı. Başarısızlıklarına kılıf uydururken, Allah'a inanmadığı için başarısız olduğunu söyleyenler fazlaydı.

Türk basınının acımasızlığını bir anısıyla desteliyor Guus; Bir gün antremanda Schumacher'in burnuna gelen top yüzünden Schumi'nin burnu kanıyor. Hiddink ile Schumi anlaşıyor ve tartışmış gibi yapıp nabız ölçmeye kalkıyorlar. Sonuç facia. Ertesi gün gazetelerde Hiddink'in ona yumruk atıp burnunu kanattığı söyleniyor. Bir diğer anısında ise tesise gelen bayandan bahsediyor. O dönemler oldukça sansasyonel bir haber çıkmıştı "Hiddink basıldı" diye, daha ilkokuldaydım ama hatırlıyorum sanki. Almanca'yı iyi konuşan bu bayan kendisiyle tanışmak istediğini söyler ve evine kahve içmeye çağırır. Eşimle de tanışın der. Hiddink'i ikna eder, yurt hasreti çeken ve Türk kültürüne yabancı Hiddink, kendi kültürüne daha yakın bulduğu bu bayan tarafından kaldırılır. Hiddink eve gider. Beş dakika sonra gazeteciler evi basar.

Türk futbolu neyse ki o günlerdeki kadar histerik değil. Kurumsallaşma çabaları var. Tesisler çok ileriye gitti zaten. Basının yola girmesi mümkün görünmese de, Hiddink artık o tuzaklara düşemeyecek kadar tecrübeli. Sakatlık problemi daha az olacak zaten, seçeneği daha fazla milli takım olması sebebiyle. Kariyerini daha da geliştirmesi tartışılabilirliğini de kısıtlıyor. Başarıya giden yollar biraz daha açık.

15 Şubat 2010 Pazartesi

Brezilya Milli Takımının %30'u Malatya'da!


















Yıl: 1982. Brezilya milli takımı Dünya Kupası'nda Tele Santana'nın Joga Bonito'su ile devrim yaratmıştı. Takım elenmesine rağmen hücum futbolu mantalitesiyle dünyaya nam salmış ve adeta çığır açmıştı. Eder ve Serginho, Zico-Falcao-Socrates üçlüsüyle beraber takımın önemli oyuncuları arasındaydı. Serginho takımın santraforu, Eder ise süratlı, şutör sol açığıydı.

Yıl: 1986. Tele Santana'nın öğrencileri Eder ve Serginho tekrar Dünya Kupası'nda. Bunlara as kaleci Carlos da eklenmiş. Yine güzel futbol yine hüsran. Ama yine akıllarda iyi şekilde yer eden bir Brezilya milli takımı.

Sezon 1988-89. O zamanlar ligimizde Brezilya milli takımında yıllarca ilk 11'de oynamış büyük oyuncular görmek ne mümkün, yabancılar ya Alman üçüncü liginden gelen sıradan emekliler yada 30'unu aşmış ikinci sınıf Yugoslavlar... Malatyaspor başkanı Nurettin Güven işte o aşamada Türk futbol tarihinde önemli bir hamle yapıyor. Aday oluşu sırasında Maradona sözü veren ama haliyle beceremeyen Güven, önce Eder ve Serginho, ardından da kaleci Carlos Malatyaspor'a kazandırılıyor. İmza töreninde "Brezilya Milli Takımı'nın %30'unu aldık" diyor.

Eder ve Serginho Yeşilköy hava alanına iner inmez coşkuyla karşılaşılanıyorlar. TRT'de canlı yayına katılıyorlar, Malatyaspor'un büyüme hedeflerinden bahsediyorlar. Ardından 300-350 araçlık bir konvoy ile Malatya'ya gidip, sezon açılışında krallar gibi karşılanıyorlar. Türkiye Ligi'nde görülmemiş bu yıldızlar Malatya'nın 4-2 kazandığı ilk lig maçında oynuyorlar. Pozisyonlardan birinde Eder'in frikiği kaleciden dönüyor ve topu tamamlayan Serginho golünü atıyor. Ama zaman ilaç olmuyor bu sefer. Başkan Nurettin Bey'in kanunlarla başı belâya giriyor; uyuşturucu kaçakçılığı, hayali ihracat derken yurt dışına kaçıyor ve Malatya uzun süre kaçak başkan tarafından uzaktan idare ediliyor. Maddi sıkıntılar baş gösteriyor.

Zaman geçtikçe hem parasını alamayan hem de şehre alışamayan Eder sadece bir maç oynadıktan sonra Brezilya'ya dönüyor. Serginho ise bir sezon takımda kalıyor ve sonrasında sakaltığını bahane ederek gittiği Brezilya'dan dönmüyor. Aralarına daha sonra katılan Carlos ise iki sezon ülkemizde kalıyor. Carlos'un ikinci senesinde Malatyaspor küme düşüyor. Malatya bir maçta Galatasaray'dan 6 gol yerken, "Carlos bilerek yedi" sesleri yükseliyor.

Herşeye rağmen Carlos'un efendi tavırları, Serginho'nun ise sempatikliği Malatya'da hatırlananlardan. Arkadaşlarının öğrettiği Türkçe küfürleri kullanması da halkımıza ayrıca sempatik gelmişti! Ama gelen üç oyuncu arasında tartışmasız en iyisi olan füze gibi şutlarıyla ünlenmiş Eder'in fazla hatırlandığını söylemek mümkün değil. Zira kendisi aralarından en akıllı çıkanıydı. Başkan'ın olayları patlayınca kaçmıştı Malatya'dan...

10 Şubat 2010 Çarşamba

Fenerbahçe'de Didi Dönemi

70'li yıllar başladığında Galatasaray iyi kadrosuyla ligi süpürüyordu. Fenerbahçe ise ezeli rakibinden geride kalmıştı. O dönemlerde Başkan Emin Cankurtaran liderliğindeki Fenerbahçe yönetimi harıl harıl ne yapmaları gerektiğini tartışıyorlardı.

1970-71 sezonu sonucunda Galatasaray iki sene üst üste şampiyon olmuştu. Fenerbahçe de antrenör Sabri Kiraz'ın yerine birini arıyordu. Mayıs ayında bir gösteri için ülkemize uğrayan Pele'li Santos, belki de Emin Bey'in bekleyip de bulamadığı bir fırsata dönüşmüştü. Santos maçı 6-1 kazanır, ama Santos'u İstanbul'a getiren Lübnanlı menajer Zakkur Fenerbahçe'ye 70'li yılların en büyük önerisini sunar. Brezilya sistemini kurmak isteyen Emin Cankurtaran'a Didi'yi getirebileceğini söyler. Didi 1970 Dünya Kupası'nda Peru'ya çeyrek final oynatmış, daha sonra ise iki yıl River Plate'te çalışmıştır. Sözleşmesi de sona erecektir. Haber gazetelere bomba gibi düşer. Çünkü Didi, Pele yıldız olana dek Dünya'nın Gelmiş Geçmiş En İyi Oyuncusu olarak anılmıştır.

Didi Yeşilköy Havalimanı'na indiğinde binlerce Fenerbahçe taraftarı onu karşılar. Didi Fener'dedir. Gazetelerde "Avrupa tecrübesi yok", "Antrenörlüğü futbolculuğu kadar iyi değil" lâfları dolanmaya başlamıştır bile.

1972-73 sezonunda Didi Fenerbahçe'deki görevine başlar. İstanbulspor'dan alınan Cemil de Fenerbahçe'yi seçen bir başka yıldızdır. Didi gelir gelmez birçok değişiklik ve tartışmalı karara imza atar. Bir önceki sezonun disiplinsiz ve antrenör sözü dinlemez gol kralı Osman Arpacıoğlu ve kaptan Ziya Şengül dışı bırakılır. Fenerbahçe ile adı anılan bu isimlerin kadro dışı kalması homurtulara neden olur. Taraftar da ikiye ayrılmıştır. Taraftarın kız gibi oynamakla suçladığı Ersoy'u oynatmasıyla da çok eleştiri almaya başlar. İlk sezon takım son maçlar yaklaşılırken potadadır ama Galatasaray'a 1-0 yenilince Brian Birch'in takımı üçüncü kez üst üste şampiyon olur. Türkiye kupası'nda da zafere ulaşan Galatasaray'ın başarıları da Didi'yi olduğundan başarısız göstermektedir. Fenerbahçe ligi liderin 5 puan gerisinde tamamlayarak ikinci bitirir. Başbakanlık ve Galatasaray'ı yenerek kazanılan Cumhurbaşkanlığı Kupası sezonun tesellisidir.

1973-74 sezonunda Didi'ye inanan Fenerbahçe yola onunla devam eder. İstanbulspor'un liberosu Alparslan ve Frankurt'tan Ender Konca takıma katılırlar. Uşakspor'dan alınan kaleci Adil, Standart Liege'den gelen Selahattin Karasu ve Altay'dan Mustafa Kalpakarslan sansasyonel olmasa da kadro derinliği yaratan transfer olarak takıma katkı sağlar. Sezon öncesinde TSYD Kupası'nı alan takım ligi Samsun mağlubiyeti ile açar. Bolu ve Galatsaray beraberlikleriyle basında Didi'ye güven sarsılır. Didi'ye olan inancı süren Emin bey, yardımcı olarak Fikret Arıcan'ı kulübeye sokar. Giderek yükselen performansı ile Fenerbahçe ilk yarının kapanış maçı sonrasında Fenerbahçe averajla liderdi. Sular durulmuştu. İkinci yarıda başarılı sonuçlar devam eder ve 3 Mart 1974 günü Galatasaray'ı 2-1 yenen takım lig sonunda da şampiyonluğa ulaşır. Acemi Didi Kral Didi'ye dönüşür. Beşiktaş ise ikinci olur. Sadece 18 oyunculuk kısıtlı kadro ile şampiyonluğun gelmesi de ilginçtir.

Aynı sene Türkiye Kupası yarı finalinde Galatasaray'ı eleyen Fener kupa finalinde Bursaspor'a ilk maçta 1-0 yenilir. Kanaryalar, ikinci maçı 3-0 kazanıp kupayı alırlar. Aynı sene Donanma Kupası finalinde Galatasaray bir kez daha yenilir.

1974-75 sezonunda futbolu bırakan Şürkü Birand, Fuat Saner ve kaleci Ilie Datcu, ayrıca antrenör olması için İngiltere'ye yollanan Ercan Aktuna takımdan ayrılmak zorunda kalırlar. Boluspor'dan Aydın Çelik, Ankaragücü'nden Zafer Göncüler, Giresun'dan Rüçhan, Sarıyer'den Emin ve Eyüp yeni transferler olurlar. Necdet Niş ve Basri Dirimli de Didi'nin yardımcılığına getirilirler. Fenerbahçe sezonun ilk maçında lige yeni çıkan Trabzonspor'u 1-0 yener. Bundan sonra 9'uncu haftaya kadar liderliği koruyan takım üst üste puan kayıplarıyla liderliği Galatasaray'a teslim eder. İlk yarıyı 2. sırada bitirirler. 18. haftada tekrar liderliği ele geçiren Fenerbahçe başarılı sonuçlara devam eder ve üst üste ikinci şampiyonluğunu elde eder. Aynı sene Cumhurbaşkanlığı kupası da alınır.

1975-76 sezonunda ise Engin Verel, Ömer Kaner ve Raşit Çetiner gibi kariyerli flaş transferler yapılır. Sezon öncesinde Beşiktaş ve Galatasaray yenilerek TSYD Kupası tekrar alınır. Üç gün sonra zafer kupası'nda Beşiktaş 4-0 ile geçilir. Didi artık Fenerbahçelilerin sevgilisidir. Her maçtan önce çiçekler takdim edilmektedir.


İlk üç maçta 2 galibiyet, 1 beraberlik alan takım Şampiyon Kulüpler Kupası'nda Benfica'ya 7-0 yenilir. Didi hakarete varan eleştiriler alır ve daha sonraları sağlığını bahane ederek istifasını sunar. Takımın başına geçen Gegiç ve Necdet Niş takımı ikinci yaparlar. Trabzon ilk şampiyonluğunu elde eder.

Didi Fenerbahçe'de olduğu dönemde hep sempatik kişiliğiyle ön plana çıkmıştır. Güler yüzlü ve sıcak kanlı olmasının yanı sıra, gerektiğinde gerekli kararları almasıyla da elini taşın altına sokan bir adam olmuştur. Cesaret isteyen Osman ve Ziya'nın kadro dışı kalması olayları buna bir örnektir. Oynattığı modern futbol o günden bu güne Fenerbahçe'de Brezilya ekolünün gelişmesine sebep teşkil etmiştir. Atak futbolu tercih eden, orta sahada hareketli oyunu ve güzel paslaşmaları benimseyen bu sistem Didi'yi efsane yapmıştır. Didi'nin derbilerde futbolculara tek söylediğinin "Çıkın ve oynayın. Gün sizin gününüz" dediği bilinmektedir. 4-1-2-3 takım genellikle sahanın ortasını kullanmakta ve taç çizgisine uzak oynamaktadır. Oyuncularından sık sık verkaçlarda bulunmalarını ve topu koşturmalarını istemektedir. Günün futbol şartlarında bazılarına ters gelen bu sistem fazla anlaşılamasa da günümüzde en yaygın uygulanan taktik seçimler arasındadır.

7 Şubat 2010 Pazar

Kick Off 2

Sensible Soccer'dan bahsetmiştik zamanında. Kick-off'u da yâd ederiz demiştik. İşte zamanı geldi.

Kick-off, Dini Dino tarafından tasarlanmış bir Anco oyunu. İlk oyun 1989'da çıkmış. Ben o oyunu hiç oynamadım açıkçası. Yıllar sonra elime geçtiğinde bir denemişliğim vardır sadece. Sensible'cıydık biz. Amiga günlerinde bilgisayarda oynadığım ilk futbol oyunu Kick-off 2'ydi. Oyunda top futbolcunun ayağına yapışmaz, sürekli önüne açılırdı. Diğer oyunlarda olmayan pozisyon tekrarları, farklı oyuncuların farklı özelliklerde olması, kart görmeleri, cezalı duruma düşmeleri falan o zamanlar olmayan şeylerdi.

Kick-off 2 oynadığım ilk bilgisayar oyunuydu da muhtemelen. Kralımız olmuştu aldığımız anda. Amiga günlerinde takılırdık kuzenle. Juventus oyunun önemli takımlarından biriydi. Ben Milan'cıydım yine de. Oyuncuların top kontrolünü sağlamasının inanılmaz zor olduğunu hatırlıyorum, bir de hızlandıkça hızlanırdı. O hızlanan topu durdurmak imkansızdı neredeyse. Bunun yanında hızlı gelişen bir maç motoru vardı. Çok hızlı karar vermek gerekiyordu. Yine tepeden dikey görünüm vardı.

Kick-off 2'den sonra Süper Kick-off çıkmıştı. Onu da denemiştik yanlış hatırlamıyorsam. Ama pek bir farkı yoktu. Sonra Kick-off'u da bıraktık zaten. Sensible kasıp kavurmuştu bünyemizi. Ama yine de arada bir farklılık olsun diye oynardık kick-off'u. Sensible gibi bir unutulmazdı Kick-off 2.

Sensible, Kick-Off dedik bir de Total Futbol diye bir oyun vardı. Yandan görünümlüydü. Ateşe üç kere basınca şut atar, iki kere basınca orta yapar, bir kere basınca pas verirdi. Değişik kontrolleri daha gelişmiş grafikleri vardı. Onu inceleriz bir daha retro oyunlar etiketinde...

Kendini yok eden adam: George Best

En gösterişli çalımların sahibi, alkol ısırıklarının mağduru: George Best
United taraftarları onun için bir dönem tribünleri inletmişti: "Tanrı, Kuzey İrlandalı" diye. Takımın efsane hocası Matt Busby onun çapkınlıklarından, magazinel yaşamından ve alkol tüketiminden bıkan yönetim kurulundakilere, "Uğraşmayın onunla. Ehlileştirmeye çalışmayın, bu çocuk özel biri" diyordu onu savunurken. The Beatles grubunun beşinci üyesi gibi giyinip takılsa da hayat stili daha 'hardcore' bir rock & roll içeriyordu esasında. Çıkartmalara ve rozetlere slogan olan ünlü aforizmalarına rağmen yeteneğini inkâr edebilecek bir Allah'ın kulu da yoktu bu âlemde. Adı George'tu, soyadı da Best...

6 Şubat 2010 Cumartesi

Türkiye Ligi 1959 / İlk Şampiyon Fenerbahçe



Buradan bir seri çıkacak olduğu için Türkiye Ligi genel adıyla anmak istiyorum bugünkü Türkcell Süper Lig'i. Daha önce Milli Lig, Türkiye Birinci Futbol Ligi, Türkiye 1. Süper Futbol Ligi ve son olarak da Türkcell Süper Lig olarak anıldı çünkü.

1959 yılından önce amatör ve bölgesel olarak ülkemizde oynanmakta olan futbol TFF'nin aldığı karar ile 1959 yılında milli bir organizasyona dönüştürülmüştü. Daha önce "Milli Küme" adıyla bazı şehirler arası maçlar yapılmış olsa da, bir ligden çok kupa statüsünü andırması sebebiyle ligimizin başlangıcı olarak 1959 tarih gösterilir.

1957-58 sezonunun bitimine müteakiben TFF İstanbul Ligi'nin ilk 8, Ankara ve İzmir Ligi'nin ilk 4 takımının iştirakleriyle milli bir lig düzenleme kararı aldı. Şampiyona 21 Şubat'ta başladı. Turnuvanın yazın sonlanması gerekiyordu bu yüzden değişik bir statü uygulandı. Bayrağımızın renklerini temsilen Kırmızı ve Beyaz Grup oluşturdu ve 16 takım, 8'erli iki gruba bölündü. Grup liderleri final maçı oynayacaktı. Bu şekilde dahi bazı takımlar iki gün üst üste maç yapıyordu. Sıkışık programda oynanan zorlu bir lig oldu.

Beyaz grupta; Fenerbaçhe, Beşiktaş, İstanbulspor, Altay, Ankaragücü, Beykoz ve Hacettepe takımları yer alıyordu. Fenerbahçe grubun ve ligin favorisiydi. Tam 54 maç üst üste yenilmeyen Molnar'ın Fenerbahçe'si Lefter, Şeref Has ve Can Bartu gibi kaliteli oyuncuları sayesinde grubu ikinci favori Beşiktaş'ın 8 puan önünde lider bitirdi. Sadece Altay ve İzmirspor ile berabere kalarak, geri kalan 12 maçını da kazanıp takım finaldeki rakibini beklemeye başladı.

Kırmızı grupta ise Galatasaray, Vefa, Karşıyaka, Adalet, Ankara Demirspor, Göztepe, Karagümrük ve Gençlerbirliği takımları mücade ediyordu. Galatasaray ve Vefa'nın müthiş çekişmesi sonucu 20 puan toplayan iki takımdan Galatasaray sadece Vefa'yı maçlardan birinde mağlup edebildiği için ikili averajla (genel averajları bile aynıydı) lider oluyor ve Fenerbahçe'nin finaldeki rakibi oluyordu.

Finalin ilk ayağı 10 Haziran 1959 tarihinde Mithatpaşa Stadı'nda oynacaktı. İki takım ezeli rakip olmanın yanı sıra ilk kez düzenlenen bu şampiyonayı kazanmak ve tarihe geçmek istiyorlardı. Maç için dönemin kariyerli hakemlerinden Yugoslav Markoviç getirilmişti. İlk maçta takımlar şu 11'lerle sahadaydı:

Galatasaray: Turgay Şeren / Saim Tayşengil, İsmail Kurt / Ahmet Berman, Ergun Ercins, Nüri Aşan / İsfendiyar Açıksöz, Suat Mamat, Metin Oktay, Dursun Baran, Mete Basmacı.

Fenerbahçe: Özcan Arkoç / Osman Göktan, Basri Dirimli / Avni Kalkavan, Naci Erdem, Niyazi Tamakan / Mustafa Güven, Can Bartu, Şefer Has, Lefter Küçükandonyadis, Yüksel Gündüz.

İki takım da WM sistemi ile dizilmişti anlaşılacağı üzere. 13. dakikada Türk Futbol tarihinin ilk ve en tartışmaları olaylarından biri oldu. Hakem Markovic, kaleci Özcan'a sert girdiği gerekçesiyle Metin Oktay'ı oyundan attı fakat ortalık karıştı ve Galatasaray'lı yöneticiler sahaya indiler. Hakem Markoviç kararını geri aldı. Bunun üzerine dakikalar 39'u gösterirken hırslanan Metin Oktay'ın ağları yırtan golü geldi. Maçta başka gol olmayınca Galatasaray sürpriz gerçekleştirmiş oldu.

İkinci maç ise bundan dört gün sonra gerçekleşti. 14 Haziran 1959'da adres yine Mithatpaşa Stadı'ydı. İlk maçta yenilen Fenerbahçe maça büyük bir hırsla hazırlanıyordu. İlk 11'ler şu şekilde oluşturulmuştu:

Fenerbahçe: Özcan Arkoç / Seracettin Kırklar, Basri Dirimli / Avni Kalkavan, Naci Erdem, Osman Göktan / Niyazi Tamakan, Can Bartu, Şefer Has, Lefter Küçükandonyadis, Yüksel Gündüz.

Galatasaray: Yüksel Alkan / Saim Tayşengil, İsmail Kurt / Ahmet Berman, Ergun Ercins, Dursun Baran / İsfendiyar Açıksöz, Suat Mamat, Metin Oktay, Nuri Aşan, Mete Basmacı.

İkinci maça Fenerbahçe çok hızlı başladı ve daha dokuzuncu dakikada Yüksel'in golüyle 1-0 öne geçti. Kaptan Naci devre bitmeden 44'üncü dakikada skoru 2-0'a getirdi. Mustafa Güven ve Şeref Has'ın ikinci yarıdaki golleriyle maç 4-0 bitti ve Fenerbahçe ilk kez oynanan ligde, ilk şampiyon olma hakkını kazandı.

İlk sezonda küme düşme kuralının uygulanmaması sebebiyle gruplarını sonuncu sırada bitiren İstanbulspor ve Adalet küme düşmediler. Sezonun gol kralı ise Metin Oktay oldu.

Bu lig ilklerin ligiydi elbette. O yüzden "ilk"leri ve "en"leri de bir liste halinde yazalım:

İlk Şampiyon: Fenerbahçe
İlk Şampiyon Yapan Teknik Adam: Ignace Molnar
İlk Şampiyon Yapan Yabancı Teknik Adam: Ignace Molnar
İlk Gol Kralı: Metin Oktay (Galatasaray / 11 gol)
İlk Gol: Özcan Altuğ (İzmirspor / Beykoz'a karşı)

Şampiyon Fenerbahçe Kadrosu'nu vererek yazımıza son verelim:

Kaleciler: Özcan Arkoç, Şükrü Birand.
Defans: Basri Dirimli, Seracettin Kırklar, Osman Göktan, Nedim Günar.
Orta Saha: Naci Erdem, Avni Kalkavan, Akgün Kaçmaz, Niyazi Tamakan, Necdet Çoruh, Hüseyin Yazıcı.
Hücum: Mustafa Güven, Can Bartu, Lefter Küçükandonyadis, Şeref Has, Yüksel Gündüz, Ergun Öztuna.





3 Şubat 2010 Çarşamba

1998'de Bir Derbi ve Değeri Bilinmeyen Adam Löw


Fotoğraf 1998-99 sezonunun sonlarındaki lig derbisinin öncesinden. Tarih 4 Nisan 1999. Yılların tecrübesi Kalli'nin yanı sıra stajyer diye eleştirilen, futbol vizyonu, vizyonsuz beyinler tarafından öngörülemeyen antrenör Joachim Löw de karedekiler. Basın da yönetim de anlamamıştı onu o zamanlar. Nedenine gelelim?

Parlak olmayan bir oyunculuk kariyeri vardı Löw'ün. Çoğunluğu Freiburg ve Karslruhe'de geçen bir kariyer. Stuttgart'ta dört maç oynamış sadece. Almanya'dan sonra ise İsviçre'ye gitmiş ve basit takımlarda oynamış. Eski milli oyuncu olsa sırtımızda taşırdık herhalde.

1996'da Stuttgart'a yardımcı antrenör olduğunda takımın başında Rolf Fringer vardı. Rolf İsviçre milli takımından gelen teklifi kabul edince Löw sezon sonuna kadar Stuttgart'ın antrenörü oldu. Takım Balakov-Bobic-Elber üçlüsünün de büyük azmiyle Almanya Federasyon Kupası'nı kazanırken Löw iyi futbol oynatmasıyla da dikkat çekmişti. Ertesi sene Löw başarılarından dolayı Stuttgart'ın asıl menajeri olarak atandı. Bundesliga'yı 4. sırada bitiren Stuttgart, UEFA Kupa Galipleri Kupası'nda da final oynamış ama Chelsea'ye karşı kaybetmişti.

Şimdi işin Türkiye ayağına gelelim. Bu adamı niye anlamadık biz? Ben kendi adıma anladığımı rahatlıkça ifade edebilirim, bu yazı da ben demiştim yazısı bir anlamda zaten, kimseyi kandırmayalım. Stuttgart'ta sadece yarım sezon teknik adamlık yapan Fringer'in yerine gelip sezonu kupayla tamamlamak Löw'ün başarısıdır. Kurulu bir sisteme oturmuş değil bir kere. Fringer yeni gelmişti zaten. Löw kendi kurdu, kurduğu sistem ve oyuncu yönetimindeki başarısı sebebiyle de Kupa Galipleri Finali'ne kadar yürüdü. Bu hiç tecrbüsiz bir adamın futbol dehası ile gelen başarısı değil de nedir? Takım güzel top oynuyor ve Löw'den Almanya'nın gelecek yıllardaki milli takım hocası olarak bahsediliyordu.

Bizim Aziz Yıldırım aldı getirdi Fenerbahçe'ye. Hiçbirimiz fazla tanımıyorduk ama anlaşılan o da fazla tanımıyordu. Fenerbahçe'ye son 20 yılın en güzel futbolunu oynattı, oynamadan kazanan Fenerbahçe anlayışı yıkılacaktı ama sabredemedi başkan. Daha sonra hatasını kabul ettiyse de yararı olmadı.

Bizim artık şunu anlamamız gerekiyor. İstikrar istikrar diye başımızın etini yiyen bir kısım futbol güruhu var. Ama onların istikrardan kastettikleri iyi sonuçlar sadece. Oynanan oyundan, saha içinde yapılan iyi hareketlerden haberleri yok. O yüzden de yanlış teknik adamlar üzerinde istikrarı arıyorlar. Löw o sene üçüncü olduğunda arkasında dursaydınız, Fenerbahçe bugün belli bir futbol anlayışını oturtmuş olabilirdi belki de. Her sene stil değiştiren bir takım yaratmak zorunda kalmadınız. Ama başarıya endeksli, güzel oyunu hiçe sayan bir anlayışa sahipsiniz. Bunu üstünüzden atın. Fenerbahçe seyircisi artık güzel oynamadan kazanılan maçlar istemiyor burası kesin. Her şampiyonluktan sonra "oynamadan şampiyon oldular" kelimesini duymak istemiyor. Bu açıdan futbolda istikrarı saha içinde yapılan doğrulara göre şekillendirmeye karar vermeli artık.

Unutmadan Klinsmann'ın yardımcısı olması birçoğuna şaşırtıcı gelmişti. Bizim Löw asistan olmuş diyordu çoğu. Çoğu da staja yeniden başlamış diyordu. Löw'ün asistan olması yeteneğindendi. Vitrinde baskıyı üstlenecek, kötü sonuçlarda yükü kaldıracak başka bir adam aranıyordu ve o Klinsmann'dı. Takımı kuran ise Löw'dü elbet. Bugün milli takımın başında olmasını ve bitti denilen Almanya'yı yeniden şekillendirip, bir Dünya Kupası finali (asistanken), bir Avrupa Kupası finali oynatmasını açıklayacak başka bir durum yok.

Bu arada maç da 2-1 Beşiktaş'ın üstünlüğüyle bitmişti.
Not: Bir hatayı düzelttiği için Cerman'a teşekkür ediyorum. Yazıyı güncelledim.

Futbol Kelâmları #12

"Ceza sahası içinde ne yapacağını bilmiyorsan sadece topu ağlara gönder. Gol olduktan sonra başka neler yapabilirdin tartışırız." - Bill Shankly.