"Futbol bir savaştır, daha olağan şeyleri yapan kaybeder."
- Rinus Michels
"Yeni fikirlerle gelen bir adam başarana kadar deli olarak görülür"
- Marcelo Bielsa

.

.

29 Mart 2010 Pazartesi

İlk Brian Birch Dönemi ve Yumruk Şov

İngiliz teknik adam Brian Birch Galatasaray'a 1970 yılında gelmişti. Oyunculuk yıllarında Manchester United altyapısı, Wolverhampton, Boston United ve Oldham Athletic gibi alt seviye İngilz takımlarında oynamış bu adamın Galatasaray'a gelene kadar doğru dürüst bir antrenörlük kariyeri de yoktu. Boston United, Mossley ve Ellesmere Port gibi amatör takımlarda teknik direktörlük yapmış, 1967 yılında ise Blackburn altyapısında hocalık yapmaya başlamıştı.

1970 yılında Galatasaray başkanı Selahattin Beyazıt bu İngiliz'i Coşkun Özarı'ya hem danışmanlık yapsın, hem de yardımcı olsun diye kondisyonerlik görevine getirmişti. Teknik direktör Coşkun Özarı, Gündüz Kılıç'ın yardımcılığını yaptıktan sonra onun bırakmasıyla teknik direktör olmuştu. Ama işler iyi gitmedi. 1970-71 sezonunun ortasında Coşkun Özarı'nın yerine Brian Birch getirildi. Kötü giden bir sezonun ortalarında Birch tam yetkiyle takımın başına geldi.

Galatasaray derbilerde başarılı olamadıysa da, Birch'in çok koşan ve o çağın ötesinde bir kondisyonla oynayan Galatasaray'ı sezonu şampiyon olarak bitirdi. O sezon Birch taraftarın çok sevdiği bir adam olmuştu. Sağ yumruğu sürekli havada sahaya giren ve iyi bir motivatör olduğunu kanıtlayan Birch, agresif kişiliğiyle de tribünleri de galeyana getirmişti. Bu agresiflik oyunculara da yansımıştı elbette. Belki de başarı bu aşırı istekle geldi. Sezonun son maçında ise enteresan şeyler oluyordu. Galatasaray Ankara'da PTT karşısında, Fener ise Beşiktaş'ı ağırlıyordu. İki takımda kazanınca Galatasaray şampiyonluğunu ilan ediyor. Bu maçın ilginç bir hikayesi vardır, onu başka bir zaman anlatırız.

İkinci sezona (1971-72) Bülent Ünder ve Samim transferleriyle başlayan Galatasaray dikkat çekmişti. Zor bir sezon olacaktı; Galatasaray'ın efsane antrenörü Baba lakaplı Gündüz Kılıç, Beşiktaş'ın başına getirilmişti. Fenerbahçe ise Sabri Kiraz ile bir geçiş dönemindeydi. İlk hafta Eskişehir ile berabere kalan, ikinci haftada da Ankaragücü'ne yenilen Galatasaray lige kötü girmişti. 10 Ekim'de Fenerbahçe'nin 1-0 yenilmesinden sonra toparlanış gerçekleşmeye başladı. Beşiktaş maçında yine mağlup oldularsa da, beklendiği gibi olmadı ve Galatasaray yükselişini sürdürdü. Sezon boyunca Eskişehir ciddi bir rakip oldu. Galatasaray, ilk maçta yenildiği Beşiktaş'tan rövanşı Gökmen'in golleriyle aldı. Gökmen taraftarlar tarafından çok eleştirilse de, çok koşan bir oyuncu olduğundan Birch'in bankosuydu. Yine Metin Kurt, Birch'in en güvendiği oyunculardandı. Son maçında Bolu'yu yine Gökmen'in golleriyle 2-0 geçen Galatasaray şampiyonluğa ulaşmıştı bir kez daha. Sezon sonunda Birch ikinci kez üst üste şampiyon yaptı takımını, Fenerbahçe üçüncü, Gündüz Kılıç'ın Beşiktaş'ı ise ancak dördüncü olabilmişti. 30 maçta sadece 34 gol atan hırslı Galatasaray ligde devrim yapmıştı.


Birch'in başarıları Fenerbahçe ve Beşiktaş'ın antrenörleri Sabri Kiraz ve Gündüz Kılıç'ı işlerinden etmişti. Fenerbahçe ünlü Brezilyalı teknik adam Didi'yi, Beşiktaş ise Abdullah Gegiç'i takımın başına getirmişti. (1972-73) Galatasaray lige bu sefer iyi başladı ve ilk beş maçta gol dahi yemedi. Amatör kümede oynarken Sirkeci'den alınan Mehmet Özgül, yani Çilli Mehmet orta sahada oynamasına rağmen attığı gollerle adından söz ettirmişti. Haftalar ilerledikçe birkaç maç yedek kulübesinde oturan Gökmen ve Birch arasında anlaşmazlık çıktı ve Gökmen kadro dışı bırakıldı. Bu olayın ardından Tuncay'ı forvete çeken Birch, onun Fenerbahçe maçında attığı golle de şampiyonluk yolunda büyük bir avantaj sağlamıştı. Lig sonunda 5 puan farkla şampiyonluğa erişen Birch'ün talebeleri Türkiye Kupası finalinde ise Ankaragücü'nü aşarak kupayı almışlardı.

Birch bir sonraki (1973-74) sezonda ciddi bir rakip olmaya başlayan Didi ile karşı karşıyaydı. Cemil, Ender, Alparaslan ve Adil transferiyle bir hayli güçlenen Fenerbahçe, üst üste üç kez şampiyon olan rakibini geçmek istiyordu. Galatasaray da bunun üzerine Şevki ve Engin Verel'i almıştı. Beşiktaş ise Metin Türel yönetiminde diğer iki takımın gerisinde görünüyordu. Lig başlayınca Fenerbahçe diğer takımlardan daha iyi oynadı ve ilk yarıyı da lider bitirdi. Birch oyuncularla sorun yaşamaya devam ediyordu. Kimisi Brian'ın katı kişiliğinden, kimisi ise ağır antrenmanlarından şikayetçiydi. Lig sonunda olumsuzluklar sebebiyle Brian Birch takımdan ayrılmak zorunda kaldı ve takım da ancak beşinci sırada yer alabildi. Bundan sonra Galatasaray tam 14 yıl şampiyon olamayacaktı... İkinci Birch dönemi Türkiye ve Cumhurbaşkanlığı kupası alınsa da kısa sürmüştür. O dönem kısa olduğu için girmeyeceğiz...

Geldiği andan itibaren camiayı etkisi altına alan ve komando eğitimlerini andıran antrenman metodlarıyla adından söz ettiren Birch, hırslı kişiliğinin de desteğiyle kondisyonu tavan yapmış bir Galatasaray'ın yaratılmasına katkıda bulunmuştu. Oyuncular çamur havuzlarından geçiyor ve sürünerek antrenman sahasında yuvarlanıyorlardı. Bir Fenerbahçe maçından sonra bir foto muhabiri kovalayarak, oyuncuları kavga ettiğinde sahaya atlayıp kendi de kavga ederek enteresan bir profil çiziyordu Türk halkına. Tamamen koşan oyunculardan kurduğu takımında zaman zaman eleştiriler almıştı. Ama kararları hep cesurdu. Amatörden alınmış bir Çilli Mehmet'in, taraftarın Ayı diye bağırdığı bir Gökmen Özdenak'ı oynatması cesaret işidir. Külüp baskına rağmen Metin Kurt'tan yararlanması (Metin Kurt aktivist bir oyuncudur ve sıkça siyaset meselelerine de girer, maden işçilerine destek verir, sendika kurmaya kalkar ve sağ kesimin tepkisini alır nedense) yine bir cesaret işidir. Son derece profesyonelce çalışan Birch, buna karşın başarı için her şeyi mübah gören bir adamdı. Halter bile çalıştırdığı oyuncularında haplar verirmiş. Metin Kurt şöyle söylüyör; "Gittim kendisine bunun kalıcı sağlık problemlerine yol açabileceğini söyledim. O da -ben buraya ülke futbolunu geliştirmeye değil, İngiltere'de ev satın almaya geldim. Sağlığını düşünüyorsan git memur ol- dedi. Olayı buydu Birch'in. Doğrudan söyler, başarı için her şeyi yapardı. Açık sözlüydü, futbol dışında işlere bulaşmazdı." Başarı için ikili ilişkileri geri plana atabilen, her şey yapan bir adamdı o.

Bir de Birch zamanında ilginç bir isim Galatasaray kadrosundaydı. Bizim TV yıldızı Yıldo. Yıldo da o zamanlar Birch'in kendilerine ilaç verdiğini, ama doping olup olmadığını bilmediğini söylüyor. Yıldo bir de antrenman topçusu olduğunu iddia ediyor. Ama şöyle ki, "tüm sertlikler üzerimde denenirdi" diyor. "Bokstaki antrenman boksörü gibi" diye de ekliyor.

26 Mart 2010 Cuma

Futbolun Öğretmenleri #3


Ligimizin şut atmayan, sorumluluktan kaçan
10 numaralarına bir kendini hatırlat.

Kafanda saç kalmamıştı ama bomba gibi vuruyor,
aktif olmaya çalışıyordun.

25 Mart 2010 Perşembe

İşler gitti ters: Nicolas Ouedec


Nicolas Ouedec mütevazı kariyeriyle o zamanki ligimize yakışabilirdi...
Bir zamanlar, ülkemizin takımları bu kadar çok paraya sahip değilken -ki bu dönem 90'ların ortalarına ve sonlarına denk geliyor- en büyük keyiflerimden biri takımlarımıza oyuncu beğenmekti. Makul fiyatla, Türkiye'nin hedeflerine uygun bir şekilde oynayabilecek oyuncular arıyordum kendimce. Hiçbiri getirisi veya işlerliği yoktu ama ego tatmin edici keyfi vardı. O dönemlerde gözüme çarpmıştı Nicolas Ouedec...

Nantes'te büyük işler becermiş bir oyuncuydu. O zamanların altyapısı en kuvvetli takımlarından biriydi Kanaryalar. Ouedec de bu altyapının ürünüydü. 1989 yılından başlayarak A takıma girmeye başladı. 1992'ye geldiğimizdeyse takımın as oyuncusuydu artık. 1993-94 sezonuysa attığı 20 golle Fransa Ligi Gol Kralı... Yaş sadece 22.


LOKO-PEDROS-OUEDEC TRIOSU...
Ama asıl başarısı bir sonra alınan Nantes şampiyonluğunda büyük pay sahibi oluşuydu. Attığı 18 golle beraber takımı kupayı kaldırırken, onunla sevinen takım arkadaşları arasında Patrice Loko, Claudio Makalele, Christian Karembeu ve Reynald Pedros gibi milli takıma kadar yükselmiş isimler vardı. O da bu yıllarda bu isimlerin hepsi gibi Fransa Milli Takımı'na çağırılıyordu. Bir sonraki sezon ciddi bir ekürisi Loko, PSG'nin yolunu tutarken, o yeni ekürisi eski Galatasaraylı Kosecki ve pasör orta saha oyuncusu Gourvennec ile birlikte Nantes'i Şampiyonlar Ligi yarı finaline taşıdı. Ama Juventus'a karşı oynanan yarı final maçında yaşadığı ciddi sakatlık nedeniyle Euro 96'yı kaçırdı... Bir daha da forma şansı bulamadı zaten milli takımda. 7 maç, 1 gol...


ESPANYOL'DAN SONRA GELEN DÜŞÜŞ
Van Basten'i örnek aldığını söylüyordu Fransız yıldız. Sezon açılmaya yakın sakatlıktan kurtuldu ve Espanyol'a transfer oldu. Esnaider ile iyi bir ikili oldular. Çıktığı 59 maçta attığı 17 golden sonra, Paris St. Germain'e transfer olunca hayatında verdiği en kötü kararını almış oldu. Onu takımda görmek isteyen Alain Giresse üç ay sonra görevden alınıp yerine Arthur Jorge getirildi. Jorge onu istemiyordu. Ouedec ise takımda yer alan İtalyan forvet Marco Simone'nin Nantes'ten gelen forvetlere karşı (Loko ve kendisi) takımı kışkırttığını düşünüyor. PSG'de büyük kısmı sonradan forma giydiği 12 maçta da hiç gol atamayınca iyice gözden düştü Ouedec. Ondan sonra Montpellier ve Louvieroise derken, kariyerinin son yıllarında Çin Ligi'nde Dalian Slide ve Shandong Luneng formalarını giyip futbolu bıraktı. Çin'deki günlerini en egzotik günleri olarak görüyor ve "Şampiyonluk maçında 80 bin kişiye karşı oynadım, böylesini hayal bile edemezdim" diyor.

Komple bir oyuncuydu Ouedec. Santrafordu; bitiriciliği iyiydi, çalım atabiliyor, basit pasları da yapabiliyordu. Zaman zaman oyundan düşmesine rağmen tembel olduğu da söylenemezdi. Bi Kanarya'dan diğerine gelse ne olurdu acaba? İyi sayıda gol bulabilirdi galiba...

Bu arada, şimdi otel işletmecisi olmuş...
Doğum tarihi: 28 Ekim 1971
Ülke: Fransa (7 milli maç, 1 gol)
Pozisyon: Komple santrafor, ceza sahası içi santraforu
Öne çıkan özellikler: Bitiricilik
Boy: 1.80 cm
Oynadığı takımlar: Nantes (89-96), Espanyol (96-98), Paris St. Germain (98-99)
Montpeiller (99-2001), Louvieroise (2001-02), Dalian Shide (2002)
Shandong Luneng (2000-04), Fransa Milli Takımı (94-97)
Goller: 332 maç, 109 gol

22 Mart 2010 Pazartesi

Futbolun Öğretmenleri #2


Türkiye'de yetişen tüm defans oyuncularını
senin okula gönderelim de kasaplık yerine
biraz da oyun kurmayı öğrensinler bari.



18 Mart 2010 Perşembe

Ezeli Rekabet: Kızılyıdız - Partizan


Zamanında "Avrupa'nın Brezilyası" olarak anılan Yugoslavya'nın her tarafı kasıp kavurduğu dönemde daha göz önündeydi bu derbi elbette. Şu sıralar Avrupa'nın ve Dünya'nın gözünden düşmüş durumda ama klasik bir rekabet olduğu su götürmez. İki takımın kapışması Klasik Futbol severler için tam bir hazine ama bir o kadar üzücü olaylara sahne olmuş bir eşleşme. İkisi de popüler bir deyişle "annelerinin ligine" döndüler günümüz futbolunda. Ama derbinin bu haliyle bile yüksek tansiyona tanık olması bu derbiyi ilgi çekici kılıyor. Sırplar bu derbiye "Ölümsüz Derbi" adını vermişler.

İki takımın farklılıkları, aradaki rekabeti körükleyen etkenlerden elbette. Bununla başlamak gerekirse; Kızılyıldız II. Dünya Savaşı sırasında anti-faşist hareketi yürüten Sırp gençler Zoran Zujovic ve Slobodan Cosic tarafından kurulmuş bir takım. Tüm sol hareketler gibi kaynağını halktan almaya çalışan ve halkla bütünleşmeye çalışan bir kulüp. Takım bu yüzden Nazi zulmüne karşı koyan halkın moral kaynağı olmuş ve taraftar toplamış. Ezeli rakipleri Partizan ise II. Dünya Savaşı'nda Nazilere direnen Yugoslav Halkının Ordusu'nun desteklediği bir kulüptü. Nazi işgalinden sonraki dönemdeki Sosyalist Yugoslav ordusunda da görev yapmaya devam eden birçok YHO (orijinal adıyla JPA) üst düzey komutanı sayesinde Partizan ordunun takımı olarak anılmaya başlamıştı. Bu da takımın elitist bir görüntü vermelerine sebep oldu.

Kızılyıldız sol çıkışlı bir kulüp olmasına rağmen savaş bittikten sonra, Sosyalist Yugoslavya zamanında dahi Sırplara pozitif ayrımcılık yapmış bu yüzden de adım adım milliyetçi bir taraftar kitlesine sahip olmaya başlamıştı. Yine de o "ayrımcılık yapıyor" denilen günlerde, günümüzdeki koşullara göre milliyet ayrımı konusunda çok çok daha medeni olduklarını söylemek gerek. Günümüzde ise ırkçılık derecesinde aşırı milliyetçi ve saldırgan bir taraftar kitlesine sahip. Partizan da rakibi gibi aşırı milliyetçi ama "kendi içinde" nasyonel sosyal görüşlü taraftarlara sahip. Savaş suçlusu, insan kasabı Radovan Karadzic posterleri açan bir kısım taraftarı da yok değil! Siyaset futbola çoğu zaman karışır, Sırbistan'da da öyle elbet. Ülkede aşırı milliyetçilik yükselişini daha da tırmandırıyor. Partizan'ın da bundan etkilenmemesi mümkün değil.

Tribünlerde Partizan Grobari (Türkçesi Mezar kazıcılar) grubuyla, Kızılyıldız ise Delije (Türkçesi Delici, Osmanlı'nın Sırp Yeniçerileri sınıflandırmada kullandığı bir isim) grubuyla etkili organizasyonlar ve tribün şovlarına girişiyor. Çoğu zaman da iki kulüp taraftarları arasında şiddet ve holiganizm dolu atraksiyonlar yaşanıyor. Delije grubu, Partizan'ın Grobari grubuna kendisi Türkçe'den gelme bir ad taşımasına rağmen zaman zaman "Siz Sırp değilsiniz" savını destekleyen tezahüratlarla "Türk, Yugoslav, Komunist" diye hakaret ettiğini sanıyor. Grobari de Sırplığını kanıtlama peşinde. Ülkemizin yeni yeni terk ettiği satırlı, kelebekli kavgalar bu derbi öncesinde hâlâ yaşanıyor. Bu yaşananlar derbiyi başka boyutlara da taşıyor tabiî ki.

Her şeye rağmen en büyük etken bu iki kulübün Sırbistan'ın en başarılı iki kulübü olmasından kaynaklanıyor. Hatta Yugoslavya döneminin de en başarılı kulüpleri de onlar. Hajduk, Sarajevo ve hatta Dinamo Zagreb bunlara ancak "yancı" olabilmiş Yugoslavya dönemlerinde. Kızılyıldız 23 kez şampiyon olurken, Partizan 21 kez mutlu sona ulaşmış. Yugoslavya bölündüğünden beri ise Partizan 8-6 önde.

İki takımın da Avrupa'da finalleri, yarı finalleri var. Partizan ilk kez Şampiyon Kulüpler Kupası'nda final oynayan Yugoslav takımı. Ekôlün oluşmasında öncülük etmiş bir ekip. 1966'da kupayı Benfica'ya kaptırmışlar. Kızılyıldız ise uzun süre final görememesine rağmen birçok yarı ve çeyrek final görmüş, 1979'de UEFA finali oynamış ama kaybetmiş, 1991'de yakaladığı jenerasyon ile Şampiyon Kulüpler Kupası ve Kıtalararası Kupa'ya uzanmış bir takım. O takımda Savicevic, Mihajlovic, Jugovic ve Pancev gibi isimler var.

İki takım arasında unutulmaz maçlar sürekli yaşanmış. Rekabetin tohumları ilk olarak 1947'de atılmış. O maçı Kızılyıldız deplasmanda olmasına rağmen 4-3 kazanmış. Kızılyıldızlı Kostic ve Dzajic derbi tarihinde 9'ar gol atarak derbinin en golcüleri olmuş.

İki takım arasında oynanan maçlarda Kızılyıldız daha başarılı olan taraf. Bugüne kadar oynanan 141 derbiden 64'ünü Kızılyıldız, 33'ünü Partizan kazanmış. 41 maç ise berabere bitmiş. Ajax'ta da forma giymiş olan Velibor Vasovic, Milko Djulkovski, Antun Rudinski ve Dejan Joskimovic her iki
kulüpte de derbi heyecanı yaşayan isimler olmuşlar.

Özellikle 80'li yılların ortalarından Yugoslavya'nın yıkılışına kadar geçen süre zarfında; Kızılyıldız'ın başarıları sonucu daha da hırslanan Partizan'ın futbolunu geliştirme çabalarıyla güzel maçlar ortaya çıkarmış. Saviçeviç, Stojkoviç, Djukiç, Pançev, Prosinecki, Jugoviç, Darko Kovaçeviç, bir dönem Fenerbahçe kalesini koruyan "Partal" Lukovcan, yine ülkemize uğrayan ve Beşiktaş'ta forma giyen Mrkela Kızılyıldız adına; Predrag Mijatoviç, Marko Pantiç, Zlatko Zahoviç, Dragan Ciric, Nebosja Gudelj, Srecko Katanec, kulübün araba kazasında ölen efsane ismi Drangan Mance, eski İstanbulsporlu Ömeroviç, eski Fenerbahçeliler Fadıl Vokkri, Zoran Mirkoviç ve Djoni Novak ise Partizan adına o dönemlerde derbi heyecanını yaşayan isimler.

Yugoslavya bölündüğünden beri Partizan'ın ligde biraz daha başarılı olduğunu söylemiştik. Oyuncu yetiştirme konusunda FIFA'ya göre hâlâ Ajax'tan sonra dünyanın en iyi ikinci genç akademisine sahip olan Partizan takımı Sırbistan milli takımına birçok oyuncu gönderdi ve göndermeye devam ediyor. Pantelic, Vidic, Kezman, Ljalic ve Jovetic son dönemde Partizan altyapısından çıkan başarılı oyuncular. 80'li ve 90'lı yıllarda tüm Avrupa liglerinde Yugoslav furyası estiğini hatırlayacak olursak, Partizan'ın ve Kızılyıldız'ın nasıl altyapılara sahip olduğunu anlayabiliriz. Şu an Kızılyıldız bu konuda Partizan'ın biraz gerisinde kalmış vaziyette.

Bir dönemler oynadığı hızlı ama bireysel yeteneklere ve şova dayalı futboluyla ekôl olmuş Yugoslavya'nın en büyük iki kulübü Kızılyıldız ve Partizan. Böyle önemli bir futbol ülkesinin en önemli derbisi de bu işte. Eski önemini kaybetmiş olsa da, eski önemine kavuşması özlemle beklenen bir derbi. Kırmızı-beyaz'ın ve Siyah-beyaz'ın kapışmasının, şiddetten uzak, kardeşliğe daha yakın olduğu eski günlere dönmesi dileğiyle. Onları izlemek bir zevkti çünkü.

Bu arada Yugoslavya'nın dağılması sırasındaki futbol üzerinden oynanan ırkçı oyun ve entrikalar konusuna, o topraklarda yaşamış bir ailenin oraları görememiş bir ferdi olarak daha sonra detaylı olarak girebilirim...

17 Mart 2010 Çarşamba

Türkiye Ligi 1959-60 / Şenol-Birol Gol!


Bir önceki sezon ikili grup halinde oynanan ligin statüsü bu sezon değişmişti. 20 takımdan oluşan tek bir lig kuruldu. Bir önceki sezon 16 takımla oynanan lige bu sene İstanbul Ligi'nden Feriköy ve Kasımpaşa, Ankara Ligi'nden Şekerhilal, İzmir'den ise Altınordu katılmıştı.

Bir önceki sezon sürekli antrenör değiştiren Beşiktaş, bu sezon Andreas Kutik ile anlaşmıştı. Dönemin ekôl ülkesi Macaristan'dan gelen bu adam, Beşiktaş'a başarılı bir sezon yaşatacaktı. Kulik'in takımında Şenol-Birol forveti gol yollarında etkili olurken, onlara Nazmi Bilge de (resimdeki) eşlik ediyordu. Fenerbahçe ezeli rakibi ve bir önceki sezonun şampiyonu olarak bu sene de Kara Kartal'ın en büyük rakibiydi. Beşiktaş fazla gol yemeden, kontrollü bir futbol anlayışı ile lige iyi bir giriş yaptı. 31'inci haftaya kadar da yenilgisiz sürdürdü ligi. 31'inci haftada İzmirspor Kartal'ın serisini sona erdirdi.

Derbilerde de çok başarılı bir Beşiktaş vardı. Galatasaray'ı her iki maçta da yenen Beşiktaş sadece sezonun son maçında Fenerbahçe'ye yenildi. İlk maçı rakibi karşısında 5 sene sonra zafere ulaşan Beşiktaş almıştı. Fenerbahçe 12 köşe vuruşu kullanmasına rağmen Necmi'yi aşamamıştı. Beşiktaş sezonu 2 mağlubiyet, 7 beraberlik ve 29 galibiyetle tamamladı. Eksikler olmadığı takdirde kalede Necmi, defansta Bahattin, Münir, Tuncay, orta sahada Sebahattin, Kaya, Ahmet, forvette ise Şenol Birol, Birol Peker, Arif ve Nazmi şeklinde 11'i kuran Kutik özellikle defans hattına çok güveniyordu. Beşiktaş'ın bu sezondaki başarısı defansın sağlamlığında yatıyordu.

Şampiyon olan Beşiktaş'tan 20 gol daha fazla atmasına rağmen defansını Beşiktaş kadar sağlam kuramayan Fenerbahçe liderin 5 puan gerisinde ligi 2. sırada bitirdi. Galatasaray üçüncü, İzmirspor dördüncü, Ankara Demirspor ise beşinci sırada ligi bitirdiler. Adalet, Hacettepe ve Altınordu ise aldıkları başarısız sonuçlarla kümeye doğru hareketlendiler ama düşmediler. Direkt küme düşme yoktu, bütün takımlar baraj maçları oynadılar. Altınordu baraj liginde sadece bir kez yenilerek ilk sırayı aldı ve ligde kalmayı becerirdi. Buna karşın Hacettepe ve Adalet ise şehir liglerinin yolunu tuttular. Adana Demirspor ve PTT ise Altınordu'ya eşlik ettiler.

Galatasaraylı Metin Oktay attığı 33 golle Gol Krallığı'ne elde ederken, Beşiktaş'ın kalecisi Necmi sadece 15 gol yerken en az gol yiyen kaleci oluyordu. Ayrıca Necmi 3 gol yediği İzmirspor maçı dışında bir maçta 2 gol dahi yememişti. Ligi altıncı sırada bitiren İstanbulspor ise tam 16 beraberlikle ligin en fazla berabere kalan takımı olmuştu.

Şampiyon Beşiktaş Kadrosu:

Kaleciler: Necmi Mutlu, Sabri Dino.
Defans: Bahattin Baydar, Münir Altay, Tuncay Demirtaş, Faik Öncü, İlhan, Nevzat Ergökçel
Orta Saha: Sebahattin Kuroğlu, Kaya Köstepen, Ahmet Özaçar, Aynah Hancer.
Forvet: Nazmi Bilge, Şenol Birol, Birol Peker, Arif Özataç, Mustafa Ertan, Doğan Akın.

15 Mart 2010 Pazartesi

Kayıp Kulüpler #2 / Magdeburg

Bir zamanların şampiyon takımı artık Almanya 4. Ligi'ne tekamül eden Bölgesel Kuzey Ligi'nde top koşturuyor. Magdeburg şehri II. Dünya Şavaşı öncesi futbolda iyi dönemler geçirmiş bir şehir. Buna karşın kentin gururu SV Victoria Magdeburg, Sovyet işgalinden sonra bölünmüş.

Magdeburg 1963-64 yılında Doğu Almanya Kupası'na Liepzig'i 2-0'dan 3-2 yenerek kazanan ve 1964-65 sezonunda da kupayı ikinci kez üst üste alan SC Aufbau takımının temelleri üzerine kurulmuştu. 1965-66 sezonunda Aufbau kulübünden kopan futbol şubesi Magdeburg ismiyle birinci ligde yer almaya başlamıştı. Bu değişim bir felâkete dönüştü ve Magdeburg aynı sene küme düştü. Buna karşın Kupa Galipleri Kupası'nda çeyrek finale kadar çıktılar. Bobby Moore ve Hurst gibi yıldızlara sahip olan son şampiyon West Ham'a elendiler.

1966 yılında takımın başına getirilen Hans Krügel, Magdeburg'u tekrar 1. Lig'e çıkardı. Takım 1967-68 ve 68-69 yılında üçüncü oldu. Ayrıca 1969'da üçüncü kez Doğu Alman Kupası'na uzandı. 70'li yıllarda Doğu Alman futboluna yön veren iki takım Magdeburg ve Dinamo Dressden olmuştu. Magdeburg 1969-74 tarihleri arasında Doğu Alman milli takımına tam 9 oyuncu göndermişti. Bunlardan dördü 1974 FIFA Dünya Kupası'nda Doğu Almanya forması giydiler.

Takım 1971-72 sezonunda tarihinin en genç kadrosu ile Doğu Alman şampiyonu oldu. Ertesi sezon üçüncü olmalarına rağmen Doğu Almanya Kupası'nı bir kez daha aldılar.

1973-74 sezonunda ise takım ikinci kez Doğu Alman Şampiyonu olurken, Avrupa'da da bir başarı elde ediyordu. Kupa Galipleri Kupası ilk turunda NAC Breda, ikinci turda Banik Ostrava, çeyrek finalde Bulgar takımı Stara Zagora, yarı finalde ise Sporting Lizbon'u eleyerek finale çıkıldı.

De Kuip Stadı'ndaki finalde rakip İtalya'nın en iyi takımlarından biri olan dünya devi AC Milan'dı. Rivera'lı, Bonetti'li Milan karşısında bu taş gibi sıkı takımı gördüğüne pişman olmuştu. Çünkü maç bittiğinde skor hanesinde Magdeburg lehine 2-0 yazıyordu. Seguin ve Milanlı Lanzi'nin kendi kalesine attığı goller Magdeburg'a Kupa Galipleri Kupası'nı getirmişti. Martin Hoffmann, Jürgen Sparwasser ve Wolfgang Seguin takımın buraya gelmesinde büyük pay sahibi olan oyunculardı. Ertesi sezon takım bir kez daha Doğu Almanya şampiyonu oldu. Fakat yoğun maç trafiği yüzünden Süper Kupa maçına da çıkamadılar.

1976 yılında Doğu Alman federasyonu Hans Krügel'i politik olarak güvenilir bulmadığını ifade ettikten sonra görevinden alındı. Yerine Klaus Urbancyk geçti. Magdeburg'da düşüş başladı. 70'ler boyunca şampiyon olamadılar ama ligi hep ilk beş içinde tamamladılar. 1976-77, 1977-78 sezonlarında UEFA Kupası'nda üst üste çeyrek final oynadılar. 80'li yıllar boyunca şampiyonluk yolundan uzaktaydılar ve sadece birkaç UEFA maçına çıktılar. Onlar da hep ilk turda elendiler. Altın çağ geride kalmıştı. Altın çağ içerisinde Magdeburg; 3 Doğu Alman şampiyonluğu, 1 Kupa Galipleri Kupası ve 7 tane de Doğu Almanya Kupası elde etmişti.

90'lı yıllara giriş de iyi olmadı. Takım 90-91 sezonunda ancak 10'uncu olabildi. 1991-92 sezonu başlamadan önce Doğu ve Batı Almanya birleştiler. Batı Alman Ligi olan Bundesliga 18 olan takım sayısını 20'ye çıkardı ve ilk iki sırayı alan Dinamo Dressden ve Hansa Rostock yükseldiler. Sezon öncesi play-off'larında hiç maç kazanamayan Magdeburg, statü gereği II. Bundesliga'ya da yükselemedi ve 3. Yerel Lig'le yetinmek zorunda kaldı. O tarihten itibaren Magdeburg'u arada sırada Almanya Federasyon Kupası'nda görüyoruz, birkaç tur atlıyorlar. Ama artık hiç bir zaman üst liglerde yer alamayacaklar büyük ihtimalle. Şu an Bölgesel Kuzey Ligi'nde adetâ sürünüyorlar.

Yine de bu, Avrupa Kupası kazanmış tek Doğu Alman takımı oldukları gerçeğini değiştirmiyor. Bun karşın Doğu Almanya'nın Batı ile birleşmesi sonucunda onlar da çok feci bir şekilde ortalardan kaybolup asimile oldular...

Futbol Kelâmları #13

"O penaltıyı dört sene boyunca her gün kaçırdım."
- Roberto Baggio

Baggio o penatlıyı kaçırdığında ekranın başında olan izleyicilerden biriydim. Dünya Kupaları'nda beni en çok etkileyen olaylardan biridir.

1994 Dünya Kupası final maçı orta alan mücadelesi şeklinde geçmiş ama İtalya ezeli rekabette belki de ilk kez Brezilya'dan daha iyi oynamıştı. Sacchi'nin hücum felsefesi sayesinde değişik bir İtalya izliyorduk. Baggio, Donadoni, Massaro, Evani falan ofansif oyunculardı. Buna karşın uzatmalarda da gol çıkmadı.

O maçta Brezilya'yı tuttuğumu hatırlarım, ne büyük hataymış! Çocuk aklı, sarısına lacivertine vurulmuş işte. O maç şimdi tekrar oynansa İtalya'yı tutacağım net.

Maç penaltı atışlarına kaldığında İtalya adına Baresi ilk penaltıyı kaçırmıştı. Marcio Santos da ona karşılık vermişti. Albertini ve Romario karşılıklı olarak penaltıları gole çevirdiler. Evani ve Branco da hata yapmadı. Milanlı Massaro dördüncü penaltıda topu Taffarel'e nişanladı. Dunga golünü atarak Brezilya'yı öne geçirdi.

Artık Baggio'nun bu son penaltıyı atması lâzımdı. Topun başına geldiğinde bütün ev ahalisi "Baggio atar", "Terse yatıracak", "Adam penaltı kaçırmıyor" yorumları yaparken, o penaltı kaçırmayan adam hafifçe topa gerildi ve ayak içi vuruşunu yaptığında, top sol üst doksanın üzerinden auta gitti. Yıkılmıştı Baggio. Son penaltıda başarısız olmuştu. Ondan önce golleri kaçıran Baresi ve Massaro pek konuşulmadı. Çünkü hem son penaltıyı kaçırmıştı, hem de Baggio penaltı mı kaçırırdı ki?! Bu penaltı onu çok üzmüştü. 1998 Dünya Kupası'na dek bu psikolojiyi üstünden pek atamamıştı. Her şeye rağmen o Baggio olmaya devam etti ve bize resitallerini sunmaya devam etti.

11 Mart 2010 Perşembe

Futbolun Öğretmenleri #1


Bizim antrenörlere de öğret biraz!
Tempolu futbol uzun vadede kazandırır.
Hızın özü daha önce koşmaya başlamakta yatar.

9 Mart 2010 Salı

Zoff'u Yıkan Haitili

1974 Dünya Kupası'na yaklaşırken Zoff, İtalya kalesinde bir efsaneydi artık. 1972 ve 1974 tarihleri arasında oynadığı milli maçlarda 1143 dakika gol yememişti. Herkes Zoff'un ne zaman gol yiyeceğini merak ediyordu.

Dünya Kupası'na ilk kez katılan Haiti, futbol severler için kapalı bir kutudur. Turistik ve şirin, nüfusu az bir ada ülkesi. Amerika'nın kıyısındaki bu Karayip ülkesi, bunun dışında acılarla dolu bir tarihe sahipti. Kıtanın fethinden sonra katledilmeye başlanan yerli nüfus, Afrika'da köleleştirilmeye başlayan ve 1700'lerde adaya getirilen Afrikalılarla kaynaşıp Haiti halkını oluşturdu. 1800'lerde Fransız İhtilali'nden sonra ada halkı isyan etti ve 1804'te bağımsızlığını ilân etti. Köle ve yerli halkın milis hareketindeki öncüsü Jean Zombi'ydi. Evet, zombi kelimesi de buradan gelmişti. Jean Zombi önderliğindeki halk intikamını şiddetli bir şekilde almış, katliamlar yapmıştı. Haiti hakkındaki tek bilgiler bunlardı.

Haiti kupada İtalya, Arjantin ve Polonya gibi devlerin arasında hiçbir şansa sahip değildi. 15 Haziran 1974'te işte o maç gelip çatmıştı. İlk yarıda gol olmadı, Haiti iyi savunma yapıyordu, lâkin İtalyanlar buna alışmamıştı. Zaten kendileri savunma yapan bir takımdılar. Gol bir türlü gelmedi ve ilk yarı böyle bitti. İkinci yarı başladığında İtalya iyice açıldı ve hücum etti. Uzun bir pasın ardından Spinosi'yi geçen Sanon, Zoff'u da sağ giderken, birden sola doğru hareketlenip Zoff'u da hızıyla geçti ve boş kaleye topu yollladı. Zoff'un rekorunu devam ettirmesini bir Haiti'linin engelleyeceğini kimse düşünmemişti. Maçın sonucunda İtalyanlar 3-1 kazanmıştı ama konuşulan adam hızlı forvet Emannuel Sanon, ülke ise Haiti olmuştu.

Sanon bu kupadan sonra Belçika'nın Germinal takımının yolunu tuttu ve bir süre orada oynadı ama onun anılarımızdaki yeri 1974 Dünya Kupası. Yine de ülkesinde yüzyılın sporcusu seçilmiş. İzleyemedik pek.

İşte o maç...




Aragones frikik atarken: Atletico Madrid 69-71


Kaleciler: Rodri, Jesus Maria Zubarrain, Miguel San Roman, Jose Pacheco.
Defans: Isacio Calleja, Francisco Melo, Eusubio, Martinez Jayo, Iselin Ovejero, Quiqie, Jose Luis Capon, Fernando Barriocanal, Angel Luis Pinel.
Orta Saha: Luis Aragones, Javier Irureta, Alberto Fernandez, Adelardo Sanchez, Ignacio Salcedo, Iglesias Santamaria, Carlos Pataco, Domingo Benegas.
Forvet: Jose Garate, Juan Antonio, Jose Ufarte, Julio Orozco, Miguel Angel Lamata.
Vicente Calderon'un başkanlığa gelişinden bir sene sonra, 1965-66 sezonunda son şampiyonluğunu alan Atletico Madrid, ardından duraklama dönemine girmişti. Takımı şampiyon yapan İspanyol teknik adam Domenec Balmonya'nın İspanya Milli Takımı'nın başına geçmesi üzerine yerine gelen Brezilyalı Otto Gloria da başarıyı elde edemedi. İki senelik döneminin ardından takımın başına önce Miguel Gonzales geldi, bir sene sonraysa 10 yıllık teknik direktörlük hayatında pek bir başarısı bulunmayan takımın eski kalecisi Marcel Domingo...

6 Mart 2010 Cumartesi

Sahte Kempes: Osvaldo Nartallo

Sakar Şakir gibi, stilsizdi ama 10 golü buldu yine de...
Çok ilginç bir adamdı Nartallo. Hatırlıyorum Beşiktaş'a geldiği sıralarda Arjantin dalgası hâlâ yayılmaya devam etmekteydi. Maradona'lı Arjantin 1986'da kupayı almış, 1990'da finalde elenmişti. 1994'ün de favorilerindendiler. Bu furya içerisinde Türkiye'ye uğrayan tek Arjantinli Osvalo Nartallo olmuştu.

4 Mart 2010 Perşembe

Total Football (Sega)

Asıl olarak Mega Drive'a çıkmış bu oyun, fakat bir şekilde Amiga'ya emule etmişler demek ki. Bir bunu Amiga'da oynardık. Sensible'ın artık etkisini kaybetmeye başladığı yıllardı. Etkisini kaybetmesi mümkün değil elbette, ama bir adam 24 saat aynı oyunu oynarsa biraz değişiklik istiyor bünye. Biz de ne yaptık kuzenle, (evet, amiga maceralarımın hepsinde kuzen de vardır) gittik bilgisayarcıya Total Football'u yüklettik. Yanılmıyorsam dört disket falandı. Bayağı grafik olarak ilerideydi dönemine göre. Yanlış hatırlamıyorsam oyunda sadece milli takımlar vardı. 1995 yılında çıkmış oyun. Hollanda'nın Ajax patentli oyuncuları sayesinde oyunda kuvvetli olduğunu hatırlıyorum. Overmars, Kluivert, Davids, Finidi, Reiziger, Blind falan vardı. Bu Ajax oyun çıkmadan önce Van Gaal yönetiminde Şampiyonlar Ligi'ni almıştı. Brezilya tüm oyunlarda olduğu gibi burada da abartılmıştı. Çünkü oyunlar bireysel yeteneklere önem verir, takım oyunu gibi bir sanal zekâ geliştirememişlerdir genellikle. Hele o dönem için bu daha da geçerli.

Kontrollere gelelim; oyunda garip bir kontrol sistemi vardı. Bir kere ateşe basarsan pas verir, iki kere basarsan şu çekerdi oyuncu. Üç kere basınca orta kesiyordu, yerine göre havadan pas oluyordu bu. Yön vererek basmak gerekiyordu tuşlara. Falso vermek gibi bir durum yoktu yanlış hatırlamıyorsam. Oyuncuların kendine has özellikleri vardı. Nijerya'da iki önemli kanat oyuncusu vardı: Babangida ve Finidi. Uçuyorlardı resmen. Gascoigne İngiltere'de yıldızdı. Shearer ayağına geleni yazıyordu vallahi belâlım olmuştu. Almanya'da Klinsmann'ın çok iyi vuruşları vardı. Arjantin'de Caniggia tutumuyordu. Bunların dışında enteresan olan bir şey de seyircilerin hareketli oluşuydu. Kocamanlardı, elleri kolları oynuyordu. İspanya zayıftı, İtalya'da Baggio iyiydi. Hatırladığım bunlar. Bir ara iyi sarmıştık, Dünya Kupaları falan düzenliyorduk ama Sensible'ın yerini alması mümkün değildi elbet. Üç-beş ay oynadıktan sonra Sensible'ın yeni sezonu çıkmıştı. Yolumuza orada devam ettik biz de.

2 Mart 2010 Salı

Times'a göre "Tüm zamanların en iyi 50 teknik direktörü" (10-1)

Times dergisinin 2007 yılında seçtiği "Tüm zamanların en iyi 50 teknik direktörü" listesinden çevirilmiştir. Fotoğraftaki teknik adam: Arsene Wenger
10. Arsene Wenger. Daha çok şey kazanan teknik direktörlerden daha üst sıralarda yer alıyor ve bunun iyi bir sebebi var. Stil sahibi bir şampiyon, futbolun güzelliklerini sergiletiyor ve en önemlisi sözünün eri bir futbol adamı. Son on yılda onun gibi bir adama sahip olduğu için gıpta edilecek başka bir kulüp yok.

1 Mart 2010 Pazartesi

Times'a göre "Tüm zamanların en iyi 50 teknik direktörü (20-10)


Times dergisinin 2007 yılında seçtiği "Tüm zamanların en iyi 50 teknik direktörü" listesinden çevirilmiştir. Fotoğraftaki teknik adam: Franz Beckenbauer.
50'den geri saymaya bugün de devam ediyoruz.

20. Franz Beckenbauer. Bayern Münih ve Marsilya'daki kulüp kariyeri çok iyi sayılmaz ama 1986'da Arjantin'e karşı kaybettiği Dünya Kupası finali ve 1990'da intikamını alarak uzandığı Dünya Kupası, Kaiser'in antrenörlük adına da bir-iki şey bildiği konusunda bir fikir veriyor.

Wembley'e Ayak Basan İlk Türk: Abdülkerim

80'li yıllarda Fenerbahçe'de ve milli takımda oynayan Abdülkerim'den bir anı. Adamın anıları fıkra gibi, seriye bile bağlayabiliriz aslında ama şimdilik sadece iki tane...

"Milli Takım, tarihinde ilk kez Wembley'de maç oynayacaktı. Düşün, kısmet bize nasip olmuş. Maçtan bir gün önceki ter idmanına giden otobüsten atlayıp sahaya doğru koştum. 'Aya ilk ayak basan adam tarihe geçti, Wembley'e ilk ayak basan Türk olarak da ben tarihe geçtim' dedim. O zamanlar Milli Takım hocası Coşkun Özarı'ydı. Onun çok hoşuna gitti.

5-0 yenildiğimiz İngiltere Maçı öncesi, kendi ağzından Radikal'e verdiği röportajdan...

"Olayları hayal meyal hatırlıyorum. Maç içerisinde dağılmıştık, baskı altındaydık. Ha bire gol yiyoruz, bir de benim tuttuğum adam atıyor. Kornerde adam paylaşıyoruz, ben artık kimseye bakmıyorum, takılmışım Lineker'ın peşine. Zaten adam adama oynadığım için beni başka hiçbir şey ilgilendirmiyor. Kornerde ceza sahası içerisinde karambol oluştu. Ben bunu o ara kaybettim. Daha doğrusu markajımdan kurtuldu. Orada Raşit ağabeyle karşılaşmışız, ona sormuşum. Bana bunu maç sonrası anlatıyorlar. Raşit ağabeye 'Ya, Lineker'ı gördünüz mü, nerede bu herif?' demişim, o da 'Arkalara bir yere gitti' demiş."

5-0 yenildiğimiz İngiltere Maçı sırasında, kendi ağzından Radikal'e verdiği röportajdan...