"Futbol bir savaştır, daha olağan şeyleri yapan kaybeder."
- Rinus Michels
"Yeni fikirlerle gelen bir adam başarana kadar deli olarak görülür"
- Marcelo Bielsa

.

.

29 Nisan 2010 Perşembe

Huzur İçinde Yat Sedat Balkanlı

Bizim futbol basını ve blog cemaati Barça-Inter, Guardiola-Mourinho kavgasındayken çok önemli bir şeyi es geçti. Bugün 29 Nisan, yüreklerimizi parçalayan ALS hastalığına geçtiğimiz sene bugün yenik düşen Sedat Balkanlı'nın vefat ettiği gün.

Ne güzel adamdı Sedat Balkanlı. Bu futbol severlerin ona olan sevgisi "kör ölür, badem gözlü olur" lâfından ibaret değildi. Efendiğiyle gönlümüzde yer etmişti. Futbol severler Gaziosmanpaşa'dan gelen bu adamı ilk olarak Konyaspor'da izlemişti. Bursa'ya transferi sırasında arabayla kaçırılıp imza attırılmıştı Sedat'a. Trabzon ve Beşiktaş diğer taliplerdi. Ben ilk olarak Bursa yıllarında adını duymuştum, yalan yok. 1992-94 yılları arasında oynadığı başarılı futboluyla Galatasaray'a transfer olmuştu.

Daha da çok izlemeye başladık Sedat Balkanlı'yı o andan itibaren. Her Galatasaray-Fenerbahçe derbisinde kafayla çakardı topu bizim ağlara. TSYD'de Pingel'in sakatlandığı 4-3'lük ve ligdeki 1-1 biten derbilerde de birer gol attı. Kupada atmış mıydı şu an hatırlamıyorum, bir bilgi bulamadım. Altın Kafa lâkabını almıştı. Buna karşın oldukça sağlam da bir defans oyuncusuydu Sedat. Sadece iki kez milli oldu, tek kafa golünü de Norveç'e çaktı. 1993 yılındaydı maç, Sedat Bursa'da oynuyordu. Galatasaray'da gösterdiği başarılı performansa rağmen bir daha milli takıma seçilmedi. 1994-95 sezonunda 8 gole imza atmış meselâ. Bir defans oyuncusu için inanılmaz bir rakam. İkiz kuleler Hakan ve Saffet, bir de Sedat. Müthiş bir hava hakimiyeti Galatasaray için. (Bu arada aşağıdaki resimde Hikmet Karaman'da Saftig'in yardımcısıymış.)


Aynı sezonun sonunda Saftig'in gidişi ve Souness'in gelişiyle, değişiminin kurbanı oldu ve takım arkadaşları Cihat, Benhur ve Kuzmanoviç ile beraber Eskişehir'e kiralık olarak gönderildi Sedat. Orada geçen tek sezonun ardından, memleketlisi Ali Şen tarafından yine Benhur ile beraber Fenerbahçe'ye kazandırıldı. Fenerbahçe'de genelde yedekti ama forma şansı da buldu. Sezon sonunda futbolu bırakmak zorunda kaldı. Ciddi bir hastalığı vardı: ALS.

Bu sinir hastalığı yüzünden iki yıl ömür biçildi kendisine ama o 12 yıl sadece gözlerini oynatabilerek ve midesinden sondayla beslenerek yaşadı. Vefalı eşi ve çocuklarını, onu ziyarete giden eski futbolcuları izledik zaman zaman. Hoşumuza gitti. Fenerbahçe ve Galatasaray'ın da Sedat'a sahip çıkması önemliydi futbolumuz adına. Gaziosmanpaşa da adını yeni yaptırdığı tesislere vererek Sedat'a saygı duruşunu gerçekleştirdi. Az önce Fenerbahçe ve Galatasaray'ın sitelerine girip baktım, "Sedat Balkanlı'yı anıyoruz, Allah rahmet eylesin" demişler mi diye. Henüz bir şey yok. Es mi geçiliyor yoksa Sedat Balkanlı?


Ben es geçmeyeyim; Allah rahmet eylesin ve ailesine sabır versin.
Saygıyla anıyorum...

Dünden Bugüne Real Madrid Amblemleri

27 Nisan 2010 Salı

Üç Ayrı Kentte Heykeli Dikilen Adam: Brian Clough



"Cloughie"

(Doğum: 21 Mart 1935 / Middlesbrough, İngiltere)
(Ölüm: 20 Eylül 2004 / Derby, İngiltere)

Bir teknik adam düşünün. Bir takımı ikinci ligden alıyor ve şampiyon yapıyor; olmamış bir şey değil. Daha önce örnekleri görülmüş. Peki, bir adam düşünün ki, başka bir takımı yine ikinci ligden alıyor ve çıktığı sezon şampiyon yapıyor. Evet, bu ondan önce de oldu, ondan sonra da. Şimdi aynı adamın aynı takımla Şampiyon Kulüpler Kupası'nı aldığını düşünün. Bu olmadı, olması da zor ihtimal ama belki böyle biri çıkabilir. Şimdi son olarak aynı adamın Şampiyon Kulüpler Kupası'nı iki kere üst üste aldığını düşünün. İşte bu fantazi ve tekrar edilmesi imkânsız bir başarı! Bir takımı üç sene içinde ihya etmek!

Evet, bahsettiğimiz adam Clough'tu başlıktan da anlaşılacağı üzere. Brian Howard Clough başarılı geçen futbolculuk yıllarından sonra, özellikle Derby County ve Nottingham Forest ile büyük başarılar elde eden bir antrenör olarak asıl ününü yaptı. İki takımın da tarihindeki en büyük antrenör olarak anılıyor. Bir ünvanı daha var İngilizler arasında yayılan, o da; İngiltere Millî Takımı'nı çalıştırmamış en iyi antrenör...

"Tanrı futbolu bulutlarda oynamamızı istese, çimleri yukarı yerleştirirdi."


Kısaca Futbolculuk Yılları
Aslında Clough'un futbolculuk kariyeri de çok parlak ve futbolcu olarak da öylece geçiştirilecek bir adam değil. Ama antrenörlüğü çok daha ön planda olduğundan şimdilik kısaca geçeceğim. Middlesbrough alt yapısında yetişen Clough, askere gitmeden önce iki sene profesyonel olarak Billingham'da oynamıştı. 1955'te askerden döndüğünde, tekrar Middlesbrough'a katıldı. Middlesbrough'da oynadığı 6 sezonda 213 maça çıktı ve 197 gol kaydetti. Bu yıllar içerisinde 2 kez de milli oldu. 1961'de Sunderland'e transfer oldu ve 61 maçta 54 gol attı. 1964 yılında 29 yaşındayken geçirdiği diz sakatlığı yüzünden futbolu erken bıraktı.



"Taktikler değil, futbolcular maç kaybettirir. Dominoyu bile nasıl kazanacağını bilmeyen adamlardan, abuk subuk konuşmalar duyuyorum."




Teknik Adamlığa Geçiş ve
Derby'den bir Şampiyon Yaratmak

30 yaşındayken o zamanki adı Hartlepools United olan Hartlepool United'ın başına geçmişti Brian Clough. Takım dördüncü ligde yer alıyordu. Sezon sonunda takım ligi sekizinci sırada bitirdi ve yönetim değişti. Yeni gelen yönetim Brian'ı takımdan göndermek istedi. Bu aşamada Brian'ın kariyerindeki en önemli şeylerden biri oldu ve yardımcı antrenörü Peter Taylor ile beraber Derby'ye geçtiler. Peter Taylor-Clough ikilisi bundan sonra büyük başarılara imza atacaklar, ayrılmak ikili olacaklardı.

1967-68 sezonunda ikili Derby'nin başına geçtiğinde takım uzun zamandır ikinci ligde orta sıralara oynayan bir takımdı. Geldikleri ilk sezonda Derby'de fazla başarılı olamayan ikili, ikinci sezon için kolları sıvadılar. Daha sonra gittiği takımlara da götürecekleri McFarland, O'Hare, McGovern, Hinton gibi transferle takıma yeni bir şekil verdiler. Eski takımın ilk 11'den sadece dört futbolcu kalmıştı. Aldığı fevri kararlarla saha sorumlusunu, oyuncu takip takımının başkanını ve hatta Derby'nin bir mağlubiyetinden sonra gülen iki çaycı kadını kulüpten kovdu. Takım bu sert hamleler sayesinde yükselişe geçti. 1968-69 sezonun başında Dave Mackay ve Carlin'i takıma katıp, 22 maç üst üste kaybetmediler ve kulüp ikinci lig şampiyonu olarak Birinci Lig'e yükseldi. (Günümüzün Premier Lig'ine tabiî ki)

Bu dönem sırasında sıkça eleştirildi ve oyuncularla sorunlar yaşadı. Öğrencilerinden kendisine Bay Clough demesini istemesi, hatalara kestiği sert cezalar, kirli oynayan oyuncularını kadrodan kesmesi tartışmalar yarattı. Yine de Clough kurduğu takım ve yerinde taktik değişikliklerle çevirdiği maçlarla bu olumsuz havadan başarıyı yakaladı. O andan itibaren oyuncuları ona Bay Clough demekte zorlanmadılar.

Derby'nin 1. Lig'deki ilk sezonunda (69-70) gösterdiği performans herkesten alkış topladı ve takım ligi dördüncü sırada bitirdi. 20 yıldan beri Derby'nin elde ettiği en iyi sonuçtu bu. Dördüncü olmalarına rağmen takım Avrupa Kupaları'na katılamadı. Finansal eksiklikler yüzünden gelen bu sonucun ardından, 10 bin sterlin cezaya da çarptırıldılar. 70-71'de dokuzuncu oldular.

1971-72 sezonu ise Derby tarihinin dönüm noktalarından birisi olacaktı. Takım Clough ve Taylor'un yönetiminde, Leeds United, Manchester City ve Liverpool ile şampiyonluk mücadelesine girişti. Ligin son maçında Liverpool'u 1-0 yenen takım, yardımcı antrenör Peter Taylor ile birlikte Mallorca'ya tatile gittiğinde, Clough da ailesiyle birlikte Sicilya'ya tatile gitmişti.
Üç gün sonraki maçta rakipleri Leeds'in kazanamadığını tatilde öğrendiler. Derby County 88 yıllık tarihinde ilk kez şampiyon olmuştu ve Clough 37 yaşında ilk büyük başarısını elde etmişti!

1972-73 sezonu başladığında Clough ve Taylor, kulübün transfer rekorunu kırarak Liecester City'den Nish'e imza attırdılar. Yönetimin haberi olmadan yapılan bu transfer ilk değildi, ama son da olmayacaktı. Bu olay yüzünden yönetim ve ikilinin arasını açtı. Takım zaten maddi sıkıntılarla boğuşuyordu ve 225,ooo sterlinlik bu transfer o zaman için çok fazlaydı. Brian'ın medyatik kişiliği de kendinin aleyhinde işliyordu o dönem. Taraftarlara takımı kaybettiği zaman desteklemediği için çıkışmış ve onlara "nankör" demişti bir televizyon programında, daha sonra TV'lerde yönetimi eleştirdi. Aynı sezon içinde takım ligin orta sıralarında yer alıyor ve geçtiğimiz seneki başarısını tekrarlayamıyordu. Fakat Şampiyonlar Kulüpler Kupası'nda yarı finale kadar geldiler. Yarı final maçındaki oyuncu seçimleriyle de çok eleştirildi. Maçtan sonra Juventus'lulara "Hilebaz Piçler" deyip, İtalyanları da II. Dünya Savaşı'ndaki tutumu yüzünden eleştirdi. Yine de sabır gösterdi ona Derby. Leeds United ve Don Revie hakkındaki lâfları da çok eleştirilmişti. Leeds sert oyunu ile Ada futbolunu domine ediyordu ve Brian'a göre değildi. O İngilizlerin Tele Santana'sıydı. Leeds hakkında yazdığı bir makalede sert bir üslupla bunları dile getirdi.

Tartışmalı işlere devam etti Clough & Taylor ikilisi. Başkanın haberi olmadan West Ham'lı Bobby Moore ve Trevor Brooking'e 400,000 sterlin önerdiler. Teklif kabul olmadıysa bu yönetimin kulağına gitti. 1973 yılında Başkan Longson ikilinin kovulmasını yönetime sunduysa da destek alamadı. Buna karşılık Başkan, Clough'tan TV'lere çıkmayı bırakmasını ve gazetelere makale yazmamasını istedi. Gerginlik tırmanıyordu. Clough & Taylor ikilisi kendilerine karşı olan başkana karşı bir plan yapıp istifa ettiler. Amaç taraftar arasında bir uyanış gerçekleştirmekti ve yönetimin istifalarını kabul etmeyeceğini düşünüyorlardı. Ama olan oldu ve yönetim istifayı kabul etti.

"20 dakika boyunca tartışıyor ve sonra benim haklı olduğuma karar veriyoruz." (Taktiklerinize karşı çıkan oyuncular olunca ne yapıyorsunuz sorusu üzerine)


Olaylı Dönem
Derby'den ayrılışının üzerine Clough ve Taylor, ikinci lig takımı Brighton & Albion Hove'un başına geçtiler. İkili tüm ekibini de oraya götürmüştü. Takım küme düşmekten son anda kurtuldu o sezon. (1973-74)

1974 sezonun başında Clough, Don Revie'nin milli takımın başına geçmesiyle boşalan Leeds'e imza attığında kader arkadaşı Taylor ile anlaşmazlığa düştü ve bu kez tek başına kulübün başına geçti. Taylor hem Leeds'e gitmek istemiyordu, hem de kendilerine güvenen Brighton yöneticilerine karşı vefalı olmak istiyordu. Clough'un bu kararı herkesi şaşırtmıştı. Daha önce yazdığı eleştiri makalesinde Leeds'in küme düşmesi gerektiğini, futbol çirkinleştirdiğini, Don Revie'nin de buna çanak tuttuğunu söylemişti. Leeds'te sadece 44 gün dayandı Koca Kafa lâkaplı teknik adam. Giles, Hunter, Bremner gibi oyuncularla sorunlar yaşadı. Don Revie ile tartışma programlarında kapıştı. 6 maçta sadece 1 kez kazandı ve yönetim tarafından görevden alındı. Bu 44 gün hakkında filmi de çekilen The Damned United isimli bir kitap yazılmış, fakat Clough'un ailesinden, Brian'ı fazla histerik gösterdiğinden tepki görmüştür. Don Revie'nin Leeds'teki masasını yaktığı hayali bir bölüm vardı meselâ.

"Tüm madalyalarınızı çöp kutusuna atabilirsiniz, çünkü hiçbirini adil şekilde kazanmadınız!" - İlk antrenman sırasında Leeds United'lı oyunculara


Nottingham Forest Yılları
5 Ocak 1975'te 1 senelik bir boşluktan sonra Brian Clough, Allan Brown'dan boşalan Nottingham Forest'in menajerliğine getirildi. İlk maçında Federasyon Kupası'nda Tottenham'ı mağlup ederek iyi bir başlangıç yaptılar. Sezonu sekizinci sırada bitirdiler. 1976-77 sezonu öncesinde eski dostu Peter Taylor'la arasındaki sorunu da çözen Clough müthiş ikiliyi yeniden birleştirdi. O da biliyordu ki, Taylor olmadan Clough aynı Clough, Clough olmadan da Taylor aynı Taylor olamazdı. Aynı sezon sonunda takım Birinci Lig'e yükseldi.

77-78 sezonunda takım geldiği gibi başarılı oldu ve şampiyonluğu kazandı. Brian Clough, WM'nin mucidi Herbert Chapman'dan beri iki ayrı takımla şampiyonluk kazanan ilk menajer olmuştu. Ayrıca takımı Lig Kupası'nı da kazanmıştı.

78-79 sezonunda ise takım yine iyi gidiyordu. Şubat ayında ilk milyonluk futbolcu Trevor Francis Nottingham'a katıldı. Aynı sezon lig kupası kazanıldı ama takım Liverpool'un ardından ikinci olarak ligi tamamladı.

Takım, Şampiyon Kulüpler Kupası'nda başarılı olacaktı. Kaderin tuhaf bir cilvesi, ilk turda Liverpool'u elemişlerdi. Daha sonra AEK, Grasshopper ve Köln elendi. Finalde ise rakip Malmö'ydü. 1 milyonluk Francis golünü attı ve maç böyle sonuçlandı. İkinci ligden çıkıp şampiyon olan takım, ikinci senesinde kupayı almıştı. Dahası Avrupa Süper Kupası'nı da kazandılar.

79-80 sezonunda takım ligi beşinci bitirdi. Ama takım Şampiyon Kulüpler Kupası'nda tekrar başarılı olacaktı. Öster, Arges Piteşti, Dinamo Berlin ve Ajax elendikten sonra finalde Hamburg ile karşılaştılar. John Robertson'un golüyle yine 1-0'lık bir skor elde edip, kupaya tekrar uzandılar.

Bu tarihten sonra Brian'ın düşüşü başladı. Aslında çok başarısız da değildi ama eksi günlerinden uzaktı. İki sezon Nottingham orta sıra takımına dönüştü. 82-83 sezonunda beşinci oldu, 83-84'te şampiyonluk mücadelesi yaptı ve üçüncü oldu. Bu arada 1982 yılında Taylor futbolu bıraktığını açıklayıp takımdan ayrıldı ama altı ay sonra Derby'ye imza attı ve hatta Nottingham'ın yıldızlarından Robertson'u transfer etti. İkilinin arası tekrar açıldı. Bu kez Taylor yanlış yapmıştı. Robertson sakatlandı ve Derby'ye yar olmadı. Taylor da başarı olamadı. Taylor bu yanlış hamlesi hem kendine hem de Clough'a zarar vermişti. Taylor'suz, Clough'lu Nottingham duraklamaya girdi. 87-88 ve 88-89 sezonunda üçüncü oldu. Ertesi üç sezon orta sıralarda yer aldıktan sonra 92-93 sezonunda Nottingham 16 yıl sonra küme düştü.

Son sezonlarında alkol bağımlığı yüzünden sorunlar yaşayan ve Sheringham ve Des Walker gibi oyuncularını yanlış kararlarla satan Clough sezon sonunda antrenörlüğü bıraktığını açıkladı.

"Eminim ki İngiliz Federasyonu görevi beni seçip görevi bana verirlerse, şovu benim yöneteceğimden korktular. Haklıydılar da, çünkü aynen öyle yapacaktım."


Futbol Dışında
9 çocuklu bir ailenin 6'ıncı çocuğu olan Brian, çocukken çeşitli işlerde çalışmıştı. Çok da rahat olmayan bir hayattan sonra futbolu seçmişti. Middlesbrough'yu yine de her şeye rağmen seviyordu. Barbara Glasgow ile 1959'da evlendi ve bu evlilikten üç çocuğu oldu. Oğlu Nigel Clough şu an Derby'nin menajeridir.

Peter Taylor'la arasında olan kırgınlığa rağmen, vefatının ardından yasını tutmuş ve cenazesine katılmış, ayrıca yazdığı otobiyografik kitabı da ona adamıştı.

Hayatı boyunca iyi bir sosyalist olan Clough, zaman zaman işçilerin eylerimlerine de katılmıştı. Britanya'daki sağın yükselişini engellemeyi amaçlayan Anti-Nazi Birliği'nin başkanlığını da yapmıştı. Siyasete atılmayı ise spor kariyerinde ilerlemek istemesinden dolayı reddetmişti.

Hem Middlesbrough'ta, hem de Nottingham'da heykeli dikilen, Derby'de ise siparişi verilen ve stadyumun önüne heykeli dikilecek olan bu adam, 2004 yılında 30 yıldır alkolle harap ettiği vücuduna yenik düştüğünde ve mide kanserinden hayatını kaybettiğinde 69 yaşındaydı. Ölümüne kadar Four Four Two dergisinde yazılar yazdı. Kabarık saçları yüzünden Koca Kafa lâkabı koyulsa da, daha sonraki yıllarda Britanyalı Brian ve Büyük Brian olarak da anıldı.

Clough, medyatik kişiliği, lâfını esirgemez hatta patavatsız tarzı, sansasyonel başarı ve başarısızlıkları ile İngiliz futbolunun gördüğü en renkli ama aynı oranda da ününü en fazla hak eden menajeriydi. İki takımı sıfırdan yarattı ve hem İngiliz hem de Avrupa futbolunun zirvesine taşıdı.

"Roma bir günde inşa edilmedi derler ama ben inşaat işinde değilim."


Şampiyonluklar ve Kupalar
  • Nottingham Forest ile 2 kez Şampiyon Kulüpler Kupası (1978-79, 1979-80)
  • Nottingham Forest ile 1 kez Avrupa Süper Kupası (1978-79)
  • Nottingham Forest ile 1 kez 1. Lig Şampiyonluğu (1977-78)
  • Nottingham Forest ile 4 kez Lig Kupası (1977-78, 1978-79, 1988-89, 1989-90)
  • Nottingham Forest ile 1 kez İngiltere Süper Kupası (1977-78)
  • Derby County ile 1 kez 1. Lig Şampiyonluğu (1971-72)
  • Derby County ile 1 kez Şampiyon Kulüpler Kupası Yarı-Finali (1972-73)

Ayrıca bakınız:



25 Nisan 2010 Pazar

Bir Cosmos taraftarı: David Gilmour

Ertegün kankalığı kontenjanından...

24 Nisan 2010 Cumartesi

Benjamin!

Küçük golcü Tsubasa hayatımıza girmeden çok önceydi. Hatta şöyle diyeyim, Benjamin tüm seriyi bitirdiğinde Tsubasa daha gelmemişti bile ülkemize. Ülkemizde yayınlanan adıyla "Benjamin" orijinal ismiyle "L'ecole des Chanmpions" Japonlara çizdirilmiş, bir Fransız yapımı. Başlangıcı 1992. "Captain Tsubasa'nın başlangıcı ise 1983.

Yapım sıralarında daha önce olan bize daha sonra gelmiş ama biz Captain Tsubasa'nın daha mantıklı bir kopyası olan (en azından saha yuvarlak değildi) Benjamin'i daha çok sevmişizdir. İlk göz ağrımız ne de olsa.

Efenim olay Benjamin'in futbola başlaması sonrasında kariyerini geliştirmesi üzerine kurulu. Pekçok insanın da karıştırdığı üzere "Kartal vuruşu", "Süper Magnum Vuruşu", "Serap Vuruşu" Benjamin'de geçen terimlerdir. Tsubasa'nın aksine bu çizgi filmde kahramanlar bu şutun geleceği hakkında sizi uyarırdı. Misal, şutu atmadan önce Cesare bağırırdı: "Süper Magnum vuruşu!" Ondan sonra yumurtaya dönmüş bir top.

Filmde üç-dört tane üst klas futbolcu vardı. Arada girip çıkan süper adamlar oluyordu ama olay Benjamin, Eric ve Cesare arasında geçiyordu daha çok. Benjamin, Tsubasa gibi çizgi filmin ana karakteriydi. Yükselerden gidip kaleye giren "Akula vuruşu" onun eseriydi. Bir de paraşüt vuruşu vardı bunun bir önceki aşaması. Eric kalbi tekleyen Misugi'nin bir yansımasıydı. Serap vuruşu ile kalecinin göremeyeceği şutlar atardı.

Cesare ise benim en sevdiğim karakterdi bunların arasından. Tüm zorlukları rağmen şöhret olmuş. Kirli oynayan, süper magnum şutu ile milleti yamultan bir adamdı. Hyuga'ya karşılık geldiğini söyleyebiliriz. Acayip asabi, hırslı ve "delikanlıydı." Ona buna gider yapardı bu. Teknik direktörüne rest çeker, arakadaşlarını zaman zaman azarlar ama çoğu zaman da gaza getirirdi hepsini. Şike yapmasını isteyen mafyayı dinlememişti bir keresinde. Bir ara da Juventus'a mı ne gitmişti.

Bir de Mario diye bir oyuncu vardı. Bunun özel şutu bile yoktu. İlk başlarda Benjamin ile karşılaştırılıyordu hep. Eric'in kankasıydı. Benjamin'in takımında da tek işe yarar eleman Luka'ydı. Maçta adam kalmayınca tribünden atlayıp oynuyordu.

Neyse olaylar İtalya'da geçiyordu. Bu yüzden yaşları büyüyünce, Benjamin Genoa'da, Eric Parma'da, Cesare da Napoli de oynadı ve bolca karşılaştılar bunlar. Sonra şampiyonlar liginde falan da gördük bunları. Milli takıma da seçildiler galiba. Cesare orada da arıza çıkarmıştı. Brezilyalılar amuda kalkıp baraj yapmışlardı buna karşı. Sonra o Brezilyalılı defans ikilisi Genoa'ya mı gelmişti. Benjamin ile aynı takıma katılmışlardı. Bir de hocası mı, babamısı mı ne vardı; Helmut Schön şapkası takardı.

Şimdi Tsubasa'yı daha çok izledik. Seri üstüne seri yapmış adamlar. Ama Benjamin bir başkaydı be kardeşim. Çizimleri senaryosu falan daha güzeldi. Her şeyden önemlisi ilkti bizim için...




Yılmaz Özdil Tarzı Bir Mustafa Denizli Yazısı

Yıl 1988...



Yıl 2000...


Yıl 2010...




Karar sizin... :p

Futbol Kelâmları #14


"İngiltere'de, Londra'da herifin biri varmış. Adı da Brian bir şey... Clouff galiba. Futbolcu mu ne, öyle bir şey işte. Her neyse gittiğim her yerde senin kadar konuşan bir adam daha var diyorlar. İkinci Muhammed Ali'ymişsin. Sadece bir tane Muhammed Ali var. Clouff canıma yetti artık, kes şunu."
Kelâmımız bu sefer bir futbol adamından değil, bir futbol adamına. Bu lâflar 70 ve 80'lerin hatta boks dünyasının gelmiş gelmiş en büyük boksörüne ait lâflar. Muhammed Ali, ABD'de verdiği bir röportajda mikrofonlara bunları söylüyor. Clouff dediği de Clough'tan başkası değil. 

Brian Clough bildiğiniz üzere İngiltere'de görev yapmış en iyi üç-beş menajerden biri. Derby Country'yi ikinci ligden alıp Premier Lig şampiyonu yapmak, ardından aynı şeyi Nottingham Forest'le de yapmak zor iş. Daha zoru Nottingham Forest ile iki kere Şampiyon Kulüpler Kupası'nı da almak. Bunların yanı sıra magazinel bir kişiliği de vardı, çünkü çok konuşan bir adamdı. Sürekli konuşuyor, espriler patlatıyor, eleştiriler yapıyordu. Birçok kişi için ukâlâ yaftası yese de zaman onu haklı çıkarmıştı hep. Muhammed Ali'yi bile çileden çıkarmıştı adam konuşma işinde.
Bu aşağıdaki videoda da, olay İngiltere'de bir şovda Brian Clough'a izletiliyor. Sonra konuşma şöyle tamamlanıyor:
Spiker: Eee, Brian bunun altında mı kalacaksın?
Clough: Hayır, onunla dövüşmek istiyorum.



23 Nisan 2010 Cuma

Danimarkalı Sarı Boğa: Frank Pingel

Fenerbahçelilerin içindeki en büyük uktelerden biridir Pingel.
Bursaspor'dan transfer edilmişti Sarı Boğa. Geldiği gibi de televizyonda yaptığı şovla büyülemişti bizleri. Topu bir sağ omuzuna bir sol omuzuna atarak sektiriyordu!

Ama maalesef, daha ilk resmi maçında, TSYD Kupası'nda, Galatasaraylı Kuzmanovski'ye pres yaparken dizi dönmüş ve sezonu kapatmıştı. Böylece Fenerbahçelilerin içinde kalan en büyük uktelerden biri olmuştu Frank Pingel. Buna karşın, isminin Türk futbolseverlerin hafıza haznesine ilk girişi, 1991 yılında gerçekleşiyor aslında. O zamanlar Pingel, Brøndby formasını giyiyor ve Trabzonspor'un dikkatini çekiyor. Tabii, bunda en büyük etken 1979'ta devraldığı Danimarka Milli Takımını, hatta bugünkü hâliyle Danimarka futbolunu yaratan Alman Teknik Adam Sepp Piontek. 1990 yılında Türk Milli Takımı'nın başına geçişi ve takımlarımızı zamanın şartlarına göre, ekonomik ama iyi transferlere yönlendirmek istemesi sonucu Trabzonspor'un payına önce takım kaptanı Lars Olsen düşüyor. Fenerbahçe ise sol kanatta durdulamayan Brian Nielsen ile payına düşeni fazlasıyla alıyor. Trabzonspor daha sonra Lars Olsen'in kıymetini bilemiyor ama o zamanlar Danimarka rüzgarı sarmış bir kere Karadeniz'i, ikinci hedef de Pingel oluyor.

22 Nisan 2010 Perşembe

Captain Tsubasa Oyunları

Herkeste amiga falan vardı, ben de olmadı hiç. Bunun ezikliğini üstümden atmam gerekirken, ancak Megadriveların, Nintendoların uçtuğu dönemde Beylikdüzü'ndeki Continent'ten (şimdi Carrefour oldu herhâlde) bir Micro Genious almıştık. Bir halt yoktu oyun namına. Bir Süper Mario var, bir de Soccer diye salak bir oyun. Jungle Book fena değildi tabi, o istisna. Ama o zamanlar bu salak aleti bana sevdiren başka bir oyun vardı. O da "Boy Soccer Team"di. Evet, böyle yazmışlar oyunun adına. Bazı başka makinelerde başka isimleri vardı. J-Lig Soccer'dı sanıyorsam başka bir adı da. Orijinali bildiğin Captain Tsubasa imiş, tabi serisi var. Hangisini oynadığıma tam emin değilim ama II galiba. Neyse efendim, açtım oyunu bir baktım bizim Tsubasa! Çok sevindim ama kimseyle paylaşamadım o an. Tekirdağ'daki yazlık evdeyim, sezonu gene ilk biz açmışız! Deniz karşımda, hava güzel, çayırmış çimenmiş demeden başladım oynamaya, oynadıkça da dört köşe oluyorum tabi.

İkinci maçta mı, üçüncü maçta mı ne röveşata atmayı öğrendi bizimkisi, Şeker Duvar'ı öyle geçebiliyorsun ancak. O golü atana kadar pek gol yediği görülmüyor. İlerliyorum da ilerliyorum, takım J-Genç Ligi'nde şampiyon oluyor. Ondan sonra birkaç oyuncu gidiyor bir yerlere, başka bir takım toplanıyor. Falan fişman derken, en sonunda Japon milli takımı maçları geliyor karşınıza. Hyuga falan bizim takımda yani. Wakabayashi, Ishizaki, Hyuga, Tsubasa, "Dream Team"i toplamışım, benim gözümde Barcelona'dan iyiler vallahi. Hyuga ile Koeman-Hami şutları atıyorum, bizi Tsubasa zaten orta sahadan vursan yazmaya başlıyor artık. İshizaki kazmalığını geliştiriyor, Bülent Korkmaz misali falan derken...

Almanya ile karşı karşıyayım, Schneider diye sarışın elemanları var, beni acayip zorluyor ama Hyuga ile yazıyorum golü ve başıma dünyanın en talihsiz olayı geliyor. Elektrikler gidiyor! E malum oyunu save etme şansı yok Micro Genious denen zımbırtıda. Ben yumruk atıp makineyi göçertiyorum. Ama neyse ki çalışmaya devam ediyor. Yine de bir kere daha oraya kadar oynamadım o oyunu. Acaba sonu nasıldı? Soru mu şimdi kupayı alıyorduk herhâlde ama kimi yeniyorduk?

21 Nisan 2010 Çarşamba

Ağabey Gökmen'in Yerine Kim Oynayacak?


Yeniköy’de Charton Oteli vardı bir zamanlar, sonradan yıkıldı. Sahildeydi. Orada kamp yapıyoruz. Brian Birch teknik direktör, Çoşkun Özarı da koordinatör. 12 mart (1971) askeri darbesi olmuş, radyo’dan sürekli sıkıyönetim bildirileri okunuyor. “Sıkıyönetimin bilmem kaçıncı bildirisidir. Falan filan…” gibisinden.

Maç yemeğini yedik, takım okundu, maç saatini bekliyoruz hareket etmek için. Ben, Gökmen, Çoşkun Özarı ve birkaç arkadaş daha otelin lobisinde oturmuş konuşurken, Suphi (Soylu) geldi heyecanla. Çoşkun Özarı’ya “Ağabey, Gökmen’in yerine kim oynayacak” diye sordu. Hepimiz şaşırmıştık. Çoşkun Özarı “Hayrola, neler oluyor” gibisinden bir şeyler dedi. Suphi “Ağabey duymadın mı? Artık ayı oynatmak yasaklandı, sıkıyönetim bu konuda bildiri yayınladı” dedi.



Metin Kurt'un anlatımı ile Gladyatör Kitabından...

Kim bu Adam?


Hayır, lisenin mezuniyet balosu değil. Fotoğraftaki de son sınıftan arkadaş Ahmet değil.
Fotoğraf 1947 yılından. Kapıda da hangi ülke olduğunun ipucu var.
Ama en sağdaki müthiş adam, --o zamanlar itibariyle çocuk-- o takımın formasını hiç giymemiş.
Kim bu adam var mı tanıyan? Çok toymuş o zamanlar...

Cevap: Rinus Michels

19 Nisan 2010 Pazartesi

İlk sarışın zenci: İbrahim Ba

Büyük yetenek olarak görülüyordu ama kaderi Çaykur Rize'ye kadar getirdi onu...
Abel Xavier ve Djibril Cisse'den yaklaşık 10 sene kadar önceydi kafasını sarıya boyatışı. Sağ kanattaki hızlı deparlarıyla Fransa Milli Takımı'nın da radarına girmişti Bordeaux'lu yıldız adayı. Oraya da bir dönemler babasının da forma giydiği Le Havre'dan gelmişti, İbrahim Ba. Avrupa'nın en çok potansiyel vaat eden genç yeteneklerinden biri olarak görülüyordu. Milli takımla oynadığı ilk maçında da lokomotif gibi tüm kanadı gidip gelmiş, sıkça da forvet bölgesine girerek golünü de atmıştı. Ama asıl unutulmaz golü, aynı sene içerisinde 35 metreden Brezilya'ya attığı serbest vuruş golüydü...

18 Nisan 2010 Pazar

Türkiye'de Aranan Adam: Ron Atkinson


80'lerin ikinci yarısında Türkiye'de bir İngiliz fırtınası esmiş. Britanyalı oyuncular getirilmeye çalışılmış, hocalara teklifler götürlmüş. Milne hikayesini biliyor elbette.

Türkiye'de o zamanlar revaçta olan başka bir İngiliz daha var tabi. O da Ron Atkinson. Manchester United'ın Ferguson öncesi dönemdeki ünlü hocası "Rongiliz" ve "Büyük Ron" diye anılıyor. Özellikle "Rongiliz" lâkabındaki "giliz" eki İngiltere için Ron'un önemini yansıtan bir isim türetmesi. West Bromwich gibi bir takımı Premier Lig üçüncüsü yaparak ilk başarısını kazanmış, UEFA'da çeyrek final oynatmış. Daha sonra ise averajla şampiyonluğu kaçırdığı ve dördüncü olduğu sezonlar var WBA ile. Manchester United kariyerinde ise şampiyonluk yok ama 3 FA Kupası var. Manchester şimdiki Manchester değil elbette. O takımı hep üst sıralarda tutuyor kurt hoca.

O dönemlerde önce Milli Takım yetkililerinin dikkatini çekiyor. 12 yıl süreyle Manchester'ın başında kalan bu adam "presipte" evet de diyor. Düşünülen bir başka isim ise Brian Clough! Ama bizimkiler Atkinson'a yoğunlaşıyor. Yıl 1986. Milli takım şartlarını sunuyor. Atkinson uzun süreli bir yapılanmadan yana. Beklentiler uyuşmuyor, hem de Atkinson teklifi beğenmiyor. İş yatıyor. Yerine Mustafa Denizli geliyor. 9 ay sonra da Tınaz Tırpan geliyor. O da 10 ay takımın başında kalıyor. 2 sene böyle heba oluyor ama ardından Piontek geliyor. Yine de Atkinson'un da Piontek'in yapılanması gibi bir yapılanmaya girmek istediği zaten belliydi ve bu yapılanma iki sene önceden başlayabilirdi.





Bir ertesi sezon Nisan ayı. Yıl 1987. Beşiktaş Gordon Milne ile lige başlamış. Fenerbahçe'de bu İngiliz rüzgarından etkileniyor. Stankoviç'in yerine yine hedef aynı; Ron Atkinson. Atkinson İstanbul'a geliyor, Başkan Tahsin Kaya ile görüşüyor. 280 bin pound öneriyor Fenerbahçe. Daha sonra teklif 280 bin pound, ev artı arabaya çıkıyor. Ron 500 bin pound diye diretiyor. Arabistanlı petrol şeyhlerinden de teklif var çünkü. Piyasayı kızıştırıyor ama Araplar da çark edince, önce WBA'ya geri dönüyor. Sonra ise Atletico Madrid'in başına geçiyor. Aston Villa, Covenrty, Sheffield Wednesday ve Nottingham Forest daha sonraki durakları oluyor.

Çok para istedi diye büyük bir hocayı ligimizde göremiyoruz elbette. O zamanların şartlarında o para verilmiyor normal olarak. Kötü mü oluyor, kısa vadede evet. Stankovic kovulunca sezon sonuna kadar Ercan Aktuna'ya idare ediliyor takım. Sezon başında kariyerli teknik adam Csernai geliyor. Sezon ortasında Yılmaz Yücetürk'e kalıyor görev. Bir sezonluk bir bocalamanın ardından Veselinoviç efsanesi dönüyor ve 3 yılda 2 şampiyonluk 103 gollük rekor geliyor. Yine de insan Ron Atkinson'lu bir Türk Milli takımı, bir Fenerbahçe olsaydı nasıl olurdu diye düşünmeden edemiyor.

Bu arada aynı dönem Fenerbahçe için adı geçen hatta yönetimin kendi yaptığı teklifin ardını kovalamamasından dolayı gerçekleşmeyen çok büyük bir teknik adamın transferi söz konusu ki, es kaza bir gelmiş olsa Türk futbolunda yer yerinden oynayabilir, Türkiye'nin yıllarca özlemini çektiği ekol olma arzusu gerçekleşmiş olabilirdi. Onu daha sonra yazacağım...

13 Nisan 2010 Salı

Yarı Final Öncesi 1988 Avrupa Kupası Kare As'ı


Batı Almanya - Lotthar Matthaus
İtalya - Gianluca Vialli
Hollanda - Frank Rijkaard
Sovyetler Birliği - Rinat Dassayev

12 Nisan 2010 Pazartesi

Köşe Vuruşlarını Tehlikeye Çeviren Adam: Şükrü Gülesin

Efsane Türk Oyuncular (No:5)"Köşe Vuruşlarını Tehlikeye Çeviren Adam"

(Doğum: 14 Eylül 1922 / İstanbul)
(Ölüm: 10 Temmuz 1977 / İstanbul)

Türk futbolunda yer eden isimlerden birinin de Şükrü Gülesin olduğuna hiç şüphe yok. Beşiktaş'ın sembol isimlerinden biri olmasının yanı sıra, tek maç Galatasaray forması giymişliği de vardır. Buna karşın Beşiktaş seyircisinin vefalı tutumu karşısında Beşiktaş'tan kopmamıştır. Türkiye'yi yurt dışında temsil eden ilk oyuncularımızdan olan "Kornerlerin Ustası" "göbekli" Şükrü, gerek sportif gerekse sosyal hayattaki başarısıyla örnek alınması gereken bireylerden birisidir.

Uzun futbolculuk hayatında sadece 11 kez A milli takım forması giyen (II. Dünyu Savaşı yüzünden fazla maç yapılmıyordu) ve 4 gol atan Şükrü Gülesin, Londra Olimpiyatlarında A milli takımın oyuncularından birisiydi.

Futbol hayatına daha lise yıllarına gelmeden Kınalıada Futbol kulübünde kaleci olarak başlayan Şükrü, İstanbul Erkek Lisesi'nde okumaya başladığı yıllarda kendini keşfeden yönetici Niko Zervudakis sayesinde Beyoğluspor'a transfer olmuş ve burada forvet olarak görev bulmaya başlamıştır. 1940-41 sezonunda daha 18 yaşındayken ise o zamanlar futbol oynamaya da devam eden "Baba Hakkı" lâkaplı Hakkı Yeten'in yoğun girişimleriyle Beşiktaş yöneticilerinin dikkatine sunulmuş ve o yılların en iyi takımı Beşiktaş'a transfer olmuştur. 1940'ın bir cuma günü adaya gelen telgrafta şöyle yazıyordu: "Kendine iyi bak. Pazar'a Galatasaray maçında oynuyorsun."

"Palermo'daki arkadaşlarım bile beni
Beşiktaşlı Şükrü olarak çağırıyorlardı."


Beşiktaş Yılları
1940-41'de Baba Hakkı'lı, Voleci Şerefli, Sabri'li Beşiktaş İstanbul Ligi'nde 18 maçın hepsini alıp, 84 gol atarak inanılması zor bir yüzde yakalamış ve şampiyon olmuştu. Fenerbahçe'yi de 7-1 gibi tarihin en büyük skorlarından biriyle mağlup etmişlerdi. Milli Küme'de de şampiyonluk gelmişti. 1943-44 sezonunda Beşiktaş'la bir kez daha tüm maçları kazanıp İstanbul ve Milli Küme şampiyonu oldu.

1944-45 Beşiktaş'ta dört sezon oynadıktan sonra genç Şükrü askerliğini yapmak üzere Ankara'nın yolunu tutmak zorunda kalmıştı. 23 aylık askerlik hizmetini tamamlarken kiralık olarak bir sezon boyunca Ankaragücü formasını giymişti.

1945-46 yıllında vatani görevini bitirip Beşiktaş'a dönen Şükrü ve takımının başarıları devam etti. Bu iki yılda iki İstanbul Şampiyonluğu, iki Milli Küme finali gelmişti. 1946-47 sezonunda ise çifte şampiyonluk yine Beşiktaş'ındı. (İstanbul Ligi, Milli Küme)

Şükrü sol kanattaki hızlı ve şaşırtıcı hareketleriyle taraftarın en sevdiği oyunculardan birisi olmuştu. 1,90'lık boyu ve aşırı çıkan göbeğine rağmen, topa hem havadan, hem de yerden hakimiyeti yüksekti. Bir maçta Fenerbahçe beki Seracettin'in kendisine belinden sarılmasına rağmen onu da sürükleyerek top sürdüğünü anılarında anlatmıştır. Seri ve güzel ortalar kesmesiyle takımına yararlı olan Şükrü'nün bir diğer önemli özelliği de duran toplarda uzman olmasıydı. Penaltı ve frikiklerde etkili falsolu vuruşlar çıkarırdı. 1950'li yıllarda Guiness Rekorlar kitabında da en çok kornerden gol kaydeden oyuncu olarak geçmiştir. O zamanki Guiness'e göre 32 korner golüne imza atmıştır, fakat o zamanlar düzenli olarak istatistiklik tutulmadığından bu rakamın 39 ve ya 35 olduğu da söylenir. Bu özellikleriyle bir anda sivrilmişti Şükrü Gülesin. Fenerbahçe'ye 9, Galatasaray'a 13 gol atarak da tarihe geçmişti.

1947-48 sezonunda takımın başına gelen efsanevi oyuncu ve teknik adam Giuseppe Meazza da Şükrü'yü çok beğenmişti ve daha sonra zaten de İtalya'ya transferinde büyük rol oynadı. 1948 ve 49 yıllarında başarı gelmedi. 1949-50 sezonunda Beşiktaş yine İstanbul şampiyonu oldu.

Bu araba bu sezon sonunda 1948 Olimpiyat Oyunları'ndaki Yugoslavya - Türkiye maçında çıkan tatsız olaylar dolayısıyla Federasyon kendisini 8 ay hak mahrumiyeti ile cezalandırmıştı. Bir sabah kapısı çalındı, gelen bir menajerdi. Teklif 8000 dolar peşin, Roma'da bir daire, primler hariç 2500 lira aylıktı. Takım ise Lazio. İtalyanlar kendi liglerinde oynayan ilk Türk, 27 yaşındaki yetenek; Şükrü'yü selâmlamayı bekliyordu.

"Türkiye'de her çocuk Fenerbahçeli doğar
ama bazıları daha sonradan takım değiştirir."


İtalya Macerası
1950 yılında, daha önce Beşiktaş'ı çalıştırmış olan Giuseppe Meazza'nın önerisi ile Lazio'nun transfer listesine girdi ve daha sonra da İtalya'nın en büyük kulüplerinden biri olan bu takıma transfer oldu. Fakat takımdaki ömrü kısa oldu. Daha sezon başlamadan Mario Sperone ile yaşadığı anlaşmazlık onu başka bir takıma gitmeye ikna etmişti. Sperone aşırı kilosu ile dikkat çeken Şükrü için "bu adam bu fizikle forvette tam verimli olamaz, bence aradığımız santrahafı bulduk" diyordu. Şükrü ise aksi görüşteydi, Palermo'ya kiralanmak istediğini bizzat yönetime bildirdi ve yönetim de çaresiz Şükrü'yü kiraladı. Palermo'nun o zamanki hocası Viani'ye Lazio maçında "Sinyor beni santrafor oynatın, sizi mahçum etmeyeceğim" dedi. Maçta biri kornerden, iki gol atarak takımına 2-1 galibiyeti getirdi ve Sperone'den hırsını aldı. Halk sahaya inmiş "Viva Turko" diye onu omuzlarına almıştı. Şükrü, bir orta sıra takımı olan Palermo'daki ilk sezonunda (1950-51) 28 maçta 13 atarak başarılı bir performans sergiledi. Kendisini fiziği yüzünden beğenmeyen Sperone'ye ise kendini kanıtlamıştı.

Ertesi sezon döndüğü Lazio'da artık kabul görmüş bir oyuncuydu. Özellikle geçen Palermo-Lazio maçından sonra basının Lazio yönetimine ve antrenörlere "böyle oyuncu bırakılır mı" diye ateş püskürmesi Şükrü'nün taraftar gözündeki imajını daha da sağlamlaştırmıştı. Lazio, bir sene daha Palermo ile kiralık sözleşmesi olan Şükrü'yü geri almak için yüksek bir meblağ ödemişti. Gülesin o sezon ünlü oyuncu Piola'nın da yer aldığı forvet hattında görev aldı, 29 maça çıktı ve 1951-52 sezonunu 17 golle kapadı.

Buna karşın takımda dört yabancı oluşu nedeniyle tekrar Palermo'ya geçti. "Türk olduğum için gönderdiler, Brezilyalı, İsveçli olsam göndermezlerdi" diyor Gülesin anılarında. 22 maçta 7 gol atarak İtalya kariyerini, Palermo forması altında sonlandırdı. Toplamda 79 maça çıkıp, 36 gol kaydetmişti. Ülkeye dönme zamanı gelmişti.

1953 yılında Galatasaray'a transfer olsa da sadece bir maçta oynamış ve daha sonra kulüp ile maaşını alamadığı için mahkemelik olmuştu. Ertesi sezon Beşiktaş'a döndü ve tek sezon daha forma giyerek kariyerini burada noktaladı. Jübilesi için eski takımı Lazio İstanbul'a geldi ve güzel bir maçla Gülesin uğurlandı. Lazio takımında oynayanlar arasında Can Bartu da vardı.

"Sarı Kırmızılı forma - kimse alınmasın, gücenmesin ama -
sırtıma batıyordu sanki."


Futbol Dışında
1957 yılında Roma'ya yerleşti. Milliyet gazetesi Roma muhabirliğini de uzun süre sürdüren Gülesin bu arada da Türk lokantası işletiyordu. 1961 yılında ülkeye geri döndü; Karşıyaka ve İzmirspor Kulüpleri'ni çalıştırdı. Daha sonra milli takım kadrosuna giren Gülesin, 1969 yılında Suudi Arabistan'la yaptığımız müsabakada tek maçlığına milli takım teknik direktörlüğü de yaptı. Daha sonra gazetelerde spor yazarlığı yapmaya başladı; Milliyet ve Günaydın'da yazdı. Can Bartu'nun Lazio'ya transferi sırasında futbolcunun menajeriydi.

Espirili ve babacan tavırlarıyla bilenen Şükrü Gülesin, etrafında kıvrak zekâlı bir insan olarak tanınmıştır. Yazılarında da bunu açıkça belli eden Gülesin'i 17 Temmuz 1977'de kaybettik. Beyin kanaması geçirip aramızdan ayrılmıştır. Gülesin'in vefatında İtalyan gazeteleri "Büyük Sükri öldü" diye manşet atmışlar ve oyunun eski fotoğraflarını yayınlamışlardı. Rahmetle anıyoruz...

"Beni meşhur eden adam Cihat Arman'dır.
Onun gibi bir kaleciye kornerden gol atmak, beni meşhur etti."




Anılar
* Rahmetli Baba Hakkı bir maçta korner kullanılırken Şükrü'den topu kendisine atmasını istiyor. Şükrü direk kaleye vuruyor ve gol! Baba Hakkı kovalamaya başlıyor, Şükrü kaçıyor. Baba Hakkı arkadan bağırıyor, "Dövmeyeceğim oğlum, golü attın kutlayacağım!"
* Rahmetli Gülesin, gazozu çok severmiş bir de. Bir keresinde yine Baba Hakkı'dan maç sırasında kenara yanaşıp gazoz içtiği için tokadı yiyor. Yazarlık yıllarında da her yazısından önce çay, yazılarını yazarken de gazoz içermiş sürekli. Artık ellerinin ağırmaya başladığı bir dönemde, kendisinin söylediklerini yazan İsmet Tongo'ya yazı sırasında "Dur İsmet'im, bir Fruko içelim", "İsmetçiğim az ara ver de bir gazoz patlatalım" dermiş.
* İtalya'da onun dönemini hatırlayanların hürmetle andığı bir insandır. Hakkı Yeten, "futbolu bıraktıktan on sene sonra Roma'da onu görenler yolumuzu kesip kucakladı onu, şaştım kaldım" diyor.


Başarılar
  • Beşiktaş ile 3 kez Milli Küme Şampiyonluğu (1940-41, 1943-44, 1946-47)
  • Beşiktaş ile 6 İstanbul Ligi Şampiyonluğu (1940-41, 1941-42, 1942-43, 1945-46, 1946-47, 1949-50)
  • Beşiktaş ile 2 Başbakanlık Kupası (1943-44, 1946-47)
  • Beşiktaş ile 2 İstanbul Kupası (1943-44, 1945-46)

8 Nisan 2010 Perşembe

Haftaya Halı Sahaya Cruijff ile Keizer'i Getireceğim

Yahu arkadaş ben 25 yaşında halı sahalarda nazik bir yerlerimi kaldıramazken, elin oğlu yeşil sahalarda hem de 60'lı yaşlarında top koşturuyor. Bu fotoğrafı neti kurcalarken buldum. Üstlerindeki formaya bakarsak sene tahminen 2000 falan. Yani 2000 olduğunu varsayarsak Cruijff 53'ündeyken, Keizer 57'sinde. Biri Ajax'ın gelmiş geçmiş en büyük yıldızı, diğeri ise Cruijff'tan önceki Ajax'ın gelmiş geçmiş en büyük yıldızı! Cruijff'tan önce Keizer varmış derler Ajax'lılar. Neyse efendim, adam o yaşta çıkmışlar sahaya top tepmişler. Şimdi bizi halı saha tayfasına "beyler haftaya iki adam getiriyorum Cruijff'la Keizer, ezicez oğlum sizi" desem, yarısı Cruijff'u tanısa da Keizer'i tanımaz. Ama bence hakikatten canlarına okuruz. Şu Cruijff'un fitliğine bir bakın yahu! Bir hafta sonra sağ kanada Clint Eastwood'u getiririm. Lyon maçının santrasında iyi kepçelemişti; iyi orta keser. Neyse bu kadar sürrealizm bu gecelik yeter! Bu yazıyı ileride hatırlatırsanız, Bilgin Gökberk gibi çark edebilirim: "Belki fantastik-fantezi bir yazı yazmışımdır Okaycığım" diyerek...

7 Nisan 2010 Çarşamba

Fener'in Yeni Hocası Tigana!


Bu olayı hatırlıyorum aslında ama gözümden kaçan ayrıntı Tigana olmuş. Demek ki o zamanlar pek bilmiyormuşum Tigana'yı. Sonradan hem futbolculuğunu hem de antrenörlüğünü takip etme fırsatı buldum. Bildiğiniz üzere Mali asıllı Fransız teknik adam 2005-2007 arasında Beşiktaş'ın başında yer almıştı. Pragmatik düşünen fakat ufku sınırlı bir teknik adam görürüm ben hep onu. Kaldı ki buradaki pragmatik olma özelliği de benim gibi hayalperestler için olumsuz bir özelliktir. İşte Tigana 1995 yılında, Haziran ayında Fener'in kapısından dönmüş. Olaylar şöyle gelişiyor:


Fenerbahçe bir sezon önce devre arasında takımın başına getirdiği Tomislav İviç ile birden bire yollarını ayırmaya karar veriyor. Dünya'nın en iyi hocalarından biri iddiası ile getirilen İviç'in kariyerinde Atletico Madrid, Marsilya, Porto Benfica, Anderlecht, Ajax, Hajduk Split, Panathinaikos, Paris St. Germain ve Hırvat milli takımı var. Zaten Fener'e gelirken de Hırvat milli takımını bırakmıyor. Neyse efendim, haftalar geçtikçe takım istenileni veremiyor ve sezonu dördüncü bitiriyor.

1995-96 sezonunda şampiyonluğu elde etmek isteyen Ali Şen ve ekibi transferlerde İviç ile çakışıyor. Mosheou transferinde "ya o, ya ben" dediği iddia edilen İviç, savaşçı bir libero istiyorum diyor. Fenerbahçe yönetimi ise defansif oynayan bir takım yaratacak korkusuyla İviç'in görevine son veriyor. Yerine ise ilk olarak Milne düşünülse de, daha sonra Ali Şen'in aklına Tigana geliyor. Lyon ile ilk antrenörlük deneyinimi yaşıyor ve sıradan bir orta sıra takımı olan Lyon ligi ikinci bitiriyor. Ali Şen devreye giriyor bu görüntü üzerine ve gazeteler başlıkları atıyorlar: "Tigana Fener'in Yeni Hocası!"




Bunun üzerine Tigana'nın isteklerini değerlendirmeye alan Ali Şen, Fransa'dayken bir transfer daha yapayım diyor. Hikayenin bu kısmını hatırlıyorum. Amaros Fener'e gelecekti çünkü. Çok istiyorduk gelmesini. Fransa'da yıllarca oynamış, yetenekli bir adamdı. 33 yaşında diye yaşlı eleştirileri vardı ama 2-3 sezon Fener'e katkıda bulunabilirdi.

Tüm bunlar gelişirken Tigana gizli gizli piyasını arttırmaktaydı. Zaten Lyon gibi sıradan bir takımı 2. yapan hoca Fransa'nın büyük kulüplerinde iş bulabilirdi. Öyle de olması düşünüldü. Fransa'nın o zamanki en büyük kulüplerinden Monaco, Japon takımı Nagoya Gramphus 8'in başına geçen Arsene Wenger'in yerine onu düşünmüştü. Bu teklifi kabul eden Tigana, yine de Fenerbahçe'den astronomilk bir teklif bekliyordu. Bu arada yeni bir isim de Ali Şen'in kafasında belirmişti. 1994'te Brezilya'yı Dünya Şampiyonu yapan Carlos Alberto Parreira.

Bir iki gün içinde durum netleşti ve Tigana Monaco'ya imzayı attı. Bu yüzden rota Carlos Alberto Parreira'ya döndü. Amaros'tan da, Tigana'nın gelmemesi üzerine vazgeçildi. Ali Şen'in başından beri kafasındaki isim Högh'e yönelindi. Yalnız tüm olumsuzluklar, aslında çok önemli iki olumlu gelişmeye sebebiyet vermişti:

1-Tigana gibi vizyonu sınırlı, aşırı pragmatik ve tecrübesiz bir teknik adam yerine, Dünya'nın sayılı antrenörlerinden kariyerli ve sistem adamı Carlos Alberto Parreira gelmişti. Defans futbolundan bıkan ve 6 sezondur şampiyon olamayan Fenerbahçe böylece atak bir futbol ve sistemli bir takım izlemişti. Tigana Lyon'a atak oynatıyor gibi görünse de, daha sonraki kariyerinde hep çorbaya göre tuz atma yöntemini benimsedi. Yeni transferler ve eski disiplinsizler Parreira gibi disiplinli bir hocanın elinde davranışlarını düzelttiler. Tigana o sezon Fenerbahçe'nin başına gelseydi, "alternatif bir zamanda" takım bir 10 sene daha şampiyonluk göremeyebilirdi. Çünkü bu sezon artık bir kırılma noktası haline gelmişti.

2-Tigana'nın yanında getirmek istediği ve bizim de o zamanlar destek verdiğimiz bir transfer girişimi Amaros'un yatışı, bize daha önemli bir oyuncuyu izleme fırsatı yarattı. Danimarka'nın banko liberosu Jes Högh, Uche ile unutulmaz tandem ikilisini yarattı. Bugün dahi o ikisinin performansına ulaşan bir defans ikilisi gelmedi ligimize.

Sonuç: Tigana yerine, Carlos Alberto Parreira, Amaros yerine Högh geldi. Çok da iyi oldu Fenerbahçe adına. Tigana daha sonra Beşiktaş'a geldi, belli oranda da beğenildi ama istenilen futbolu belli nedenlerle hiç oynatamadı. İşin garibi bu hikayenin Amaros yönünü çok iyi hatırlamama rağmen, Tigana yönünü tamamen unutmuşum...


6 Nisan 2010 Salı

Kılıbık Schumacher!



Haberin yorumuna baktım da, örnek bir babalık olayını kılıbıklığına çeviren Günhan Altınkaynak'a saygılarımı sunuyorum.

O adamki bu haberden beş yıl sonra Fenerbahçe kalesine geçecek ve pek de uysal olmayan tavırlarına rağmen taraftlı taraftsız herkesin saygısını kazanacaktı.

Yazının sonunda İspanya'da çok şey beklenildiği de yazılmış onu da hatırlatayım. Batı Almanya'da Schumacher her maçta oynamış ve takımda finale çıkmış fakat İtalya'nın katenaçyosuna 3-1 ile boyun eğmişlerdi. Schumi de Zoff'tan sonra en iyi kaleci ikinci seçilmişti.

Bir de "Kemençeli Schumi" var ki ona da şuradan bakın.
@Temur'a teşekkürler...

5 Nisan 2010 Pazartesi

Brezilya: 4 - İtalya: 1 / 21 Mayıs 1970

Efsane Maçlar (No:3)
1970 Dünya Kupası Finali
(21 MAYIS 1970)

Maç Öncesi
1970'de bildiğiniz üzere kupa Meksika'daydı. 9'uncu kez düzenlenen kupa Kuzey Amerika'da düzenlenen ilk Dünya Kupası olmuştu. İki şampiyonluğu bulunan Brezilya üçüncü kez kupayı alırsa, o zaman adı Jules Rimet Kupası olarak anılan bu kupayı müzesinde kalıcı olarak saklamaya hak kazanacaktı. Brezilya elemelerdeki altı maçını kazandıktan sonra, finale gelene kadar da bir altı maç daha kazanmıştı. 1962 ve 66 Dünya Kupaları'ndaki fiziksel mücadelenin ardından, bu kupada futbolseverler Brezilya'nın başı çektiği güzel futbol anlayışıyla kaliteli maçlar izliyordu. İtalya ise grup maçlarında iki beraberlik ve bir galibiyet almasına rağmen lider olarak Uruguay, İsveç ve İsrail'in önünde bir üst tura çıktıktan sonra Meksika (4-1) ve efsane maçta Batı Almanya'yı aştıktan sonra (4-3) finalde Brezilya'nın rakibi olmuştu ve kendinden beklenmeyecek kadar da gollü maçlar oynamıştı.




Maç Anı
Maçı Doğu Alman Federasyonundan Rudi Glökner yönetiyordu ve sertliğe prim vermeyen yapısıyla Brezilya'ya biraz avantaj sağlıyordu açıkçası. Brezilya antrenörü Zagallo'nun işi çok zordu. Gereğinden fazla atak oynamak ve defansı az adamla tutmak zorundaydı. Bir önceki turnuvalarda mücadele ve defans futbolu ön plandaydı ve bu yüzden de Brezilya'nın bu bol forvetli sistemi aslında taktik açıdan çok büyük riskler barındırıyordu.


Brezilya maça kalede Felix, sağ bekte kaptan Carlos Alberto, sol bekte Everaldo, defansın göbeğinde Brito ve Piazza, onların hemen önünde Clodoaldo ve Gerson, onların bir adım önünde ofansif orta saha oyuncusu olarak Rivelino, sağ açıkta Jairzinho, sol açıkta Tostao ve merkezi forvet pozisyonunda Pele ile başlamıştı. 4-2-1-3 şeklinde dizilişe oturtulabilir. İtalya ise kalede Albertosi, sağ bekte Burgnich, sol bekte Facchetti, göbekte Sera ve Rosato, ortasahada De Sisti, Mazzola ve Bertini, sağ açıkta Domenghini, sol açıkta Boninsegna ve merkezi forvette Altın Çocuk Luigi Riva ile Brezilya'nın karşısına dikilmişti.

İlk on-beş dakikada iki takım da birbirlerini tarttılar. Brezilya'da Gerson, İtalya'da ise sağdan yaptığı bindirmelerle etkili olan Domenghini dikkat çekti. 18'inci dakikada Tostao ile gelişen atakta top taça çıktı. Taç atışında sol kanada yaklaşan ve o ana kadar etkili olamayan, dahası birçok topu ezen Rivelino topla buluştu. Top yerde bir kere sekip havalanırken Rivelino yükseklik kazanan topu içeri çevirdi. Burgnich'in üstünden geçen top Pele'nin kafasına geldi ve maç 1-0 oldu. O andan itibaren İtalya oyuna ağırlığını koymaya başladı. Özellikle Riva'ya sağ taraftan Domenghini ve göbekten Mazzola ile taşınan toplar zaman zaman tehlikeli oldu. Brezilyalı defans oyuncusu Brito'nun yapmaya başladığı önemli hataları kaleci Felix kapatsa da, Brito için işler iyi gitmiyordu. İtalya tempoyu yükseltmeye çalışırken, Brezilya ise tempoyu kendi istediği seviyeye düşürmeye çalışıyordu. Dakikalar 37'yi gösterirken geriden çıkmaya çalışan Brezilya'da Brito Clodoaldo'ya aslında makûl sayılabilecek, ama riskli bir pas verdi. Clodoaldo lâkayıt bir şekilde topuk pası yapmayı deneyince araya giren Boninsegna hızlı gelerek Piazza'yı ve daha sonra da kaleciyi geçip boş kaleye golünü yazdı. İlk yarının son dakikalarında iki takım da karşılık ataklar yapmış olsalar da İtalya özellikle Domenghini'nin sağdan bindirmeleri ve şutları, Riva'nın çalımları ile daha etkili oldu. İlk yarıda başka gol çıkmadı. Brezilya adında, en dikkat çeken oyuncu Gerson'du. Hem top kullandı hem mücadele etti. Brezilya'nın dörtlü forvet hattı ise golü atan Pele dahil hayal kırıklığı yarattı. Bekler Carlos Alberto ve Everaldo iyi çalışırken, göbekteki Brito, orta sahadaki Clodoaldo güvensiz bir görüntü çizdiler. İtalya'da ise Domenghini müthiş bindirmeler ve çalışkan oyunuyla devrenin yıldızıydı. Riva ileride iyi top tuttu. Mazzola geriden iyi destek verdi. Bekler Fachetti ve Burgnich fazla geride kalarak klasik İtalyan defans sistemini korudular. Göbekteki Rosato ise sıkça orta sahaya kadar çıkarak bir libero görüntüsü verdi. İlk yarıda İtalya'nın biraz daha iyi ve tempolu olduğunu itiraf etmek yanlış olmaz doğrusu.

İkinci yarıya daha hızlı başlayan taraf Brezilya oldu. İtalyanlar ise geride rakibi karşılayarak, hızlı kontra-ataklar aramaya başladılar. Brezilya adında Gerson gene iyi oyuncu olarak görünüyordu, attığı şutlarla da etkili oluyordu. Rivelino ise canlanmıştı. Yine de 52. dakikada Domenghini'nin sağdan hızlı bir şekilde inip, vurduğu şutu kale direğinin sadece bir karış dışından çıkıyordu. Mazzola da hızlı koşularla defansı delmeye çalışıyordu. Bu dakikadan sonra Brezilya oyuna ağırlığını koymaya başladı. Özellikle Rivelino delici koşularla İtalyan defansını rahatsız etti ve sıkça takımına faul aldırdı. 57. dakika frikikten vurduğu top direkten döndü. Baskısını arttıran Brezilya Gerson ile durumu 2-1'e getirdiğinde dakikalar 66'yı gösteriyordu. Dakikalar 71'i gösterdiğinde ise Gerson'un orta sahadan ortaladığı topu cezasahasının sağ tarafından ortaya indirip Jairzinho ile buluşturan Pele, asisti yapmış oluyordu. Jairzinho geriden gelerek defansı karıştırmış ve topa yakın mesafeden ayak koymuştu: 3-1. Maç iyice hızlamaya başladı. İtalya atağa çıkmaya çalışsa da, Brezilya defansı çabalarını arttırmıştı ayrıca dönen toplar Brezilya'nın tehlikeli ataklarına sebep oluyordu. Bu ataklar kısa sürede İtalya'nın direncini kırdı. İlk yarıda etkili olan Domenghini, Mazzola ve Riva gibi oyuncular bu dakikadan sonra adeta kayboldular. Brezilya Rivelino ve oyuna ısınan Jairzinho ile pozisyonlar kaçırdı, 78'inci dakikada Pele kaleci ile karşı karşıya kaldı ama yararlanamadı. Brezilya defansı da topa iyice önde basmaya başlayınca, maç tek kaleye döndü. 86'ıncı dakikada Clodoaldo güzel hareketlerle orta sahadan topu sol açıkta bekleyen Jairzinho'ya ulaştırmayı başardı. Jairzinho topu Pele'ye gönderdi. Sağdaki boşluğu iyi gören Pele, Carlos Alberto'nun koşu yoluna bıraktı. Topa sert ve düz vuran Carlos Alberto durumu 4-1'e getirdi. Geri kalan dakikalarda Brezilya oyunu kontrol etmeyi becerdi ve bitiş düdüğüyle 1 gol, 2 asiste imza atan Pele sahaya giren taraftarların omuzlardaydı.

Maçın Adamı: Pele
Maç boyunca fazla etkili olamadı Pele. Aslına bakarsanız, ilk yarı gol dışında sahada bile yoktu. 2-1'den sonra oyuna daha fazla hükmetmeye başladı ve arkadaşlarına yardımcı oldu. Zaman zaman geriye gelip top aldı. Yine de birçok pozisyonda pasif kaldığını söylemek gerek. Yalnız ne kadar tehlikeli bir oyuncu olduğunu ve takımı atak yaparsa nasıl katkıda bulunabileceğini yaptığı iki asistle gösterdi. İkisi de "al da at" dercesineydi. Pele böyle bir oyuncu. Turnuva boyunca daha iyi maçlar çıkarsa da, bu maçta yaptıkları takımı ve ülkesi için çok önemliydi.

Yine de maçın en aktif adamlarının Gerson ve Rivelino, İtalya'da ise Domenghini olduğunu söylemek gerek.


Maç Dışı Notlar:
* Pele 3 Dünya Kupası kazanan ilk oyuncu oldu.
* Zagallo, hem oyuncu, hem de antrenör olarak Dünya Kupası kazanan ilk insan oldu.
* Jairzinho turnuvadaki her maçta birer gol atarak 7 golle kupayı tamamladı.
* Brezilya 3 kez Dünya Kupası alan ilk takım oldu.
* Brezilya turnuva boyunca oynadığı 6 maçta 23 gol atıp sadece 2 gol yedi.
* Brezilya elemelerle birlikte oynadığı 12 maçta 42 gol atıp sadece 8 gol yedi.
* İtalya'da Rivera'nın yedek oynaması eleştirildi.
* Azteca Kuzey Amerika'da oynanan ilk Dünya Kupası finaline ev sahipliği yaptı.
* Brezilyalı Rivelino, Pele ve Gerson gibi usta frikikçilerin sayısız frikik kullanmasına rağmen topların hemen hemen hepsini kale direğinin 6-7 metre yukarısına vurması ilginçti.



Brezilya 4 - İtalya: 1
Goller: Pele (dk.18), Boninsegna (dk.37), Gerson (dk. 66), Jairzinho (dk.71), Carlos Alberto (dk. 86)
Stad: Azteca
Seyirci Sayısı: 107,412
Hakem: Rüdi Glöckner

Brezilya:
Felix (7): Kaleci Felix maçta kendine güvenenleri yanıtmadı ve iyi oynadı.
------------------------------------------------------------------------------------------------
Carlos Alberto (8): Sağ kanadı ileri geri kullandı ve son golü de başarısının armağını olarak aldı.
Everaldo (7): İlk yarıda daha çok ileri çıkmasına rağmen, ikinci yarıda da başarılıydı.
Piazza (7): Maç boyunca hata yapmadı, ilk toplara müdehale etti ve hava toplarında etkiliydi.
Brito (6): İlk yarıda yaptığı iki ciddi hatayla neredeyse gole sebep oluyordu, ama ikinci yarıda
kendi toparlayıp vasat bir maç çıkardı.
------------------------------------------------------------------------------------------------
Clodoaldo (7): Yaptığı hata sonucunda İtalya'nın golü geldi ve ilk yarı boyunca pasifti. İkinci yarıda toparlandı ve atağa iyi katkıda bulundu.
Gerson (8): Maçın en iyi adamlarından biriydi. Sürekli topu istedi, pas attı, şut vurdu.
Rivelino (8): İlk yarı çok pasif görünmesine rağmen, ikinci yarının başından itibaren çalımları ve paslarıyla etkili oldu. Bir topu direkten döndü.
-------------------------------------------------------------------------------------------------
Jairzinho (7): 2-1'e kadar adeta sahada yoktu ama 2-1'den sonra İtalyan defansını zorlayıp farkın gelmesini sağladı.
Tostao (6): Brezilya adına maçın en vasat oyuncularından biriydi. Beyaz Pele lâkaplı Tostao hata yapmadıysa da, fazla etkili olamadı. Yine de ileride top tutarak arkadaşlarına yardımcı oldu.
Pele (8): Bir gol, iki asist. Pasif oyuna rağmen ayağına geldiği her topu tehlikeye çeviren bir adam. Maçın yıldızı elbette.
-------------------------------------------------------------------------------------------------
Antrenör:
Mario Zagallo (8): Kurduğu sistemin işleyişine müdahalede bulunmayarak akıllılık etti.

*************************************************************************************
İtalya:
Enrico Albertosi (7): Kalesinde dört gol gördü ama yapacağı fazla bir şey yoktu.
Tarcisio Burgnich (7): İtalya defansının en başarılı ismiydi. Sağ kanattan geçit vermedi.
Giacinto Facchetti (5): Carlos Alberto'nun koşularını engelleyemedi, atağa çıkamadı.
Pierluigi Cera (6): Ne yaptığı belli değildi. Gerekli müdaheleleri yapamadı.
Roberto Rosato (6): İyi niyetliydi. Zaman zaman açıldı ve defansta yerinde hareketler yaptı.
------------------------------------------------------------------------------------------------
Mario Bertini (4): Pasifti. İlk yarıda iyi uzun paslar atmasına rağmen, ikinci yarı sahada yoktu.
Giancarlo De Sisti (3): İtalya'da hiçbir şey yapmayan tek oyuncuydu. Ne savunmada, ne de atakta başarılı olamadı.
Sandro Mazzola (6): Mazzola İtalya orta sahasının etkili olan tek ismiydi. Yine de çalışkan oyunu onu etkili kılmadı. Defansı aşmayı beceremedi.
-------------------------------------------------------------------------------------------------
Angelo Domenghini (8): Sağ açık sürati ve dirençli fiziğiyle özellikle ilk yarıda çok etkili oldu. Gerek şutları, gerekse bindirmeleri ile Everaldo'yu çok zorladı. İtalya adına en iyi adamdı.
Roberto Boninsegna (6): Goldeki fırsatçı hareketleri görülmeye değerdi fakat maçın büyük bir bölümünde pasifti.
Luigi Riva (6): İtalyanların Altın Çocuğu Riva, markaj altında oynadı ve Piazza'ya karşı zorlandı. Top ayağına geldiğinde çaba sarfetti ama golünü atmayı başaramadı.
-------------------------------------------------------------------------------------------------
Antrenör:
Ferruccio Valcareggi (6): İtalyan teknik adam, orta sahadaki oyuncu seçimleriyle maçı veren adam oldu. De Sisti ve Bertini etkisizdi. En azından De Sisti yerine Rivera ile başlayabilirdi. İtalya orta sahada etkili olamayınca, Gerson ve Clodoaldo ikilisi Brezilya'yı sırtlayıp pas trafiğini yönettiler.


Brezilya Oyuncu Değişiklikleri:
  • Yok.

İtalya Oyuncu Değişiklikleri:
  • Mario Bertini-> <-Antonio Juliano (dk.75)
  • Roberto Boninsegna-> <-Gianni Rivera (dk.84)

Kırmızı Kartlar:
Yok

Sarı Kartlar :
Rivelino (Brezilya) / Burgnich (İtalya)

2 Nisan 2010 Cuma

The Firm


2009 yapımı Nick Love filmi futbolu seven sinema izleyicisi için keyifli bir film. Öncelikle birkaç şeyden bahsetmek lâzım filmi layıkıyla izleyebilmek için. Bu bir futbol filmi olmaktan çok bu bir taraftar filmi ve onun üzerinden şiddet ve sosyal statü üzerinde birkaç kendince tespit yapmaya çalışan bir film. Aksi de düşünülemezdi zaten, aski takdirde film değil maç izliyor oluyorduk.

Filmimizde 80'ler zaman olarak seçilmiş. O zamanların eğilimleri üzerinden hafifçe bir geçilmiş. Spor giyinme çabalarını eşofman giyme zanneden bir jenerasyon, gece kulüplerinde bana birçoğu inanılmaz itici gelen disko parçalarıyla oynamak, saçları öne ve ya yana yapıştırmak, aerobik (!) Bunlar gerçekten de zamanın unutulmasını istediğimiz gerçekleri arasında yer alıyor ve filmde de özenle yansıtılmaya çalışılmış. Bu konuda başarılı da olmuş film ekibi. Bunun yanında 80'lerden güzel parçalarla bu atmosfer desteklenmeye çalışılmış. Filmin soundtrack'inin özellikle başarılı olduğunu söylemek gerekiyor kesinlikle. Özellikle Dom'un iki dirhem bir çekirdek hazırlandığı bir sahne var.

Orada çalan The Jam'den "A Town Called Malice" parçasından daha iyisi seçilebilir miydi düşünemiyorum.

Firm'ler İngiliz futbolundaki holigan taraftar grupları. Holigan olayların aranan adamları. Filmdeki Bex, holiganların da holiganı West Ham'ın taraftar grubunun başındaki eleman ve bir gün yolları genç bir delikanlı olan Dominic ile kesişiyor. Bir bar kavgasında bilmeden Bex'e sataşan Dom ve arkadaşları ağızlarının payını alıyorlar ve bundan sonra Dom'un taraftar grubunun içine çekilme daha doğrusu içine girme çabaları başlıyor. Maçlara gidiyorlar, "mevzulara" bulaşıyorlar. West Ham'ın Bex'le yürütttüğü holiganlık çabalarının karşısında Millwall'un Yeti ile cevapları, Pompey'de girilen "çatışmalar." Bunlar bir holigan filminden beklenecek şeyleri özetliyor aslında.


Ama şunu söylemek lazım, bolca kan ve şiddet göreceğiz sananlar yanılır. Filmin özünde şiddet olgusu yer alıyor elbette ama yönetmen Nick Love daha çok kargaşa ortamını göstermeyi tercih ediyor. Tabi bunun bilinçli olarak yapıldığını düşünüyorum. Şiddeti göstermeden şiddeti anlatmaya çalışıyor. İyi oyunculukla bunu da kotarıyor açıkçası. Bex rolündeki Paul Anderson gayet pislik bir herif kılığında ve çok çok başarılı bir oyunculuk sergiliyor. Sataşmak istemem öyle bir adama. Tam bir şiddet bağımlısı bir kompozisyon, sopalarla, çekiçle saldırmalar. Gözü döndüğünü hissediyorsunuz gerçekten. Ayrıca sosyal hayatındaki maddi yeterliliğiyle de futboldaki şiddetin sosyal sınıflarla fazla bir ilgisi olmadığını vurgulamak ister gibi. Filmdeki anne ve babaya da bayıldım, çok eğlenceli tipler gerçekten. Dom yaşına göre hiç de fena değil. Tetik de işte tam da holigan denecek tipler.

Tabi bu arada Nick Love'ın dramatik bir film olmaması istediğini anlıyoruz. Çünkü en sarsıcı olaylar bile alaycı bir şekilde ele alınmış. İstese bir iki ağır tınılı müzik, daha ağır çekimlerle o sahneleri çok daha farklı yerlere çekebilirmiş.

Sonuç olarak film izlenmeye değer bir yapım. Özellikle Bex karakteri için takip edilmeli. Nick Love'ın Football Factory'den sonra tamamen futbolu konu aldığı ikinci filmi. Outlaw filmini de yöneten Nick Love bu filmde de Britanya kültürünü iyi sergiliyor. Tabiî ki Football Factory ve Green Street Hooligans gibi filmlerle karşılaştırılacaktır ama bu filmin bir dönem filmi olduğunu da unutmamak gerekiyor. Bu şekilde izlendiğinde pek de pişman olmayacağınızı iddia edebilirim. Harika değil, orijinal de değil ama kendine has güzellikler barındırıyor.

Bu arada The Firm bir yeniden çevrim. 1988 yılında TV için çekilen versiyonda ise Paul Anderson'ın canlandırığı Bex'i usta aktör Gary Oldman oynuyor. O da çok ilgi çekici bir ayrıntı tabiî. Edinebilirsem onu da ayrıca inceleyebilirim.

Son olarak; Yedincigemi'deki çevirmen arkadaşlarla bu filmi çevirdik ve redaksiyonu da bizzat ben üstlendim. Daha önce herhangi bir Türkçe alt yazısı yoktu. Filmi edinenler, buradan alt yazısını indirebilir ve filmi gönül rahatlığıyla seyredebilir. Ama bir holigan filminde küfür olmayacağı konusunda da garanti veremeyeceğimi de belirteyim.