"Futbol bir savaştır, daha olağan şeyleri yapan kaybeder."
- Rinus Michels
"Yeni fikirlerle gelen bir adam başarana kadar deli olarak görülür"
- Marcelo Bielsa

.

.

30 Eylül 2010 Perşembe

Rakiplerin üstüne inen çekiç: Jörg Albertz

Bu yazı, 5 Şubat 2015 tarihinde YarıSaha.com'da yayımlanmıştır.
Arkadaşları genç yaşlarından beri ona Albertz yerine kısacası 'Ali' diyordu ama Hamburg taraftarı ona 'Çekiç' lakabını daha uygun gördü. Rangers taraftarı da çabucak kabullendi bu lâkabı. Ona 'Çekiç' denmesini sağlayan şey; kale ne kadar uzakta olursa olsun, bir çekiçmişçesine, topa çakan kuvvetli sol ayağıydı. 1,87'lik uzun boyuyla, portakal rengine çalan koyu sarı saçlarıyla, kamera yakından çektiğinde belli olan sarı kirpikleri ve kaşlarıyla hemen göze batardı saha içinde Alberz. Yavaş değildi ama çok da hızlı sayılmazdı. Gösterişli bir oyuncu olmamasına rağmen, anahtar paslarda hep onun zanaatkâr zekâsı vardı. Gittiği hiçbir yerde bir pop star gibi karşılanmadı Albertz. Buna karşın, iş taraftarın saygısını kazanmaya geldiğinde, pop starların da hiç gerisinde kalmadı. Hep onların en sevdiği oyunculardan biri olmayı başardı.

29 Eylül 2010 Çarşamba

Karikatür: Fenerbahçe 1973-74


Ayaktakiler: Ziya Şengül, Ilie Datchu, Didi (Antrenör), Ersoy Sandalcı, Alparslan Eratlı, Yılmaz Şen.
Oturanlar: Cemil Turan, Ender Konca, Osman Arpacıoğlu, Timuçin Çuğ, Niyazi Yurtseven, Mustafa Kalpakarslan

28 Eylül 2010 Salı

Arıza İdman Yurdu

Kadromuz defansif oyunculardan oluşmakta elbette. 5-3-2'yi uygun gördük bu yüzden. Her maç iki oyuncumuz kırmızı görebilir ama yine de yedek bol merak etmeyin. Her türlü deliliği yapan, magazinel yönü yüksek, ısıran bir takım kuracağız. "Isıran" derken mecazi olarak değil, kelime anlamıyla rakibini ısıran ve tekmeleyen bir takım belki de. Saha dışında ne olursa olsun, saha içinde hiç efendilik etmeyen adamlar olsun, paso aksiyon, paso macera. Bol kart.

Kaleci: Kova Hayrettin
Kim unutabilir ki Hayrettin'i. 90'lı yıllarda futbol izlemiş birinin Hayrettin'i es geçmesi mümkün görünmüyor. Umut verici bir başlangıcın ardından mental problemleri yüzünden adı kova/kumbara kaleciye çıkmıştı. Her pozisyonda hakeme itiraz ederdi. Faul rakip ceza sahası içinde bile olsa koşa koşa büyük hırsla gelir kartını yer, dönerdi. Yediği golden sonra hiç kabahatı olmayan arkadaşlarını tabiri caiz değil ama halk arasında kullanırız; it gibi azarlardı. Yediği bir golden sonra rakip oyuncu Rıdvan'a tokat atıp boğazını sıkmışlığı, Tanju'nun da yakasına yapışıp şöyle bir silkelemişliği  var Galatasaraylı Hayrettin'in.


Defans: Çarli Yılmaz
70'li yılların asabi adamı Yılmaz Şen, yıllarca Fenerbahçe'de oynadı. Tatlı-sert, çoğu zaman da sert oynayan Yılmaz'ı büyüklerimize sorduğumuzda yorumlar hep aynı. Hepsi de İtalyan vari futbolcu çirkeflikleriyle hatırlarlar. Kemal Sunal'ın Gol Kralı filminde Duvar Ahmet'i oynayan eski Fenerbahçe kalecisi Yavuz Şimşek, Sait Hopsait'e hakem görmeden çirkeflik yapma üzerine taktikler vermekteydi. "Çarli" Yılmaz'ı yıllarca izleyince öğreniyor insan, buna şüphe yok. Bir Galatsaray - Fenerbahçe maçında Metin Oktay'a "pandik" atan Yılmaz, Metin'den yumruğu yemişti. Türk futbolunun centilmeni Metin Oktay'ın kariyerindeki tek kırmızı karttır. Hakemin bunu yakalayamaması üzerine Çarli atılmamıştır.


Defans: Paşa Hüseyin
Fenerbahçe'nin 80'li yıllardaki sağ beki, Hüseyin Çelik büyük takımda sadece iki sezon tutunabilmiş. Ondan önce Gençlerbirliği'nde, Fenerbahçe'den sonra ise Mersin İdman Yurdu'nda vukuatlarına devam etmiş. Kafalar, tekmeler, kartlar havada uçuyor, bir de enerjik. Fenerbahçe gördüğü kartlara dayanamıyor, o zaman iki sarı kartın ardından bir maç ceza var. Hüseyin hep cezalı. Yine de arıza dedin mi herkes sayıyor Paşa Hüseyin'i. Yerine gelen adam da kendisi kadar beter İsmail Kartal. Yani Arap İsmail. Futbolu bıraktıktan sonra Balıkesir'de evinin yakınlarına 50 metrede bir "Paşa Hüseyin'in evine gider" diye tabela koydurmuş.

Defans: Isırgan Vedat
Vedat İnceefe'yi de ilk 11 almazsak, taraftar Arıza İdman Yurdu kulüp binasını başımıza yıkar. Deli dolu bir adamdı Vedat. Uçan kafalar, sert fauller. Tabi bu kadarını anlatırsak sadece hırslı gibi aktarmış oluruz. Bir de rakip oyuncuyu ısırmak, kasti fauller, rakibe atılan kafalar... Daha saymaya gerek yok, çoğumuz izledik zaten... Galatasaray'ın 2000'deki UEFA şampiyonu kadrosunda da yer alıyordu.
 
Defans: Rambo Yusuf
Yine 80'li yıllarda oynamış Galatasaraylı futbolcu. İsmail Kartal ile olan kapışmasında Osmanlı tokadını indirmişliği var. Kızdığı bir anda diktiği bir topu stadyumun dışına atan Yusuf Altıntaş, başka bir maçta da Rıdvan Dilmen'in omzunu çıkarmıştı. Yediği kırmızı kartları ve sarı kartları da siz ekleyin işte.

Libero: Karagümrük Çocuğu Abdülkerim
Karagümrük çocuğu Albülkerim Durmaz racon insanıdır. Futbolun pisliklerinin raconunu da bilen adamdır. 80 ve 90'lı yıllardaki her maç, gereksiz faulleri ile fena sayılmayacak oyununa, defans oyuncusuna göre üstün olan tekniğine gölge düşürür. Ayrıca bitirimdir. "Hikâyesi olmayan adam bufalo çayırındaki rüzgara benzer" atasözünü kendine motto edinmiştir. Wembley'e ayak basan ilk Türk'tür. Tuttuğu Lineker'ı gözden kaybedince Raşit Çetiner'e soran adamdır. Üst üste üç maç çıkardığı nadirmiş zamanında. Fener'de oynamasam her maç atılırdım der kendisi. Defansta çalım olayının da krallarındanmış arıza Abdülkerim. Ama Abdülkerim'in beğendiğim, yarı-anarşist bir duruşu var kimseye eyvallah etmeyen. Futbolun tüm pisliklerini altyapıdaki hocası Lağım Osman'dan kapmıştır. Fenerbahçe yıllarında hep makaracı Arif'le bar bar gezer.


Orta Saha: Komünist Kemalettin
Bu kadronun tek geçeceğim adamıdır Kemalettin Şentürk. Zira bu adam her iki maçtan birinde kırmızı, her maçta sarı kart görürdü. Çok enerjik ve sertti. 95-96 sezonunda Fenerbahçe ona yedek olsun diye aynısından bir tane almıştı; Serkan Reçber. Dönüşümlü oynuyorlardı kart görmekten. Hakeme sürekli itiraz ederdi, mimlenmiş adamdı hep. Her maçtan sonra tövbe ederdi ama sırf bu çirkef futbol karakteri yüzünden takdir haklarında görmezden gelinirdi normal olarak, o da yeminini bozardı. O şekilde yediği sarı kartların ardından bağırıp çağırıp ikinci sarıyı yediği çok maç hatırlarım. Komünist olduğunun söylenmesi ve sık sık politik açıklamalar da yapması, Fenerbahçe kariyerinin uzunluğunu etkileleyen etkenlerdendir. Doğrucu, ödün vermeyen tarzını severim ben.


Orta Saha: Deli Nezihi
Adam Kemalettin'in 80'ler versiyonu bu Nezihi Tosuncuk. Fenerbahçe'nin 103 gol attığı sezon kadronun değişmezleri arasındaydı. Beşiktaş'ta oynamışlığı da var. Yine faulle karışık müdehaleleriyle ünlenen oyunculardandı. 90 dakikaya yaydığı müthiş kondisyonu da faullerin sayısını bir hayli arttırıyordu elbette. Aykut Kocaman'ı Sakaryaspor kampından kaçırdığı ve Fenerbahçe'ye teslim ettiği (!) bilinmekte. Aleyhte faul çalındığında hakeme ilk itiraz edenlerden o da. Paşa Hüseyin, Müjdat, İsmail Kartal ve Güngör gibi dönemin "deli" oyuncularının yıllar boyunca Fener'de olduğunu idrak edince "Bütün deliler yıllardır Fener'de toplanıyor. Beni niye almıyorlar?" diye televizyonlara demeç veren, hedefine de ulaşan bir abimizdir.


Orta Saha: Manyak Güngör
Güngör Tekin de 80'lerde ligimizde oynamış en büyük arızalardan. Seyircilere el kol hareketi yapmak mı dersiniz, rakiplere sert mi müdehaleler mi dersiniz, hocayla kavgalar mı dersiniz, hepsi var adamda. Ama dinamik oyunu ile yıllarca Galatasaray'da oynamış ve üstüne Fenerbahçe'de de forma giymiş bir adam bu. Attığı kafa golleri de ünlüymüş zamanında. Son olarak İngiltere'de hapis tutuluyordu uyuşturucu kaçakçılığı konusunda ama basından bir şey öğrenemedik daha sonra. Bu konuda bir şey bilen varsa yorum kısmına yazsın lütfen.


Forvet: Deli Bahtiyar
Bunca adam içinde Bahtiyar ayrıdır, çünkü abartmıştır kendisi. Ben elbette futbolunu izlemedim ama bunun kadar arıza bir adam duymadım, görmedim. Birkaç röportajına rasladım televizyonlarda. Adamın gözleri dönüyor bir şeyler söylerken. Buna niye bu kadar asabisiniz dedi röportajı yapan gazeteci arkadaş, bu çıldırdı anlatırken bile gözleri döndü; "Napayım! Çıldırıyom abi sahaya çıkınca!" dedi. El hareketleri falan acayip tezcanlı. Kafa topuna çıkarken dirsek atmalar, defans oyuncularına tekmeler, kendi tekme atarlarsa yumruk ve kafa darbesi olarak KDV'si kesilen aksiyonlar. Hep defans oyuncuları belâlı olacak değil ya! Bursaspor'da oynarken, kendini protesto eden ve "deli" diye bağıran taraftara cinsel organını gösterdiği bilinmekte. Yani tek kişilik ordu olabilecek kadar enerjik, aktif ve hava toplarında etkili ama huyu suyu çekilmez, asabi bir forvet. Gol kralı olmuşluğu var. Denizli yıllarında son dakikada penaltı kaçıran arkadaşını dövmüştür. Ayrıca Denizli'den atılma sebebi de antrenörünü dövmesi. Antrenmanda golünü vermemiş!


Forvet: Leeds Fatihi Nouma
Her ne kadar aslen Türk olmasa da, Türktür Kara Kartal Pascal Nouma. Sıkça görüyoruz zaten ülkemizde. Yaptıklarını hatırlamamak elde değil. Takım arkadaşına bir şey yaptığınızda işiniz bitmiş demektir. Alnınızda ya bir kafa patlar ya da gerilerden koşarak gelen Nouma'nın dizini yersiniz. Geldiği ilk sezon müthiş oyununa rağmen birçok maçta takımı eksik bırakmıştı. Antreman sahası kenarında "boşaltım sistemini rahatlatması", tombala vakaları ile Nouma da Arıza İdman Yurdu'nun en önemli adamlarından.


Yedekler: Bursa'nın eski kalecisi Şenol Karagöl, eski Fenerbahçeli yeni stand-upçı Kova Yaşar, Ankaragücü yıllarında parlayan Cafer Aydın, eski Kartallar İlhan Mansız, "Çingene" Ali Eren ve Alpay Özalan, Bursa'nın intertoto başarısında pay sahibi olan Selim Özer, Metin Diyadin'in ayağını kırmasıyla adına çok belâ okunan Vural Korkmaz, İtiraz Muhasebe elemanı Ankaragüçlü Yılmaz Özlem, Altaylı "Deli" Orhan, "bacak kıran" İsmail Güldüren, Trabzonlu "Moğol" Cengiz, bizim Erman Toroğlu, eski Fenerli Arap İsmail (Kartal), ikinci Bahtiyar vakası "Doğuştan Fanatik" Coulibaly.

Kadromuz böyle, aktif olarak oynayan adamları katmadık elbette. Fenerbahçe-Galatasaray ağırlıklı oldu. Nouma hepsine bedel diyene de hak veririm bir ölçüde tabi ama Beşiktaş daha mı temiz oynuyormuş, yoksa benim mi aklıma gelmedi? Hafızanın gücü sınırlı ne de olsa.

Chinaglia'dan İlginç Tercih


Giorgio Chinaglia ilginç bir insan. İtalya'da Lazio'daki başarılı kariyerinin ardından Beckenbauer ve Pele'nin de forma giydiği Cosmos'a gelmiş ve ilginç bir çok olaya sebep olmuştu. 254 maçta attığı 242 gole rağmen (ki NASL'ın en çok gol atan oyuncusudur) takımı ikiye bölenlerden biri olarak bellenmiş ve arkadaşları tarafından da genelde sevilmemişti. Neyse konu bu değil, konu Chinaglia'nın Lynn Chevrolet limuzin kullanması, tabi reklamın iddiasına göre. New York-New Jersey arası limuzin kullanan bir İtalyan sokaklarda geziyor. Garip...

23 Eylül 2010 Perşembe

Futbol Romantizmi, Futbol Realizmine Karşı

Az önce Flying Dutchman'ın bu konuya bakış açısını okuyordum. Blog'una bir yorum bırakacaktım fakat inanılmaz uzun oldu bir yoruma göre. O yüzden bu konuyu burada yazmak istedim. Öncelikle bu yazı Uçan Hollandalı'ya bir cevap değil, konu hakkındaki görüşlerimdir; bunu belirtmek isterim. Linkte verilen yazıdaki konulardan bağımsız bir içerik de olacaktır. Yani bu konu da --havadan mı, karadan mı-- nereden çıktı diye soran olursa diye verdim linki.

Romantik futbol eleştirilerinin genellemesindeki fikir "artık öyle futbol oynanmaz, defansif de olacak ve beğeneceksiniz" fikri. Defansif oynanacak, fazla sert olacak ve siz de seveceksiniz. "Artık futbol bu" fikri. Sözüm ona "Realist" futbol fikrinin temeli bu. "İşler hiçbir zaman eskisi gibi olmayacak" onlar için. Olabilir, işler eskisi gibi olmayabilir taktik açısından. Romantik dediğiniz insanlar da bunun farkında, sadece negatif bir eğilim görmek istemiyorlar, pozitif bir futbol istiyorlar. Oyunun geçmişe dönmesini değil, daha da ileri gitmesini istiyorlar. Bu doğrultunun güzel oyuna kaymasını istiyorlar.

Günümüz futbolu gitgide daha az zevk vermeye başlıyor bana. Bu blogun tematik olmasındaki etkenlerden biri de bu tabiî ki. 90'lı yıllardaki futboldan aldığım zevki 2000'lerde almadım, 2000'lerde aldığımı da 2010'da almıyorum. 70'li ve 80'li yılların maçlarına baktığımda ise daha büyük keyif alıyorum. Ama 60'lardan aynı zevki almıyorum misâl. Bu geçmişe bir özlem de değil yani, döngüsel bir süreç.

Futbolun endüstriyel yolunu, oyuncuların eskisinin iki katı koştuğunun/mücadele ettiğinin, çok daha büyük paralar döndüğünün ve artık teknik adamların başarılı olmak için kazanmak gerektiklerinin farkındayım. Bu yüzden de teknik adamlar kendilerini koşullandırıyor ve yer yer defansif oynuyorlar, yer yer sıkı alan kapatıyorlar. Rakiplerinin açıklarını bekliyorlar. Onları da elbet anlıyorum ama seyirci olan bizlerin onları neden desteklendiğini anlamıyorum sadece. Adam elbette taktiğini kazanmak üzere kurar, ama onun güzel oyunu öldürerek kazandığı maç, seyirci bünyesinde nasıl bir zevk verir anlamıyorum.

Eski zevkimi geri isteme hakkım var; yoksa futbolu izlememe gerek kalmaz. Romantizmse, romantizm; hatta ütopizm bile bazı insanlara göre. Evet, ben "2010 Hollanda'sının Total Futbol'un dedelerine ihanet ettiğini" düşünüyorum ama Total Futbol oynamadıkları için değil, güzel futbola sırt çevirdikleri için. Futbolun evriminin defansa ve fizik gücü üstün olanın üstünlüğüne yönelmesini istemiyorum. Bu kötüye evrilmeyi terse çevirecek hamleyi destekliyorum. Total Futbol, Joga Bonito gibi akımları/sistemleri oluşturmanın zorluklarından haberdarım, hatta günümüzde uygulayacak takım yok derseniz de bir ölçüde katılırım ama ben bir takımdan güzel oynamasını beklerim her zaman. Ben bir seyirciyim; gol isterim, güzel futbol isterim. Antrenörün nasıl kazanması gerektiğini hesaplamasına itirazım yok, Mourinho veya X teknik adam, defansif yada görece olarak geride daha organize oynayarak kazanabileceğini gösteriyor zaten. Çok başarılı olanlar da var. Ama bir seyirci olarak bu beni ilgilendirmiyor; onun zaferleri seyir zevkime bir gram etki etmiyor, ben de futbol izleme isteği yaratmıyor, aksine isteğimi son derece geriye çekiyor. Görmek istiyorum güzel pasları, müthiş driplingleri, ofansif oyunu. Mourinho'ya ya da Marwijk'e hak vermem bu yüzden mümkün değil. Total Futbol, Joga Bonito, Yakışlı Futbol ve yahut herhangi göze hoş gelen bir futbolu görmeyeceksem, futbolu görmemin bir anlamı yok çünkü. Bir akım savunucularının desteğiyle hedefine ulaşabilir ancak. Lâfın gelişi "Realist" olup bunu kabulleneceksem, televizyonu kapamam veya Fatmagül'e tecavüz edenleri, Metin Akpınar'ın göbeğini izlemem gerek...

Keegan'a Ayakkabının Kralı Patrick


Liverpool fırtanısının, fırtına adamı Kevin Keegan
bir dönemki sponsoru Patrick'in reklamında.

22 Eylül 2010 Çarşamba

Kayıp Kulüpler #3 / 1.FC Lokomotive Leipzig

Lokomotive Leipzig, serimizdeki ikinci Doğu Alman kökenli takım. Şu an takım beşinci lig ayarındaki Doğu Bölge Ligi'nde oynuyor. 1896 gibi eski bir kuruluş yılına sahip oysa ki. VFB Leipzig adıyla kurulmuşlar. Savaş öncesinin Birleşik Almanya'sında dört şampiyonluk elde etmiş (1903, 1904, 1906, 1913) takım. 1937 yılında ise Schalke'yi yenip Almanya Kupası'nı almışlar. İkinci Dünya Savaşı'nın ardından isimleri değişmiş ve SC Probstheida olmuşlar. Daha sonra ise SC Rotation Leipzig'e katılmışlar. SC Rotation Leipzig adı 1963-64 sezonunda SC Leipzig'e çevirilmiş. Bu arada ezeli rakibi de Lokomotive Leipzig adındaki takım. O da aynı sezon adını BSG Chemie Leipzig olarak adını değiştiriyor, hatta şampiyon oluyor. Bunca yaşanan değişiklikler, birleşmeler ve ayrılmalar sonucu federasyon nihai olacak bir yapılanmaya gidiyor, bölgeye göre takımları sınıflandırıyor ve birleştiriyor. Bunun sonucunda kökleri VFB Leipzig'e dayanan takım 1965-66 sezonuna iki sezon önce ezeli rakipleri olan Lokomotive Leipzig'in isminden aşırarak, bugünkü ismi 1.FC Lokomotive Leipzig'i kuruyorlar. Chemie Leipzig aynı isimle devam ediyor.

Lokomotive Leipzig yeni yapılanmayla beraber başarılı bir tablo çizmeye başlıyor. İlk sezonunda üçüncü oluyor. Bir ertesi sezon ise ikinci. 1968-69 sezonunda ise küme düşüyor ama hemen tekrar çıkıyor, bir sezon bekledikten sonra. 70'li yıllarda orta sıra takımı olarak görüntüsüne devam ediyorlar ama 1973-74 sezonunda başarılı bir UEFA macerası yaşıyorlar. Torino, Wolverhampton, Fortuna Düsseldorf ve Ipswich Town'ı yenerek yarı finalde Tottenham ile oynuyorlar. 2-1 ve 2-0'lık mağlubiyetlerle eleniyorlar.

1976-77 sezonunda Doğu Alman Kupası'na uzanıyorlar ve Kupa Galipleri Kupası'nda ikinci tura çıkıyorlar. 70'leri çok vasat bir lig performansı fakat bir UEFA yarı finali ile kapayan takım 1980-81 sezonunda yine Doğu Alman Kupası'nı alarak iyi giriyor bu on yıla. Ertesi sezon Kupa Galipleri'nde Timaşora, Swansea ve Velez Mostar'ı geçerek çeyrek finale kadar geliyor. Fakat çeyrek finalde Barcelona'ya eleniyorlar.

1985'e kadar ilk dörtte yer almayı başarıyorlar. 1983-84 sezonuda UEFA çeyrek finali oynayıp Sturm Graz'a eleniyorlar. 1985-86 sezonunda ise ikinci olarak 2 puanla şampiyonluğu kaçırıyorlar ama kupayı alıyorlar. Avrupa'daki en iyi performanslarını da bu arada gösteriyorlar. Kupa Galipleri Kupası'nda Glentoran, Rapid Viyana, Sion ve Bordeaux'yu yenerek finale kadar çıkıyorlar. Finalde ise rakipleri Ajax oluyor. Rijkaard, Mühren, Winter ve Rob Witschge'li Ajax Van Basten'in golüyle Leipzig'i yeniyor ve kupanın sahibi oluyor. Lokomotive Liepzig'in o günkü ilk 11'inde ilginçtir ki, Doğu Alman milli olmayan tek bir oyuncu bile yoktu. Olaf Marschall, Heiko Scholz, Frank Edmond ve kaleci Rene Müller gibi isimler öne çıkanlardandı. Özellikle Olaf Marschall, Kaiserslautern forması ile Bundesliga'nın 90'lı yıllardaki önemli golcülerinden biri olarak bilinir.

Takım 86-87'de üçüncü olduktan sonra, 87-88'de şampiyonluğu bu sefer averajla kaçırıyor ve yine teselli olarak kupayı alıyor. UEFA Kupası'nda da oynamaya devam ediyorlar ama ikinci turu geçemiyorlar. 80'li yılların ikinci yarısı oldukça iyi geçiyor genelde. 1989-90 sezonu Doğu Alman ligi'nin son sezonu oluyor ve Leipzig ligi sekizinci olarak bitiyor ve birleşmeden sonra bölgesel lige düşmesi beklenirken, play-off'ta harikalar yaratıp, 2. Bundesliga'da mücadele etmeye hak kazanıyor. Takım 1993 yılında kuruluş ismi olan VFB Leipzig ismini alıp şampiyonluk hakkını idda ediyor ve üç şampiyonluk takımın üstüne tescilleniyor. Buna karşın 1992-93 son kez Bundesliga'ya çıkıyorlar ve çıktıkları gibi sonuncu olarak küme düşüyorlar ve daha sonra birer birer kümeleri inip, mahalle takımı görünümüne bürünüyorlar.

2003-2004 sezonunun sonunda takım iflas edip kapanıyor ama taraftar, takımın 70 ve 80'li yıllardaki başarılarına olan özlemden dolayı 1. FC Lokomotive Leipzig ismini sahiplenip, en alt kümeden başlayan takımı tekrar kuruyorlar ve Alman Futbol Federasyonu yeni 1. FC Lokomotive Leipzig takımını kökleri VFB Leipzig'e dayanan tarihi takım olarak tekrar tescilliyor.

İşin özeti; savaş öncesi dönemde 3 Almanya şampiyonluğu bulunan, Doğu Alman Ligi'nde 3 kez ikinci olan, 1 kez şampiyonluğu averajla kaçıran, 5 kere Doğu Alman Kupası'nı alan ve daha önemlisi Avrupa'da; Kupa Galipleri Kupası'nda 1 kez final, 1 kez yarı final, 1 kez de çeyrek final oynayan, UEFA'da 1 kez yarı final, 1 kez de çeyrek final gören bu takım, şu an bölgesel ligde yer alıyor ve tam anlamıyla kayıp... 70'li ve 80'li yılların göz önünde olan kulüplerinden biriydiler...

21 Eylül 2010 Salı

Robert Plant sliple top oynarken!


Sliple top tepen Wolverhampton taraftarı = Robert Plant.

20 Eylül 2010 Pazartesi

Saint Etienne 1973-76



Efsane Kadrolar (No:12)


Kaleciler:

Ivan Curkovic, Esad Dugalic
Gerard Migeon, Robert Olivain.

Defans:
Osvaldo Piazza, Christian Lopez
Gerard Janvion, Gerard Farison
Pierre Repellini, Jean Louis Cazes
Alain Merchadier, Guy Modeste
Jose Broissart, Robert Herbin.

Orta Saha:
Jean Michel Larque, Dominique Bathenay
Yves Triantafilos, Jacques Santini
Felix Lacuesta, Jean-François Larios
Georges Bereta, Christian Synaeghel.

Forvet:
Herve Revelli, Patrick Revelli
Christian Sarramagna, Dominique Rocheteau
Hughues Boury, Dominique Vesir
Jean Marc Schaer, Gerard Massard
Gerard Pinson, Michel Rouquette.



Teknik Direktör: Robert Herbin.








II. Saint Etienne Krallığı
Aslında St. Etienne 60'lı ve 70'li yıllarda o kadar başarılı ki, yazının zaman aralığı 1964-76 bile olabilirdi. Takım 13 sezonun 8'ini şampiyon olarak tamamlamış çünkü. Ama ben süreyi biraz daha daraltmak adına Avrupa Kupaları'nda da başarılı oldukları zaman dilimi olan 73-77 yıllarını incelemek istiyorum. Yine bir hatırlatma: 10'ar kez şampiyon olan Marsilya ve Saint Etienne ligin en fazla şampiyon olan takımları.

Saint Etienne yani 60'lı yılların en çok kupa alan Fransız takımı, 1970'teki şampiyonluktan sonra 3 sezonluk bir bekleyişe girmişti. Hem Fransa'da, hem de Saint Etienne camiasında ne zaman şampiyon olunacağı düşünülüyordu. Son iki sezondur, dördüncü ve altıncı olan takımda değişim gerekiyordu. 1972 yılında Robert Herbin takımın başına getirilerek ilk adım atılmıştı zaten. 33 yaşındaki genç oyuncu-atrenör Herbin de takıma kendisi gibi genç isimler kazandırmıştı. Takımın golcüsü eski Herve Revelli'nin kardeşi Patrick Revelli de bunlardan biriydi. Aynı sene kaleye getirdiği Partizanlı Curkovic ve Arjantinli Piazza başarılı isimler olacaktı. Ayrıca takımda 1998'de Fransa'yı Dünya şampiyonu yapan teknik direktör Aime Jacquet de son sezonunu oynamıştı ama eminim bir sezon daha oynamadığına pişman olmuştur.

1973-74 sezonuna girerken, takım artık şampiyonluğu elde etmek istiyordu. Altyapıdan gelen Patrick Revelli, Christian Lopez, Janvion, Bathenay, Rocheteau, Lacuesta gibi isimler takımda aktif rol oynuyorlardı. Revelli, Christian Lopez ve Bathenay ilk 11 oyuncusu olmuşlardı. Bunun yanında Cazes ve Nice'den geri gelen Herve Revelli takıma güç katmışlardı. Sezon boyunca çok iyi futbol sergilediler ve 2 puanlı sistemde en yakın rakipleri Nantes'e 8 puan fark atarak şampiyon oldular. Herve Revelli 20 gol kaydederek takımın en golcü ismi olmuştu. Saint Etienne geri dönmüştü. Ligin en az gol yiyen ve en çok gol atan takımı istatistiklerinin her ikisinde de ikinci sıradaydılar. Ayrıca Fransa kupası da onların olmuştu, takım duble yapmıştı. Ligin gol kralı ise tanıdık bir isimdi: Reims'li Carlos Bianchi.

1974-75 yılında ofansif futbolunu sürdüren Herbin yönetimindeki Saint-Etienne, Olympiakos'a giden eski oyuncusu Triantafilos'u da tekrar transfer etti. Marsilya'ya giden yedek kaleci Migeon'un yerine Dugalic'i getiren takım bu kez en yakın rakibi Marsilya'ya 11 puan fark atarak Fransa'daki konumunu sağlamlaştırdı ve şampiyon oldu. Bu kez istatistiklerde ikincilikle de yetinmediler. Ligin en fazla gol atan, en gol yiyen takımı oldular. Fransa Kupası'nı da yine aldılar. Altyapıdan gelen oyuncular arasına Rocheteau da katılmıştı. Artık o da, bir sezon önce az forma şansı bulan arkadaşı Janvion gibi ilk 11 oyuncusuydu ve takımın ilk 11'inde beş tane altyapıdan gelme oyuncu vardı. Aynı sezon içinde Şampiyon Kulüpler Kupası'nda da çok başarılı ilerlemişti Saint Etienne. İlk turda Sporting Lisbon, ikinci turda Hajduk Split, çeyrek finalde ise Polonya temsilcisi Ruch Chorzow elendi. Yarı finalde ise rakip Höeness, Müller, Beckenbauer ve Roth'lu Bayern'di. İlk maç 0-0 bitmesine rağmen Bayern ikinci maçı 2-0 kazanınca finale çıkan taraf oldu. Her şeye rağmen Saint Etienne için başarılı bir sezondu. Sezon içinde ilginç bir olay daha olmuştu. Oyuncu-antrenör olarak imza atmasına rağmen hiç forma giymeyen Herbin, takım şampiyonluğunu ilan ettikten sonra bir maça çıktı ve o maçta Troyes'e karşı sağ bek oynadı, penaltıdan bir de gol attı. Fransız modern futbol tarihinde antrenörken, takımı adına gol atan tek isimdir hâlâ.

1975-76 sezonunda parola yine şampiyonluktu. Takımda önemli bir değişiklik yoktu. Gelen oyuncular genelde yedek rotasyonu için alınan veya ümit vaat eden oyunculardan oluşuyordu. Bu sefer üç puan farkla şampiyon oldular. Gol oranı biraz daha düşmüştü ama defansif başarı artmıştı. Buna karşın, takım ofansif stilinden biraz daha kontrollü bir stile geçiş yapmıştı. Yine de iyi oyun oynadıklarını söylemek mümkündü. Avrupa'da ise yine başarı hedeflenmişti. İlk turda Danimarka'nın Kobenhavn Boldklub, ikinci turda Glasgow Rangers, çeyrek finalde ise Dinamo Kiev elendi. İlk maçı 2-0 kazanan Dinamo, ikinci maçta Saint Etienne'e 3-0 ile turu vermişti. Yarı finalde Hollanda'nın çıkıştaki takımı PSV, 1-0 ve 0-0'lık sonuçlarla elendi. Finalde bir rövanş bekliyordu Saint Etienne'i. Geçen sezon yarı finalde elendikleri Bayern Münih bu sefer finalde rakipleriydi. Dengeli, hatta Saint Etienne'in bir adım önde olduğu bir maç oldu. Özellikle Revelli kardeşler ve kaptan Larque ile etkili olurken, Bayern'in Roth ile gelen tek golüne boyun eğen Saint Etienne; direkten dönen iki topu ve şanssızlığına lânet ederek, finalde üzülen taraf oldu.

1976-77 sezonunda forvetler Sarramagna ve Herve Revelli'nin de yaşlanması sebebiyle takım gol yollarında sıkıntı çekti, sadece 55 gol atabildi. İlk on sıradaki takımlardan sadece bir tanesi Saint Etienne'den az gol atmıştı. O da 54 gol atan Lyon'du. Defansif olarak yine iyi durumdaydılar ve sezon sonu geldiğinde 36 golle ligin en az gol yiyen takımıydılar. Ama bu yetmedi ve takım ancak beşinci olabildi. Avrupa'da ise çeyrek finale kadar geldiler ama o sene şampiyon olan Liverpool'un fırtınasına yakalandılar ve böylece başarılı bir dönemi sona erdirdiler. 77'den bugüne kadar Saint Etienne sadece bir kez, 1981 yılında Platini'li kadrosuyla şampiyon olabildi. İkinci lige düştü, geri geldi, orta sıralarda gezindi, bunları sürekli tekrarladı. Bu hafta ise (19 Eylül 2010) ilk kez 28 yıl sonra liderlik koltuğuna oturdu bu büyük takım. Marsilya için bir dileğim vardı geçen sene, kabul olmuştu. Bu sene de Saint Etienne'i diliyorum o zaman. İşi mucizlere kalmış olsa da...

Taktik: Taktik ilk iki sezon için tipik bir 4-4-2'ydi. İlk sezonlarda daha ofansif, üçüncü sezonda kontrol futbolu ve son sezon giderek artan bir defansiflik. Curkovic kalenin bankosu ve Fransa'da bir efsane şu an. Defans hattında sol bek Christian Lopez ve stoper Arjantinli Piazza bu dönemin değişmezlerindendi. Dört sene boyunca sakatlık olmadıkça bunlar oynadılar. Defansın ikinci stoperi ise önce Farison'du fakat daha sonraki sezonlarda ise Janvion orayı devraldı ve Farison sağ beke geçti. İlk sezon banko olan Repellini de yerini Farison'a kaptırdıktan sonra sakatlıklar oldukça defansın jokeri olarak şans buldu. Orta sahada ise kaptan Larque'nin yeri garantiydi. Larque hem oyun kuran, hem de yönetici özellikleri olan bir oyuncuydu; güzel pasları ve asistleriyle dikkat çekiyordu. Bathenay ise genç ve dinamik bir isim olarak oyunun iki yönünü de oynamasıyla ön plana çıkıyordu. Bu iki isim dört yıllık dönemin bankoları. Diğer iki eleman ise Christian Synaeghel ve Bereta'ydı. Bereta ikinci sezonda yerini Yunan oyuncu Triantafilos'a kaptırdı. Fakat üçüncü sezonda Triantafilos sakatlık geçirince ve sonrasında da kötü oynayınca, Herbin 4-3-3'e geçmek zorunda kaldı. Triantafilos yerine geçen Rocheteau forveti üçlemişti. Diğer iki forvet ise Herve ve Patrick Revelli'ydi. İkisi bu dört sezonluk zarfta fazla yedek kalmadılar. Sadece son sezon Herve'nin yerine müzmin yedek Sarramagna şans buldu zaman zaman. Revelli kardeşler, Rocheteau öncesi dönemde 4-4-2'de çift forveti oynadılar. Rocheteau sonrasında ise Patrick sol kanada daha yakın oynamak zorunda kaldı. Dört sezonun son sezonu hariç ofansif, son sezon ise defansif daha doğrusu hücumda beceriksiz bir Saint Etienne izledi futbolseverler.


Takımın En Önemli Oyuncusu: Ivan Curkovic

Partizan'dan gelen Ivan Curkovic, şüphesiz ki takımın buralarda olmasından dolayı en büyük payı almayı hak edenlerden. Dört sezonda sadece bir maç kaçıran Yugoslav file bekçisi kalesini sürekli gol kapadı. Takımı onun sayesinde bu periyod boyunca defansif sıkıntı yaşamadı ve de, ya en az gol yiyen takım, ya da en az gol yiyen ikinci takım oldu. Ağır görüntüsüne rağmen hızlı reflekslere sahip olan ve hava hakimiyeti ile bilnen Curkovic, kaptan Larque ile birlikte, hatta ondan bir adım önde bu takımın en önemli oyuncusu.


Başarılar
  • 3 kez Fransa Ligi Şampiyonluğu (1973-74, 1974-75, 1975-76)
  • 2 kez Fransa Kupası (1973-74, 1974-75)
  • 1 kez Şampiyon Kulüpler Kupası Finali (1975-76)
  • 1 kez Şampiyon Kulüpler Kupası Yarı-Finali (1974-75)
  • 1 kez Şampiyon Kulüpler Kupası Çeyrek-Finali (1974-75)

16 Eylül 2010 Perşembe

Saba 9 Sistem, Çok İyi Televizyon


"Almanya'da bir SABA 9 Sistem televizoyum vardı.
Şimdi Türkiye'de gene bir SABA 9 Sistem'im var.
Böylece tüm dünya futbolunu izleyebiliyorum.
"Toni Schumacher"

14 Eylül 2010 Salı

Bursaspor 1994-95

Intertoto Fatihleri
Kadro: Iveko Ganchev, Nevzat Dinçbudak, Abdullah Kılıç.

Defans: Ömer Kılıç, Şaban Yıldırım, Selim Özer, Adnan Örnek, İbrahim Köseoğlu, Mesut Ünal, Hayrettin Yıldız, Ersel Uzgür, Zeki Altuntaş, Turan Şen, Zafer Baştan.

Orta Saha: Tunahan Akdoğan, Tuncay Akgün, Ümit Şengül, Levent Devrim, Niyazi Kışla, Hakan Toraman, Mustafa Gönden, Murat Alkan, Yusouef Haraovi, Engin Şentürk, Volkan Velioğlu, Deniz Koglu.

Forvet:
Majeed Musisi, Elvir Baliç, Ercüment Şahin, Hasan Çelik, Hakan Keleş, Uğur Dağdelen.


Nejat Biyediç'in Bursaspor'u
Bursaspor 1994 yılında, kendine has bir takım kurmayı becermişti. Bir çok oyuncusunu büyük takımlara kaptırmışlar ve yeni yapılanmaya gitmişlerdi. Pingel ve Ali Nail Fenerbahçe'ye gitmiş, bekleneni veremeyen Norveçli Sorloth ise ülkesine dönmüştü. Hepsi şüphesiz çok önemli oyunculardı. Buna rağmen; dört büyüklerin sürekli peşinde olacağı, kanat bekleri Ömer ve Şaban takıma katılmıştı. Rennes'ten transfer edilen Majeed Musisi, Uganda'nın yurt dışında oynayan ilk oyuncusu olarak, Fransa'da başarılı olmuştu. Önce Rennes birinci lige çıkarken 32 maçta 12, bir sonraki sezon ise biraz düşen bir performansla 12 maçta 4 gol atmıştı. Ama müslüman bir ülkede oynamak için Türkiye'nin yolunu tutmuştu. Kocaeli'den gelen Tuncay Akgün ise Fenerbahçe'ye giden Ali Nail'in yerini doldurmak için gelmişti. Yousef ise Karabükspor'da parlamış ve kendini Bursaspor'da bulmuştu. O sezon başında takımın başında Nevzat Güzelırmak vardı fakat ilk dört maçtan sonra istifa etti.

Yerine yardımcısı Nejat Biyediç geldi. Biyediç'in Bursaspor'u iyi bir futbol ortaya koydu. Bosna'daki savaş nedeniyle Sarajevo'da zor günler yaşayan Elvir Baliç ise Bursa ile oynanan bir dostluk maçından sonra, devre arasında kadroya katılmıştı fakat Feti Galatasaray'a gitmişti. Sezon içinde dört büyüklere hiç yenilmeyerek, onlardan 10 puan topladı Bursa. Beşiktaş ve Galatasaray'ı bir kez yenip bir kez berabere kalırken, Fenerbahçe'den de iki beraberlik kopardı ve sonuçta ligi altıncı sırada bitirerek Intertoto Kupası'na katılma hakkı kazandı. Takım, Türkiye Kupası'nda da çeyrek finale kadar ilerledi. Herkesin takdir ettiği bir takım olmuşlardı.

Intertoto Macerası
Ertesi sezon takım daha da güçlendirilmek istendi. İsviçre'nin Zürih takımından getirilen gurbetçi Ercüment ise sağlam fiziği ve düzgün vuruşlarıyla takıma katkıda bulunacak ve Musisi'nin ekürisi olacaktı. Yusuef takımdan ayrıldıysa da pek bir kaybı yoktu Bursa'nın ve de defansın önemli bir elemanı olup milli takıma kadar yükselecek olan Selim takıma katılanlardandı. Kayserispor'un başarılı oyun kurucusu Levent de orta sahayı güçlendirmek adına gelenlerdendi.

Intertoto Kupası grup maçlarında Wimbledon, Charleroi, Beitar Jurasalem ve Kosice ile eşleşen Bursaspor. Daha ilk maçta İngilizlerin o zamanki güçlü takımı Wimbledon'u 4-0 yendiler. Yeni transfer Ercüment iki golle yıldızlaştı. İkinci maçta Beitar karşısında da golünü bulan Ercüment'e bu sefer Musisi de eşlik etmiş maç 2-0 bitmişti. Üçüncü maçta Charleroi de 2-0'la geçildi. Musisi ve Şaban yıldızlardı. Kosice ile 1-1 berabere kalan takımda her şey yolundaydı.

İkinci turda Yunanistan'ın OFI takımını da eleyen Bursa, son maçta Karlsruhe ile karşı karşıya geldi. Karlsruhe o zamanlar çok ilgiyle takip ettiğim bir takımdı. Thomas Hassler'e olan hayranlığım yüzünden ayrı bir yeri vardı bende. Maçta önemli oyuncuları olmayacaktı Karlsruhe'nin. Kiriakov, Reich ve Jens Nowotny kart cezalısıydı. Yine de Slaven Bilic ve daha sonra Galatasaray'a gelecek olan Knup takımdaydı. Buna rağmen Bursa'nın şansı vardı.

90 dakika müthiş heyecanlı bir maç oldu ve 2-2 sonuçlandı. Uzatmalarda Ercüment'le öne geçti Bursa. Ama bitime az bir süre kala Karlsruhe eşitliği yakaladı. Penaltılar heyecanlıydı. Bursaspor'dan Ümit altıncı penaltıyı kaçırınca Tarnat golünü yazdı ve Bursa elendi. Buna rağmen takım gösterdiği performansla hem Türkiye'yi onurlandırdı hem de en iyi derecelerinden birini yaptı. Bir sonraki sezon ise iyi gitmedi ve ancak 9'uncu olabildi...


Taktik:
Nejat Biyediç'in gelişiyle atak futbol oynamaya çalışan takım ofansif bir görüntü çiziyordu. Kalede Ganchev'in yeri garantiydi. 4-4-2 dizilimiyle sahaya çıkan Bursaspor'da sağ ve sol bekler Ömer (daha sonra stoper de oynadı çok kez) ve Şaban zaten tüm takımların transfer listesindeydi. Bu oyuncuların kanat bekleri olması Bursa'nın ofansif meziyetlerini arttırmıştı. Turan ve Adnan defansın sağlam isimleriydi. İkinci sezon başında Turan yerini Selim'e bıraktı. Bu üç oyuncu da fiziki olarak iyi buna karşın basit pasları da yapabilecek kabiliyetteydi. Orta sahada ise Tunahan, Ümit, Ersel ve Tuncay Akgün ofansif yönü kuvvetli statik olmayan oyunculardı. İkinci sezon gelen oyun kurucu Levent de bu özelliklere sahipti. Zaman zaman Ersel ve Şaban yer değiştirirdi. Forvette ise Mususi ve önce Hasan Çelik oynuyordu. İlk sezonun devre arasında gönderilen Hasan'ın yerine Baliç gelince daha da iyi duruma gelen forvet, ikinci sezon alınan Ercüment'le patlama noktasına geldi. Baliç'i ortasahaya veya kanatlara çeken Nejat Biyediç hücum olarak kuvvetli bu takımı yarattı ve sonuçta Intertoto başarısı geldi.



Takımın Yıldızı: Elvir Baliç
Geldiği andan itibaren takımı için çok yararlı olan Baliç; sürati, seri çalımları, dikine oynayan mentalitesi ve gole yakın özellikleriyle Bursaspor'a sınıf atlatan oyunculardan bir tanesi oldu. Savaş nedeniyle kendine yakın bulduğu bir ülkede oynamayı kabul eden Baliç daha sonra yaptığı Fenerbahçe ve ardından da Real Madrid transferleriyle ne kadar iyi bir oyuncu olduğunu zaten kanıtladı. Rayo Valecano forması da giyen Baliç, daha sonra İstanbulspor, Galatasaray, Konyaspor ve Ankaragücü formaları da giymişti.

Başarılar:
  • Intertoto Kupası Yarı Finali (1995)
  • Türkiye 1. Futbol Ligi 6'ıncılığı (1994-95)
  • Türkiye Kupası Çeyrek Finali (1994-95)

11 Eylül 2010 Cumartesi

Veselinoviç - Schumacher Çekişmesi

Alman futbolunun aykırı adamı Schumacher elbette ayrı bir başlık olmayı hak edecek bir isim. Daha sonra uzun uzadıya yazarız. Yıllar boyu Köln forması giymiş ve Batı Alman milli takımı ile tam 76 maça çıkmış bir kaleci o.

1987 yılında yazdığı otobiyografik kitabında arkadaşlarının kötü özelliklerinden, cinsel kimliklerinden ve doping iddialarından bahsettiği için Almanya'daki kariyeri büyük ölçüde tehlikedeydi. Oysa ki daha bir sene önce teknik direktör Beckenbauer onun için "Dünya'nın en iyi kalecisi" diyordu. Bu kitaptan sonra olanlar oldu. Kaiser aldığı kararla milli takım kariyerini bitirmişti Schumi'nin. Köln de artık onu istemiyordu. FC Köln Başkanı "onu akıl hastanesine göndereceğiz, bir kontrol etsinler" diyordu. Köln'den atıldıktan sonra bir sezon Schalke'de oynadı, takımı küme düştü, baskılar da devam ediyordu. Bu durumda 1988-89 sezonunda yurt dışına çıkmak zorunda kalan Schumi'nin yolu Fenerbahçe ile kesişmişti. Fenerbahçe eski antrenörü Almanya doğumlu Yılmaz Yücetürk aracılığıyla temasa geçilmişti Schumacher'le. Olumlu referanslar aldığı; Galatasaray'ın başındaki Derwall'in, babası gibi olduğunu söyleyen Toni, bu yüzden de Türkiye'de oynamaya sıcak bakıyordu. Derwall "hiç durma, kabul et teklifi" demişti ona.

400 bin marka gelebileceğini ifade eden Schumi'nin isteği Fenerbahçe yönetimine de mâkul geldi. Ama takımın başına ikinci kez getirilen Todor Veselinovic, Yugoslav kaleci istiyordu. Simeunovic'i önermişti. Fener yönetimi ise Schumacher'de diretti. Schumacher kulübün tanıtımı ve taraftar desteği açısından önemli bir hamle olacaktı. Bunun üzerine Veselinovic boy boy açıklamalar vermeye başladı gazetelere. "Schumacher iyi kaleci ama huyu kötü, istemem" diyordu. "Simeunovic'i kaçırmasınlar" diyordu. Bu açıklama yapıldığında tarih 1 Haziran 1988'ti.

2 Haziran 1988'de Schumacher'i kapan Ömer Kaner, uçakla bir gece vakti İstanbul'a indi. Schumi'ye iki yıllığına 800 bin mark ödenmesinde anlaşılmıştı. Ayrıca dünyaca ünlü kaleci, geliri kulübe kalmak üzere iki reklam filminde oynayacaktı. Veselinovic ise olumsuz demeçlere devam ediyordu. Öyle ki Fenerbahçe yönetimi daha yeni imza atmasına rağmen Beckenbauer'in Alman milli takımındaki eski yardımcısı Ernst Koeppel'i antrenör olarak gündeme almıştı. Veselinovic "Fenerbahçe'yi mahkemeye veririm" diyordu basına. Fenerbahçe ne Veselinovic'ten ne de Schumacher'den vazgeçti. İkisiyle de sözleşme imzaladı...

Daha önce kararlaştırdığı üzere Almanya kampı'nı planlamaya başladı yönetim. Ömer Kaner, Schumacher'den yardım istedi. Toni de yeni bir kamp yeri buldu yeni takımına. Veselinovic'in milliyet sporla yaptığı telefon görüşmesi şaşırtıcıydı: "Teknik direktör Schumacher mi, ben miyim? Hazırlık programına ben ve başkandan başkası karışamaz" diyordu kurt hoca ve ekliyordu: "Yedek bir kaleci alınmalı. Bu iş Schumacher ile yürümez." Yönetim ise Schumacher'e çok büyük değer veriyordu. Öyle ki defans oyuncularından bir iki kelime Almanca öğrenmesi bile istenmişti. Veselinovic'in başka şansı yoktu.



Yönetim ile görüşen ve uyarıyı alan Yugoslav hoca tutumunu yumuşattı. "Sadece kaleciliğine baksın, takım kazansın başka bir şey demiyorum" demecini veriyordu artık. Bu arada Veselinovic'in ikinci isteği libero alınmasıydı. Zovko'yu istemiş, bizzat ilgilenerek İstanbul'a getirmişti ve kulüple de anlaşmıştı. Ama yönetim Zovko'ya beklemesini iletti. Schumacher'in menajeriyle temasa geçip, Alman bir libero istemişlerdi. Çünkü gelecek Alman liberonun hem Schumacher'in adaptasyonunu hızlandıracağını, hem de defansın daha iyi organize olacağını düşünmüşlerdi. Veselinovic ikinci darbenin ardından Schumacher ve yöneticilerle yapılan yemeğe katılmadı. Kızmış ve kırılmıştı, yine basına konuşmaya başladı: "Schumacher Fenerbahçe'yi karıştırıyor. Ben futbolcunun ayağına gitmem, o benim ayağıma gelsin. Türkiye'ye geldim kimse karşılamadı, bir futbolcu için herkes hazır kıta beklemiş" diyordu. Başkan ile Veselinovic'in ikinci zirveside "şartlar bu, istersen istifanı ver" lâfını duyan Yugoslav hoca çark etti yine. Ama istediği Zovko'yu da aldırdı. Getirdiği futbolcular üzerinden para kazandığı iddiaları vardı.

Sezon açılışında Schumacher'le sarmaş dolaş oldu ve iyi geçinmeye çalıştı. Çünkü yönetim kaptanlığı Schumacher'e verecek kadar çok güveniyordu Alman kaleciye. Giden birisi olursa, bu Veselinovic olurdu kesinlikle. Sonuç ne mi oldu?

Veselinovic ve Schumacher iyi geçindiler. Hatta sıkça birbirlerine destek de oldular. Schumacher tek teklerde çok başarılıydı. Takımını ateşliyordu hırsıyla. Defansın iyi olamadığı günlerde onlarca top çıkarttığı oldu. Taraftarlar ve de Türk halkı onu çok seviyordu. O da Türkiye'yi seviyordu. Veselinovic'in uğruna kriz yarattığı Zovko ise fazla uzun ömürlü olmadı ve Veselinovic'in gözünden de çabuk düştü. Bu çalkantılı transfer hikâyesinin ardından sonuç ise; 3-0'dan 4-3 çevirilen Galatasaray maçı ve 103 golle gelen şampiyonluktu. 3 sezon süren başarılı Fenerbahçe macerası ve Fenerbahçe forması ile jübile...

8 Eylül 2010 Çarşamba

Brian Laudrup'a kanser teşhisi

Brian Laudrup'a kanser teşhisi koyuldu.
Dün, 1992 Avrupa Şampiyonası'nın tartışmasız yıldızı Brian Laudrup, hakkında kötü bir haber düştü ajanslara. Danimarkalı efsane yaptırmış olduğu kontroller sonucunda lenf kanseri olduğunu öğrenmiş.

"Şu an test sonuçları hakkında gerçekten şoktayım ama önümde sıkı bir mücadele olduğunun da farkındayım. Kazanacağım bir mücadele bu. Şanslıyım ve doktorlardan duyduklarım sayesinde çok umutluyum, çünkü kanser çok erken bir aşamadaymış" diyor Laudrup. Artık enerjisini, ailesi ve yakınlarıyla beraber bu şoku atlatmaya verecekmiş. Şu an 41 yaşında. Doktorları da kansere çok erken teşhis koyduklarını, tedaviden de umutlu olduklarını kendisine iletmişler. Bu arada Laudrup da Danimarka televizyonu TV3'teki yorumculuk görevine de devam edecek.

Kim bu Adam? #2

Alt sıra soldan üçüncü kişi?
İpucu da vereyim Arjantinli, severiz.
Severiz derken sempatiktir yani.
Cevap: Eski BJK'li Osvaldo Nartallo

6 Eylül 2010 Pazartesi

Johan Babası ile Gezerken

Johan Cruijff, (soldaki) babası ile abisi
Henry ile Amsterdam sokaklarında

2 Eylül 2010 Perşembe

Gol atar, Mars tabiî ki yer