"Futbol bir savaştır, daha olağan şeyleri yapan kaybeder."
- Rinus Michels
"Yeni fikirlerle gelen bir adam başarana kadar deli olarak görülür"
- Marcelo Bielsa

.

.

31 Ekim 2010 Pazar

Arsenal 1970-71 Formaları



Nick Hornby'nin küçüklüğünde izlediği son şampiyon Arsenal takımı. 1970-71 sezonunda Charlie George, Pat Riley, George Graham ve John Radford'lı kadrosu ile hem ligde, hem de FA Kupası'nda şampiyonluğa ulaşıp duble yapan takım işte bu formaları giyiyordu. Arsenal ligin büyük bölümünde Leeds ile çekişmiş ve bir puan farkla şampiyon olmuştu. FA Kupası finalinde ise Liverpool ile karşılaşmış ve normal süresi 0-0 biten maçta 2-1 kazanarak bu kupayı da almıştı. Bu 1989 yılına kadar alınan son şampiyonluk olacaktı. Arsenal taraftarı ve Futbol Ateşi, Ölümüne Sadakat gibi eserlerin usta yazarı Nick Hornby'nin bekleyecekleri 18 yıl vardı.

27 Ekim 2010 Çarşamba

Yeni Para Birimim

Tüm Flemen kavimlerine bu para birimini kabul etmelerini öneriyorum.
Geçin, paramı buna yatıracağım.

26 Ekim 2010 Salı

İngiltere: 2 - Dünya Karması: 1 / 23 Ekim 1963

İngiltere Futbol  Federasyonunun 100. Kuruluş Yıldönümü Şerefine Özel Maç

Az önce 1963 yılında İngiltere ile Dünya Karması arasında, İngiliz Futbol Federasyonunun kuruluşunun 100. yılı onuruna düzenlenen maçı 90 dakika izleme şansı buldum. Bu gerçekten de güzel bir tecrübeydi. Daha önce hiç izlemediğim birçok oyuncuyu görme fırsatı benim için paha biçilmezdi. Bugüne kadar hep özetlerden izlediğim, ama artık internetin daha etkin kullanılması sebebiyle 90 dakika maçlarına da ulaştığım yıldızlar vardı ama bazılarını hiç görmemiştim.

Takımlar şu ilk 11'lerle sahadaydılar;
Dünya Karması: Yashin, Djalma Santos, Schnellinger, Pluskal, Masopust, Popuhlar, Raymond Kopa, Francisco Gento, Law, Di Stefano, Eusebio.
İngiltere: Banks, Armfield, Wilson, Milne, Norman, Moore, Paine, Greaves, Eastham, Bobby Charlton, Smith.

Özellikle dikkatimi çeken takımların, hafta sonundaki derbiden daha modern oynamalarıydı. Sahada yer yer pres, yer yer de sert müdaheleler vardı. Özellikle de tempolu oyun vardı.

İlk yarıya Dünya Karması hızlı başladı ve güzel oyun ortaya koydu. Tabi hepsi kaliteli oyuncular ama ilk defa bir arada oynuyorlar. Defansta Schnellinger müthiş bir oyun ortaya koydu ve takımın rahat hücum yapmasını sağladı. Popuhlar ve Pluskal vasattılar. Masopust ise ilginç bir oyuncu olarak göründü gözüme. Çek yıldız milli takımında oynadığı gibi oynayamadı fakat teknik olarak çok iyiydi. Hızlı ve birden fırlıyor zıpkın gibi. O gün zıpkınlar Moore duvarına çarptı genelde ama yine de Masopust'u daha fazla izleme isteği uyandı içimde. Law ileri geri oynadı ve başarılıydı ama Di Stefano hiç şüphesiz takımın yıldızıydı. Ceza yayı üzerine kadar gelip Yashin'den top alarak o topları forvete kadar taşıdı. Kusursuz bir teknik ve yaşına göre oldukça iyi bir atletik yapı. Kaldı ki bu maç oynadığında tam 38 yaşındaymış, 39'a da 2 ay varmış. Sahadaki tüm oyunculardan daha aktifti efsane. Eusebio ise santrafor oynadı ve bana Makukula'yı anımsattı ve google'da aratınca gençliğinde Makukula'dan Yeni Eusebio olmasının beklendiğini gördüm. Kuvvetli, diri ve sert vuruyor Eusebio.

İngiliz milli takımında ise şüphesiz dikkatle izlediğim oyuncular Bobby Charlton ve Gordon Milne'di. Bobby Charlton, İngiltere adına Di Stefano'nun oynadığı futbolun benzerini oynadı. Şutları etkiliydi. Bizim Gordon Milne ise sağ haf oynuyor ama sıkça hücuma çıktı. Ayağı yumuşak, çok mücadele etmese de, belli bir tempoya ayak uyduruyor. İyi falsolu pasları var. Takımın diğer oyuncularından Greaves'i ilk defa 90 dakika izledim ve beğendim. Sağa deplase oluyor, içeri sokuluyor, zaten gollerden birini de o attı. Defansın bel kemiği Bobby Moore ise iye başarılıydı. Tam bir profesyonel.

İkinci yarı oyuna Lev Yashin'in yerine giren Yugoslav kaleci Soskic'in inanılmaz kurtarışları oldu. İkinci yarı dört değişiklik yaptı Dünya Karması. Masopust'un yerine İskoç Jimmy Baxter girdi ve daha etkili oynadı. Eusebio yerine bambaşka bir santrafor tipi olan Batı Alman Seeler girdi ama çok daha etkisizdi. İngiltere defansının daha rahat oynamasını sağladı. Djalma Santos'un yerine giren Şilili Eyzaguirre daha güvenilirdi. Kopa'nın yerine ise Macarların yıldızı Puskaş girdi ve böylece Puskaş-Di Stefano tekrar bir aradaydı. Buna karşın İngiltere daha iyi oynadı. Bobby Charlton ve Greaves'in ataklarıyla 65'inci dakikada Paine'in golü geldi. Golden sonra oyuna denge geldi. 80'inci dakikada Puskaş'ın müthiş pasıyla hareketlenen Law defansın arkasına sarktı ve yerden düz bir vuruşla golünü attı. Sonraki on dakika içinde İngiltere'nin iki topu direkten döndü ve 85'inci dakikada Charlton'ın üç kişiyi geçip vurduğu şutu kaleci Soskic iyi çelemedi ve topu önünde bulan Greaves'in yakından vurdu ve golü attı. Güzel bir maç oldu. Her dakikasında aksiyon ve pozitif futbol vardı. Di Stefano, Puskaş, Bobby Charlton, Jimmy Greaves maçın yıldızları olarak aklımda kaldılar.


--------------------------------------------------------------------------------------------------------------
İngiltere 2 - Dünya Karması: 1
Goller: Terry Paine (dk.65), Dennis Law (dk.80), Jimmy Greaves (dk. 85)
Stad: Wembley Stadı
Seyirci Sayısı: 100,000
Hakem:Robert H. Davidson

İkinci yarı oyuna giren oyuncular (*) işareti ile belirtilmiştir. 

İngiltere:
Banks (8): Oturaklı nerede ne yapacağını çok iyi bilen kaleci. Bir tane bile hata yapmadı. Dahası geri paslarını hızla takım arkadaşlarına atarak tempo dikte etmesi iyiydi.
------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Wilson (7): Müdaheleleri yerindeydi, belirgin bir hata yapmadı.
Armfield: (7): Hatasız ve gösterişsizdi.
--------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Bobby Morre (8): Takımın defansif oyunu için daha fazla yapabileceği bir şey yoktu. Özellikle ilk yarıda Masopust gibi etkili bir oyuncuyu iyi durdurdu. Hem de sertliğe başvurmadan.
Gordon Milne: (7): Beşiktaş'tan tanıdığım Milne, oyunculuğunda iyi paslar atan bir sağ hafmış bunu öğrendik bugün. Fiziksel mücadeleye fazla girmiyor ama belli bir temposu var.
Norman: (6): Haflar arasında en etkisiz olandı. Sıklıkla yerini kaybetti.
--------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Paine (7): Sol açıkta başladı ama daha sonra gezgin bir görüntü verdi. İçe kat ederek defansı zorladı.
Greaves (8): Maçın iyi adamlarından biriydi. Sağdan getirdiği toplar ve şık çalımlarıyla çok başarılıydı. Golünü de attı.
Eastham (6): Uzun süre ortada görünmedi ve ikinci yarının ortalarına kadar pasifti.
--------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Bobby Charlton (9): İngiliz takımları forvet arkasıyla oynamazlar, oyunu geriden kurarlar ama Bobby için bu kural bozulmuş. Gayet önde oyun kuruyor ama ceza sahası üzerinden top aldığına şahit olduk.
Smith: (6): Maçın etkisizlerindendi.
Antenör:
Alf Ramsey (7): Yeni göreve gelen Ramsey, gösteri maçı olmasına rağmen takımını kazanmaya oynatmasıyla artıyı hanesine yazdırmış ve Bobby Charlton'ı kullanışı iyi kararlardı.


*********************************************************************************

Dünya Karması:
Yashin (8): Maç boyunca gayet iyiydi ve özellikle ilk yarıda iyi kurtarışlar yaptı. Göze hoş gelen stili ile alkış topladı.
*Soskic: (8): İkinci goldeki hatasına rağmen birçok top kurtardı. Çevik bir görüntü verdi.
-----------------------------------------------------------------------------------------------------------
Djalma Santos: (6) Kıvrak fiziğiyle alışılageldik defans oyuncularından farklı bir profili vardı ama yaptığı birkaç hatayla güven vermedi.
Schellinger: (8): Batı Alman oyuncu her müdehalesinde başarılıydı ve takımın daha fazla gol yememesinde en büyük etkendi.
*Ezaguirre: (7): Fazla bir özelliği olduğunu göremedim ama Djalma Santos'tan daha güven vericiydi.
------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Pluskal: (6) Basit tek pas oyunu oynadı ve kendini fazla göstermedi.
Popluhar: (6) Sol hafta defansif olarak pasif kaldı, ofansif olarak yeterince iyi değildi.
Masopust: (7): Diğer iki hafa göre daha çok sorumluluk aldı, iyi bir oyuncu olduğunu gösteren hareketleri vardı ama devamlılık sağlayamadı.
*Jimmy Baxter (8): İskoçların yıldızı gayet aktif ve çalışkandı. İstediği pasları attı, istediği gibi top aldı. Masopust'tan daha etkili oldu.
-------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Kopa: (7) Sağ açıkta iyi bir performans ortaya koydu. Verkaçları ve sürati ile etkili oldu.
Gento (6): Üstün bir tekniği olduğunu sık sık gösterse de, fazla ileri doğru oynamadı ve top kaptırdı.
Law: (8): Tüm orta sahayı kat etti, merkezde oynamasına rağmen zaman zaman kanatlara deplase oldu, zaman zaman ise geriden top aldı. Hızlı stili ile dikkat çekti.
*Puskaş (7): 36 yaşında ve fazla kiloluydu. Ama buna karşın bileklerine çok hakimdi ve güzel paslar attı. 10 sene öncesini izlemek lâzım Puskaş'ın.
--------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Di Stefano (9): Sahanın yıldızıydı. Her yerdeydi kısaca. Kaleciden topu aldı, forvete kadar taşıdı zaman zaman. Top kontrolü çok ileri düzeyde ve şık, ünlü şutlarından fazla göremedik ama attığı güzel pasları gördük.
Eusebio: (7): Rakip defansın oyuna katkısının minimuma indirdi ve üstün fiziğinin etkisiyle rakibi çok rahatsız etti. Sert şutları ile Banks'ı zorladı. Kopa ile iyi verkaçlar yaptı.
*Uwe Seeler (5): Kısa boyununda etkisiyle Eusebio ile boğuşmaya alışkın defansa yem oldu. Fazla top alamadı, aldığı topları da iyi kullanamadı.

Antrenör: 
Fernando Riera (7) Bir gösteri maçıydı ve buna rağmen Şilili teknik adamın takıma ettiği müdehaleler doğruydu.

Kırmızı Kart: Yok.
Sarı Kart: Yok.

21 Ekim 2010 Perşembe

The Beatles Üyeleri Hangi Takımı Tutuyordu?

John Lennon'ın 11 yaşında çizdiği resim
The Beatles, Liverpool kentinin simgelerinden biri. Ama kimsenin kalbini kırmamak için uzun süre hangi takımı tuttukları ile ilgili bilgi vermemişlerdi. Futbolu sevmiyorlar mıydı acaba? Belki bazıları. Tüm şehrin aklını kurcalamış sorulardan biri üyelerin hangi takımı tuttuklarıydı. Liverpool'un ünlü Kop tribünü The Beatles'a tapmaktaydı. Ama istedikleri cevabı duyamıyorlardı. Everton mı, Liverpool mu?

McCartney amcasının Everton taraftarı olduğunu kendisinin de küçükken Everton maçlarına gittiğini yarım ağızla açıklamıştı. Daha sonra arşivlerden çıkan bir görüntüde 1968'teki West Bromwich - Everton maçında tribündeki yerini aldığı da görüldü McCartney'nin. Hatta bir taraftar, maçta McCartney'nin yanında oturduğunu ve Sör McCartney'nin seyircilere viski ve puro getirdiğini bile söylüyordu. McCartney'nin merhum karısı Linda ise Liverpool maçlarını heyecanla dinlettiklerinden basına bahsetmiş röportajında ve "Paul eskiden ailesi yüzünden Everton'ı tutuyordu ama şimdi Liverpool'u destekliyor" demişti. McCartney ise yıllar sonra "Olayım şu; babam Everton'da doğdu, ailem resmen Everton'lıydı. Yani olay bir derbiyse veya FA Kupası finaliyse Everton'ı tutarım. İş zora gelince Everton" deyince iş kesinleşmişti artık. "Kenny Daglish ve Liverpool takımı Wembley'deki konserime geldiler, bu onları desteklemem için de yeterli bir sebep, iki takımı da seviyorum" diye eklemişti yine de. Paul McCartney Everton taraftarıydı resmen ama Liverpool FC'ye de sevgisi olduğu kesin.

2003'te yapılan bir söyleşide ise Ringo Starr üvey babasının sayesinde bir Arsenal  taraftarı olduğunu itiraf etmişti. "Küçükken hem Anfield'ta, hem de Goodison'daki maçlara giderdim. Ama sadece Arsenal gelince" demişti.

George Harrison ise kendisine sorulan soruya; "Liverpool'da üç takım var ve ben diğerini tutuyorum" diye cevap vermişti. Bu da Bill Shankly'ye atıfta bulunduğuna işaret ediyordu. Liverpool efsanesinin yaratıcısı Bill Shankly; "benim zamanımda Liverpool'da iki iyi takım vardı. Liverpool ve Liverpool rezerv takımı." demişti. Harrison'un bahsettiği diğeri de Everton oluyordu bu durumda. Ama bu diğerinin United olduğu da söyleniyordu. Çünkü bir Aston Villa - Manchester United maçında görülmüştü.

John Lennon ise futbolla pek ilgilenmiyordu fakat Liverpool tribünlerinde kendini gördüğünü iddia eden seyirciler var ve babasının Liverpool'lu olması bu iddiayı da güçlendiriyor. Fakat Lennon'ın 1974 yılında çıkan albümü Walls and Bridges'a koyduğu resim ilginçti. Bu resim Lennon'un 11 yaşındayken çizdiği bir resimdi ve Arsenal ve Newcastle United maçının canlandırmasıydı. Maçı Newcastle 1-0 kazanmıştı. İnsan sevdiği anıları resme döker daha çok, bu da Newcastle taraftarı olduğuna işaret ediyor olabilirdi. Üstelik resimde üç Newcastle'lı vardı ve kaleci Arsenal'li futbolcunun şutunu kurtarıyordu. Yine de 11 yaşında bir çocuğun yaptığı resimden fazla bir açıklama beklememek gerek.

Tabi en doğru açıklamayı yine McCartney yapmıştı: "Gerçekten de hiçbirimiz futbolun fanatiği değildik. Sokakta biraz oynamayı seviyorduk ama yeteneğimiz ve bilgimiz yoktu. Fazla anlamıyorduk."

Kesin olmayan sonuçlar:
Paul McCartney: Everton
George Harrison: Everton ya da Manchester United
Ringo Starr: Arsenal
John Lennon: Muhtemelen Liverpool, ufak ihtimal Newcastle

20 Ekim 2010 Çarşamba

Bir George Romero Filminde Rijkaard

Frank Rijkaard'ın güncele değinmek istemeyen bu blogun tematik alanına doğru itilmesini hiç istemezdim. Başka bir takım taraftarı olmama rağmen içim acıyor adamı görünce. Ben bu adamın gözlerindeki çaresizliği gördüm, samimiyeti gördüm buna üzülüyorum. Hiç üstüme vazife olmadığı hâlde, cürümümün de ateşim kadar yer yakmayacağı hâlde, bazı bulutlu günlerde oturur ve Türk futbolu nasıl ilerleyebilir diye düşünürüm. Gider arşivimden eski bir maç açar; 1974'teki Total Futbol'u, 1982'den Joga Bonitocu Brezilya'yı izlerim. Futbolda sanat varsa, bunun en büyük örneği bu takımlardır. Frank 1974'ün uzantısı olarak gelişen 1988 Hollanda'sının ünlü üçlü saç ayağından birisiydi. Bugünkü Barcelona'nın oluşumunda pay sahibiydi. 1982 Brezilya'sının virtüözü Zico'yu zaten göndermiştik.

Frank Rijkaard'ın suçu yok muydu? Vardı. Birincisi bu kadar iyi niyetli ve efendi bir insan olması, özü sözü bir, bir entelektüel olması. Yılmaz Vural'dan dayak yiyen, Hikmet Karaman'ın üç maç süren gazlarıyla harekete geçen, Fatih Terim'in fırçalarıyla büyüyen bir oyuncu jenerasyonunun Rijkaard'ı anlaması mümkün müydü? Rijkaard'ın suçu naifliğiydi. Oyuncularına bir arkadaş gibi yaklaşmasıydı, onların elini omzuna atıp muhabbet etmeye çalışmasıydı. Evet suçu buydu. Sen burada oyuncunla arkadaş olursan, onunla mutlaka çatışırsın. Bizde her akşam eve sarhoş gelip seni dövse bile babaya lâf çevrilmez, eli öpülür, sen de onun yerine gider arkadaşlarınla kavga edersin. Bu böyledir, "yeni tarz arkadaş olmak isteyen baba modeli" milletimiz için "entel" Avrupa yapımı bağımsız filmlerde gördükleri, hemen zapladıkları bir olgu olmaktan ileri değil. Sosyal anlayışımız bu. Sen burayı normal bir ülke sandın Frank. İnsanların kitap okuduklarını, kendilerini ayrıştıran her şeye karşı savaştıklarını, yöneticilerin işini rahatça yapabilmene izin vereceklerini, oyuncularına Dark Side of The Moon'u dinletebileceğini sandın. Hâlbuki ülkede şiir okuyanları gey sanan Borat'lar vardı. Bu kadar da değildir diyen, saflıkla eşdeğer bir optimizmle Galatasaray'a geldin belki de. Hatan buydu.

Bir Clash şarkısında olduğu gibi süpermarkette kayboldun, ruhunu istediler; vermedin ama artık mutlu değildin, özel indirimi bekler olmuştun. Sözler tutulmadığında, transferler yapılmadığında dahası elindeki birkaç iyi oyuncu da satıldığında, keşke ben de sizden alış-veriş etmem deseydin, biraz Terimcilik oynasaydın. Ama sen karşındakileri normal insanlar sandın. Bir Tears for Fears epiğinde olduğu gibi biz de herkes dünyayı yönetmek istiyor, bilmiyor muydun? Ama bunu yapacak cesaretleri olmadığından, seni atıyorlar kalabalığın içine. Hayatına hoş geldin, geri dönüş yok.

Bu sezon başından beri, zombi filmleri üstadı George A. Romero'nun asla çekemediği gelmiş geçmiş en iyi filmindeki baş rol oyuncusuydun. Çatıya oturup yüzbinlerce zombinin arasından her gün bir adam vuran, adamdın. Yüzbinlercesi vardı ama sen artık zombilerin seni ele geçirmesini bekliyor, ecelimle ölürsem iyidir diye bekliyordun. Arada sırada çatıdan bir kurşun sıkıyordun sadece tüm o kalabalığın üzerine. Arkadaş bellediğin öğrencilerin zaten zombiye dönüşmüş kalabalığa karışmışlardı babanın öldüğü gün. Sen insan kalmak istedin, kabahatın buydu. Şimdi senin için mutluyum ama ya bize ne olacak? Bazıları ancak adını bile bilmedikleri We Will Rock You şarkısı ile tempo tutacak toplu bilince sahip olabilirler ama taraftarlar arasında aklı selim olan bir azınlık da varmış, en azından teselli budur benim için. Şimdi aklı selim tüm Galatasaraylı dostlarım aynanın karşısına geçsinler ve "şeker adam, şeker adam, şeker adam" desinler...

Belki bu yazı bazılarına fazla romantik ve abartı gelecek ama benim üzüldüğümde gelecek. Haneke ne demişti bir gala öncesinde; "Rahatsız seyirler." Önümüzdeki günlerde Galatasaray'da yaşanacaklar için benim de daha fazlasını söyleyecek moralim yok şu an; rahatsız seyirler.

Kim Bu Adam? #3

Daha önce başka bir blogta soruldu mu bilmiyorum
ama çavuşu değil de, sağdaki bıçkın genci tanıyan var mı?
Marco Tardelli'ydi tabiî ki. Twitterdan doğru cevabı veren
Jesus Almeyda'yı tebrik ederim.

Johan Cruijff, New England Çaycılarına Karşı



Johan Cruijff'un Los Angeles Aztecs ile çıktığı ilk maç. 
Rakip New England Tea Men.
Bu da maç için hazırlanan gazete reklamı.

18 Ekim 2010 Pazartesi

Oyuncu Avcıları'nın Kralı Piet de Visser

Fikirlerine değer verdiğim biriyle konuşurken bana şöyle dedi; "Ülkemizde Piet de Visser'in kim olduğunu bilmeyen futbol adamları var. Piet de Visser diyorsun bön bön bakıyor yüzüne! Adam De Visser!"

Gerçekten de durum bu. Piet de Visser'i bilmek için çok büyük araştırmacı, çok büyük futbol adamı olmanıza gerek yok. Zira Football Manager'da bir oyun açsanız ve scoutları ününe göre sıralasanız, en üst sıralarda olacak adamlardan biri Visser. "Oyuncu avcılığı" kurmunun belki de bir numaralı ismi. Öyle bir adam ki, inanılmaz bir oyuncu yargılama yeteneğine sahip. Bu konuda kendisi için milyon dolarlar hava uçuşuyor. Şu an Chelsea'de Abramovic'in şahsi futbol danışmanı, kulübun oyuncu avcısı ve part-time olarak PSV'de görev yapıyor.

Piet de Visser, Hollanda kulüplerinin bir çoğunda 60 ve 90'lı yıllar arasında teknik direktörlük yapmış bir isim. Çalıştırdığı takımlar hep orta ve alt seviye takımlar olmuş. Teknik adam olarak tek üst düzey başarısı Belçika takımı Molenbeek'e kazandırdığı Belçika şampiyonluğu. Molenbeek'in tek şampiyonluğu o da.

Fakat yetiştirdiği ve Hollanda futboluna armağan ettiği sayısız oyuncunun etkisiyle, hiçbir büyük takımı çalıştırmayan en büyük antrenör ünvanını alan bu adam Willem II'nin ömür boyu antrenörlük teklifini yapmasına sebep olmuştu. NAC'da çalışırken 1993'de kalp rahatsızlığı geçirmesiyle teknik direktörlüğü bırakınca, kariyerinde ve hayatında bir seçim yaptı. Oyuncu keşfetmek her zaman en büyük tutkusu olan Piet de Visser, PSV'de oyuncu avcısı olarak göreve getirildi. Takımın antrenörü de eski öğrencisi, bizim şu anki milli takım anterönümüz Guus Hiddink'ti. Brezilya'da izlediği Romario, ardından da Ronaldo'yu PSV'ye kazandırdı. Bu oyuncular daha sonra efsaneye dönüştüler, onları ilk keşefeden oydu. O dönemde PSV Avrupa Şampiyonu oldu. Daha yakın zamanlarda ise şu an Chelsea'de oynayan Alex, yine üst düzey takımlarda oynayan Farfan (Schalke), kaleci Gomes (Tottenham) ve Macar futbolcu Balazs Dzsudzsak (PSV) takıma kattığı adamlar. Bu dönemde yaptığı katkılar sayesinde PSV Şampiyonlar Ligi'nde yarı final oynamıştı. Koreden getirdiği Lee Young-Pyo, daha sonra Chelsea'ye aldırdığı Groningen'deki yetenekli genç Robben'in ve Partizanlı genç yıldız Kezman'ın takıma katılmasını öneren de o. Hiddink sonrası dönemde daha Brezilya'da oynarken Adriano'yu da PSV'ye önerdiğini ama Gerets'in bunu reddettiğini beyan ettiğini de ekleyeyim.

Chelsea'ye geçtiğinde ilk icraatı Robben oldu Piet de Visser'in. Arjen Robben'i yetenekli gençten, süper yıldızlığa ardından da uluslar arası bir şöhrete terfi ettiren adam o. Daha sonraki icratı ise Hiddink'in Rusya milli takımının başına geçişi. De Visser'in Abramovic'e tavsiyesiyle Rusya milli takımı yetkilileri Hiddink ile anlaşmış ve yıllardır başarısız olan takım müthiş bir ivme kazanmıştı. Bu sayede Arshavin, Pavlyuchenko ve Zhirkov uluslar arası yıldızlar olmuşlardı. Chelsea'da yaptığı bir başka iş ise bu işlerin başka bir üstadı olan Frank Aarnesen'i teknik menajer olarak önermesi. Aarnesen'in göreve gelişinin ardından ona önerdiği Obi Mikel ve Salamon Kalou da iyi oyuncular olup Chelsea rotasyonunda yer buldular.

Oyuncu izlemenin yanı sıra Chelsea'nin tüm altyapısını da PSV altyapısını model alarak yenileyen bu adama Cheslea tüm geleceğini teslim etmiş durumda. Abramovic ona o kadar güveniyor ki, Scolari'nin kovulmasında bir numaralı fail Piet de Visser'den başkası değil. De Visser izlediği antrenmanın ardından Scolari'nin takımı iyi çalıştırmadığını düşünmüş ve teknik adamın fişini çektirmiş, yerine de Hiddink'i getirtmiş. Hiddink sonrasında önerdiği isim ise bugünkü hoca Carlo Ancelotti. Kanseri yenen, beş kere baypas ameliyatı geçiren bu adam gerçek "Uçan Hollandalı"dır. Çünkü şu an 76 yaşında olmasına rağmen hâlâ Chelsea ve PSV için uça uça Hollanda'dan Brezilya'ya, Brezilya'dan Fas'a, Fas'tan Tunus'a ve hatta Türkiye'ye dünyayı geziyor. Özellikle Güney Amerika ve Kuzey Afrika'yı adım adım biliyor. Gençlerin gelişimini izleyen Frank Aarnesen'i antrenmandan kovan Mourinho'ya kafa tutmuş olan adam da o. Chelsea için yeni hedefin Hollandalı Ibrahim Affelay olabileceğini belirten de o. Her zaman verdiği doğru kararla örnek bir adam. Afonso Alves hakkında söyledikleri hâlâ hatırımda; "İyi bir golcü ama gollerini İngiltere gibi ciddi bir ligde atıp atamayacağı hakkında ciddi şüphelerim var. Chelsea'nin planları dahilinde değil." Afonso'nun sonu ne oldu gördük hep beraber. Lâkabı "Word of Wisdom." Yani kaba bir çeviriyle "Bilgelik Elçisi."

Yetiştirdiği, keşfettiği adamlarla efsane haline gelen Piet de Visser'e Hollanda futbol federasyonu, ülke futboluna yaptığı katkılar için "Rinus Michels onur ödülünü" verdi. Rinus Michels'in adını taşıyan bir ödülü almak başlı başına bir referans. Belçika milli takımı Advocaat döneminde gençleşme operasyonu için De Visser'den fikir almıştı. Bugün Belçika umut vaat ediyor diyebiliyorsak, bunda Piet de Visser'in de parmağı var. Altyapının kralı Hollanda'da diye ezberden atıp tutan ama Piet de Visser'i bilmeyen oyuncu avcıları, futbol adamları bir zahmet araştırıp öğreniversinler. Kendi alanının öncü ismini bilmeyen insan ne kadar başarılı olur?

Ve son olarak; hocamız Hiddink ile adamın arasından su sızmıyor. Hiddink "ben teknik adamlığı ondan öğrendim" diyor. Almanya'da da kuvvetli bağları olan, dolayısıyla birçok Türk gencini izleyen ve Gökhan Töre'yi Cheslea'ye aldıran komitenin başındaki Piet de Visser elbette Hiddink'e yararlı bilgiler sağlıyordur, buna eminim. Alın size Hiddink'i takımın başında tutmak için sayacağınız onlarca sebebe artı olarak bir sebep daha.

17 Ekim 2010 Pazar

Ünlü Taraftarlar / Everton

Madem Everton 2-0 maçı almış boynumuz kıldan ince...

Sly'ın İngiltere'deki takımı Everton
Yeni B.A. Rampage Jackson, Tim Howard'ın kankasıymış
Aktris Amanda Holden Evertonlılardan. (Soldaki)
Beğendiğim aktörlerden Ian Hart Everton maçı sektirmiyormuş
Gerarrd'ın eski sevgilisi aktris Jennifer Ellison da doğuştan Evertonlıymış
Eski The Beatles üyesi Paul McCartney sonunda Evertonlu olduğunu açıklamıştı

Ünlü Taraftarlar / Liverpool

Kırmızı Krallar

Kuzey İrlandalı aktör Liam Neeson. Yürü be Qui-Gon Jinn!
İrlanda kökenli pop-rock şarkısı Chris De Burgh de Anfield'a gelenlerden
En Haşin Bond; Daniel Craig bildiğin fanatik Liverpoollu
Diğer Amerikanlar gibi değil Samuel, Özellikle Liverpool'u izliyormuş


Baharat Kızlar'dan en çekilebilir olanı Melanie C de Liverpoolluymuş
Clive Owen, 2007 finalinden önce kupayla haşır neşir oldu ama takımı olamadı
Angelina Jolie, "Maddox'un tek hayali Liverpool'da oynamak" diyor
Elvis Costello ve eşi Diane Krall da Liverpoollu

Merseyside Derbisi


Merseyside Derbisi, Liverpool ile Everton arasındaki maça verilen ad; Kızıllarla, Mavilerin kapışması. Mersey nehrinin doğusundaki Liverpool kentinin takımları şehri de ikiye bölmüş durumda. Liverpool, İngiltere'nin en üst ligine en çok şampiyon veren şehir. The Beatles'ın, Anathema'nın, Elvis Costello'nun, liman işçilerinin şehri Liverpool, ülkede en çok müzenin bulunduğu yer de aynı zamanda.

70'li yıllara kadar Liverpool kentinin en başarılı takımı Everton'dı. Ne de olsa Everton, Premier Lig'in kurucu 12 üyesinden birisiydi. Liverpool ise 70'ler ve 80'ler boyunca Bill Shankly ve Bob Paisley ile sportif başarı olarak rakibine açık ara fark atmasına rağmen, takım tutma eylemi babadan oğula geçen bir şey de olduğundan taraftar sayısında çok büyük bir üstünlük elde edemedi. Liverpool yıllardır lig şampiyonu olamamasına rağmen, en çok şampiyon olan takım istatistiğinde Manchester United ile zirvede. Ayrıca hâlen İngiltere'nin en çok kupa kazanan takımı.

70'li yıllara kadar en başarılı Liverpool takımı Everton demiştik. O yüzden yaş seviyesi yükseldikçe Liverpool kenti sakinleri arasında Everton'lı sayısı bir hayli artıyor. Ama 40 yaş ve altında Liverpool üstün. Aynı aile içinde hem Kızılları, hem de Mavileri destekleyen taraftarlar olduğu için derbinin adı Britanya'da "Friendly Derby" yani Dostluk Derbisi'ne çıkmış durumda. Hatta ikisi de bizim evlâdımız diye düşünen bir grup futbolsever de var. Arada sırada atışmalar olsa da iki kulübün taraftarları birbirinden nefret etmiyor. Bill Shankly "Benim zamanımda Merseyside'da iki iyi takım vardı. Liverpool ve Liverpool Rezerv Takımı" dediğinde bile bu durum bozulmadı. Liverpool'un şimdiden efsane olan kaptanı Steven Gerrard'ın Everton formalı fotoğrafı ortaya çıkınca da ve hatta üzücü iki takım arasındaki maçta gerçekleşen Hillsborough faciasına rağmen... Liverpool ve Everton taraftarları hâlâ aynı tribünde oturabiliyor.

Taraflar arasında gerçekten hiç ayırt edici bir mesele yok. Ne din, ne politika, ne mezhep, ne etnik kimlik, ne de sosyal statü onları ayırabilmiş. Liverpool FC taraftarları arasında protestanların, Everton taraftarları arasında ise katoliklerin daha fazla olduğu söylense de Merseyside halkı Glasgow halkının aksine bunların kendilerini ayırmasına izin vermeyecek toplu bilince sahip.

Biraz da "en"lere bakalım; Ian Rush Liverpool adına en çok gol kaydeden oyuncu. Everton ağlarını tam 25 kere havalandırmış. 30'lı Yılların Altın 11'ine aldığımız efsane oyuncu Dixie Dean ise Everton adında 19 gol kaydetmiş Kızıllara karşı. 34-35 sezonunda Liverpool 6-0 kazanarak, en büyük farkı elde etmiş. Everton'un efsane Galli kalecisi Southall 41, Liverpool'dan Rush ise 36 kez bu derbinin heyecanını yaşama onuruna nail olmuşlar.

İki takımla da derbi heyecanı yaşayan tanıdık isimler ise; Nick Barmby, Dave Hickson, Peter Beardsley, Alan Harper, David Johnson, Sander Westerveld, Don Hutchinson ve Abel Xavier. Galatasaray'da da oynayan Abel Xavier, bir sezon içinde iki takımla bu derbiyi yaşayan tek oyuncu. Saydıklarımızdan Peter Beardsley ve David Johnson iki takımın da ağlarını havalandırmış oyuncular.

Tüm bunların ışığında keyifli ve dostça bir derbi vaat eder her zaman Liverpool ve Everton. Uzun zamandır yakınırız "eskiden tribünlerde Galatsaraylı ile Fenerbahçeli, Beşiktaşlı yan yana otururdu. Nerede o günler" diye. Çok mu geç kaldık? Bakacak bir yer var en azından. Gözlerinizi Merseyside'a çevirmeniz yeterli.

14 Ekim 2010 Perşembe

Aynı takımla düşüp şampiyon oldu: Pavel Kuka

Tam bir Otto Rehhagel santraforu, Pavel Kuka...
Kuka'nın geniş kitlelerle tanıştığı zaman, Kaiserslautern'e transfer olduğu 1993 yılıdır. Ama Kuka aslında bundan önce de belli bir şöhrete sahipti. Çekoslovak Milli Takımı'nın formasını giyiyordu. Slavia Prag formasıyla çıktığı her 2 maçta 1 gol atma başarısını göstermişti; 125 maçta 62 gol...

1993 yılının devre arasında Kaiserslautern'in yolunu tuttu Kuka. 10 maçta 8 gol atarak gayet iyi bir performans ortaya koydu. Bu sırada ülkesi Slovakya ve Çek Cumhuriyeti olarka ikiye ayrılırken, o Çek Milli Takımı'nı tercih etmiş, Kaiserslautern'deyse bir sonraki sezon Beşiktaş'ın yolunu tutan Kuntz ile verimli bir ortaklık oluşturmuştu.

11 Ekim 2010 Pazartesi

George Best - Alkol - Kadınlar Üçgeni

İsveçli film yıldızı Mary Stavin ile aerobik programına çıktığında
İskambil Kağıdından değil, kadehlerden kule yapardı
Kızlara hünerlerini gösterirken
Deniz, kumsal, hatun... Güneş yağı... Süpermen! Aşkı ben mi yarattım?
1966 yılında kız arkadaşı Miss UK Jennifer Lowe ile...

Karısı Angie ve onun arkadaşı ile birlikte...

Hollywood aktrisi Susan George ile İspanya tatilinde...


Kendisi gibi alkolik olan annesi Ann ve babası Dickie Best ile içerken...
1978 Haziran. Woman dergisinin kapağı.


Danimarkalı kız arkadaşı Eva Haraldstad ile bir pubda.

Ve bir maç sonrası soyunma odası...
Ve izinden giden torunu Callum Best, Lohan ile çıkıyordu ve ayrılıp sayısız kızla daha çıktı. Dedesinin torunu...

8 Ekim 2010 Cuma

Michael Jackson Nice Formasıyla

Thriller bitti, şimdi Nice'te romans zamanı

7 Ekim 2010 Perşembe

Löw ve Entelektüel Futbol

Daha önce "1998 TSYD Kupası ve Değeri Bilinmeyen Adam Löw" başlığında Almanya teknik direktöründen biraz bahsetmiştik. Almanya maçı yaklaşırken biraz daha Löw'den bahsedelim bari.

Joachim Löw'ü her zaman takdir etmişimdir. Ona stajyer derlerken de, Fenerbahçe'yi üçüncü yaparken de. Löw'ün getirmek istediği devrim, Azizcilin sayesinde kaosa dönüşmüştü o dönem. Löw'ü gönderdiğinde "ikinci olsaydı takımın başında kalacaktı ama üçüncü oldu" gibi komik bir açıklama da yapmıştı. Hal bu ki, Kupa Galipleri Kupası finaline kadar taşıdığı Stuttgart ona güvenmişti. Fenerbahçe Löw'ü başa getirirken elbette ki dinamizm hedefliyordu. Genç bir hoca getirmenin riskleri vardı; büyük takımlardaki oyuncular arasındaki dengeyi oturmak genç hocalar için her zaman zor olmuştur. Büyük takım oyuncusu karşısında yaşına yakın bir antrenör görünce, "ben bundan daha iyi biliyorum ya" havasına girebiliyor. Üstelik Löw'ün futbolculuk kariyeri de çok parlak olmadığı için bu daha da belirginleşebilirdi Fenerbahçe'ye ilk geldiğinde. Fakat Löw sempatik karakteriyle bunu aşmıştı takım içi dengelerde.

Türk basını ise her zaman istikrar çığırtkanlığı yapmasına rağmen, ilk fırsatta istikrarsızlıktan yana yer alır, bunu anlatmaya gerek yok. Löw'ün oynattığı güzel futbola rağmen "Murat Yakın ağır adam", "niye falancayı oynatmıyor", "stajyer bu", "X'in yerine Y oynar" demeçlerini bol bol veriyordu dönemin spor yazarları. Şimdi pek sesi çıkmayan o dönemin Hıncal Uluç'u Sinyor Can Bartu "Murat Yakın'a tahammül eden adam diplomasını yırtsın" diyordu. Hal bu ki, bu adamın 40 yıllık vasat üzeri oyuncu Metin Diyadin'den müthiş bir orta saha oyuncusu yarattığı, yıllardır okeye dönen Boliç'i oyuna tekrar kattığını, yarım devrede sadece 1 gol atan Moldovan'a sabrettikten sonra, ikinci devrede 18 gol atmasını sağladığını, dahası kırıp dökmeden oyuncuları idare edebilecek kadar samimi biri de bir olduğunu kimse söylememişti o dönem. Dahası Can Bartu abimiz Murat Yakın'ın oynadığı maçlarda Fenerbahçe'nin o sezon yenilmediğini de bilmiyordu.

Löw temsil ettiği bir futbol felsefesi var dünyada, aslında bir hayat tarzı bu. Bu akımın diğer temsilcileri arasında Frank Rijkaard, Johan Cruijff, bir oranda da Aykut Kocaman'ı örnek gösterebiliriz buna. Bizde entelektüellik hep aşağılanan bir şeydir. Entel dantel falan diye uğraşırlar kendini kültürel olarak geliştirmek isteyen adamla, bir nevi aşağıya çekme uğraşı. Löw'ün ve entelektüel futbolun ilk kuralı estetik kaygısına sahip olması. Sadece kazanmak üstüne kurulmuş olmaması. Sanatsal bir kaygı bu daha çok. Bu "sanatsal kaygı" uğruna futbolda temponun yükselmesi, pas trafiğinin artması, topu daha çok kullanmak ve faydacı olanı değil doğru olanı yapmak Löw'ün Almanya'sının da bir numaralı felsefesi. Çünkü benim de Löw'le ortak bir düşüncem var ki, Almanya'nın 90 sonrası çöküşünün bir numaralı sebebi; faydacı oyunu, doğru oyuna tercih edip, ilerlemeyi engelleyen düşünce sistematiğini hakim kılması. Löw, doğru olan zaten fayda getirecektir diye düşünür. Futbolcularından istediği bir şey var, tercihlerini de buna göre yapıyor elbette. Löw'ün tercih ettiği oyuncular hep fundamentalı yüksek oyuncular. Yani bir oyuncu sadece hızlı olup, iki adımdan pas atamazsa ya da belli bir akışkanlığı sağlamadan sadece durağan oynuyorsa bunlar Löw'ün tercihi olmayacaktır hiçbir zaman. Sürekli hareket eden, devinen bir Almanya izliyoruz ve çocuklarımıza bu Almanya'yı anlatacağız, futbol muhabbetlerinde. Sahanın her yerinde ayrı bir sirkülasyon var.

Mesut ne dedi hafta içinde; "bir arkadaşımın gol şansı benden binde bir bile fazla olsa, ben ona pas atarım." Bu entelektüel futbol mantığını kapmak için sosyal hayatınızda da öğrenmeye açık olmanız gerek. Rijkaard Barcelona takım otobüsünde "Dark Side Of The Moon"u dinletmişken, Aykut Kocaman Belçika kampında oyuncularını kitapçıya sokmuşken, biz hâlâ şiir okuyor diye arkadaşıyla "karı" diye dalga geçen futbolcularla uğraşıyoruz. Hem sosyal statü, hem zevkler, hem cinsiyet üzerinden aşağılıyor arkadaşını. O zaman biz de seni yargılıyoruz işte. Hâlâ kitap okuyor diye "doktor mu olucan reyiz" benzeri lâflar eden mantıkta adamlar var. Gökhan Gönül fundamentali en yüksek oyuncumuzdur Türk olarak. Adamın film arşivi olduğunu duyunca, zaten varlığını içten içe bildiğim ve idrak ettiğim paralelliğe daha da inandım. Progresif bir futbol için kaçınılmaz olan bu. Oyuncularımıza önce doğru düşünmeyi öğretmek gerek. Bu da onları daha çok düşündürerek, daha çok kafa yormasını sağlayarak olur. Bunun ilkokul ya da üniversite mezunu olmakla da pek alakası yok. Dünya görüşü ve hayatı okuyuşuyla ilgili. Hep yakındığımız şey yetenekli genç futbolcularımızın kendini yeterince geliştirememesi değil mi? Sosyal hayatında geleştiremiyor ki, futbol hayatında kendini geliştirsin. Gençlere öğretilmesi gereken şey, doğru düşünmenin her şeyden önce geldiği ve buna kafa yormaları gerektiği. Doğru mantıkla birleşmeyen hiçbir yetenek takım içinde başarılı olamaz. Elbette onların çilesini çekmeyi tercih edenler olacaktır, bu sayede bu doğru düşünmeyen oyuncular bireysel olarak başarılı da görünebilirler ama ancak "Sinekler'in Tanrısı" olacaklardır. (Benzetmede hata olmaz derler.)

Ligimizin en çok alkış alan adamı Tuncay'ın İngiltere'de başarısız olması fakat Galatasaray'da bitti gözüyle bakılan Tugay'ın 38 yaşındayken, Alex Ferguson'a "10 sene önce olsa United'a alırdım" diye demeç verdirmesini de bu bağlamda düşünmek lâzım. Futbolda en önemli şeylerden biri doğru düşünmek ve paralelinde gelen fundamental alışkanlıklar. Ama çoğu zaman hâlâ oyuncuların abartı özellikleri öne çıkarılıp yıldız yapılıyor.Çok şükür ki Hiddink gibi entelektüel bir hocaya sahibiz. Bu adamı da kaçırmayalım elimizden saçma yorumlarla.

Son bir dipnot; her entelektüel futbol zekasının zor durumunun arından, "ders almam ders vererim" diyen Terim'in adının anılması oldukça iç karartıcı oluyor...

5 Ekim 2010 Salı

Doğuştan Fanatik Coulibaly!

Bugün Lig Radyo'da sevgili İlker Duralı ve Mustafa Sapmaz keyifli bir sohbet içerisindeydiler. Ben de twitter'dan zaman zaman katıldım kendi çapımda. Coulibaly'den bahsedildi programda. Kendilerine "Coulibaly'nin doğuştan fanatik vukuatını hatırlayıp, hatırlamadıklarını sordum?" Hemen hatırlayım sizlere. Coulibaly'nin gönderme yaptığı reklam şuydu:







Kendilerine twitterdan yazdım ama malum RTÜK var, Coulibaly'nin yaptığı rahatlıkla okunacak cinsten değil. İçlerinden okudular, orada da yanlış bir bilgi vermişim zaten, hafıza oyunlar oyunuyor insana bazen. Ankaragücü'nde oynarken yaptı zannetmiştim, meğer Gaziantep yıllarıymış. Klasik Futbol'da açıklayalım bari neydi Coulibaly'nin yaptığı...



Bizim Coulibaly, affedersiniz, (affederseniz dedikten sonra yurdumda arkasından her şey söylenebilir) cinsel organını takımının renklerine boyamış yukarıdaki reklama atfen. Samsun maçı diye buldum araştırmalarımda. Hatta maçtan önce, "orasını" işaret edip, cişini yapmış saha içine, ısınırken. O zamanlar Anadolu maçlarına bu kadar önem verilmiyor. Foto muhaberi, kamera sayısı az. Sonuçta foto muhabirler, kameralar çekiyor ama tam açıyı yakalayamıyorlar (Çok şükür!) Olayın yankısı yayılıyor. Bizimki de maçtan sonra çıkmış; "Ben doğuştan fanatik; boyadı, onu gösterdi" demişti ısrarla. Yalan mı söyledi, doğru mu bilemiyorum ama bunu dediğini hatırlıyorum. Babam ile krize girmiştik gülmekten. Boyadığına da inanıyorduk, manyaktı çünkü. Ben golden sonra vukuatı yaptı diye hatırlıyorum ama (3-0 biten maçta, hat-trick yapmıştı) araştırmalarımda maçtan önce yapmış gibi buldum netten. Tabi çok kısıtlı bir yelpaze var arama motorlarında. Üç sayfa zor çıkıyor...

Daha sonra bu güzel abimiz aynı sezon (1995-96) Galatasaray maçında da çiş yapma olayını tekrarlamıştı. Yine olay olmuştu. Komik Afrolar klasmanında Kompela bir, Coulibaly ikidir bunu da unutmayalım. Bu ikisi de Gaziantep'teydi bir de... Çiğ köftelerin tavana atıldığı, Kompela ve Coulibaly'nin roman oynadığı çiğ köfte partisi unutulmaz bir klasikti meselâ. Bir de habire "manyak ya" derdi bu. Bu "doğuştan fanatik" konusunu hakkında daha çok bilgisi olan, daha çok şeyler hatırlayan temasa geçsin lütfen.

2 Ekim 2010 Cumartesi

Asabi Stankovic'ten Su Kovasına Tekme!

Antrenman sırasında istediklerini yapamayan oyuncularının, sürekli su içmesine kızıyor ve suyu yasaklıyor. Su kovasına da bir tekme! Kaleci Zafer şaşkın...

1 Ekim 2010 Cuma

Stankovic Antrenmanları!


Branko Stankovic Yugoslav futbolunda önemli yeri olan bir adamdı. 1946-56 yılları arasında Yugoslav milli takımının değişmez sağ bekiydi (61 maçta 3 gol) ve yıllarca Kızılyıldız takımında oynamıştı. Sırp asıllı Bosnalılardan olan Sarajevo doğumlu Stankovic, antenörlük yaşamında ise Yugoslav milli takımının yardımcı antrenörlüğü, AEK Atina, Aris, Porto ve PAOK gibi takımlarda çalıştıktan sonra 1978 yılında Kızılyıldız'ın başına geçmiş, 1979'da takıma UEFA Finali oynatmış, kupayı Borussia Mönchengladbach'a kaptırmıştı.78 ile 82 arasında dört sezon Kızılyıldız'da görev yapan Stankovic sadece ilk geldiği sezon şampiyon olamamasının ardından takımı üç sezon şampiyon yapmıştı.

Stankovic, 1982-83 sezonunun başında Yugoslavya bağlantıları sağlam olan Başkan Ali Şen'in çabalarıyla Fenerbahçe'ye geldi. Ama asıl curcuna anternmanlarda çıkacaktı. Kenardan izleyen antrenör tipinin tam aksine, daha ilk antrenmanda eşofmanlarıyla sahaya çıkmış ve kaleci Yaşar ve Nurettin'i şut yağmuruna tutmuştu. Çalışmayı izleyen basın mensupları ona bir de lakap takmıştı; "İhtiyar delikanlı."

İşler daha da ilginçleşiyordu. Stankovic basına verdiği bir demeçte, "yeni transfere gerek yok, gençlere ve amatörlere değer vereceğim" diyordu. Tam bir kontrol manyağı ve işkolik olan Stankovic futbolculara henüz fazla da yüklenmemişti. Sezon başı kampında daha önce dokuzda başlayan antrenmanları altıya aldı Stankovic. Sabah altıda, altı kilometreyi yarım saate koşan takım, on buçukta ikinci antrenmanda pas ve şut çalışıyordu. Üçüncü antrenman ise akşam altıdaydı. Dört tane 400, dörder tane 200 ve 100 metre koşan oyuncuların pestili çıkmıştı antrenman sonunda. Günde 10 kilometre koşmak zor gelmişti. İki antrenmanın ardından futbolcular sakatlanmaya başlamışlardı. Bahtiyar, Onur, Zafer, Begovic, Güngör ve Alparslan ilk firelerdi. Stankovic ağır antrenmanları kaldıramadıklarını biliyordu ama buna alışmak zorundaydılar. Stankovic 61 yaşındaydı ama oyuncularıyla koşuyor, onlarla antrenman yapıyordu ve takımın kondisyonunu yükseltmek için fikirler üretiyordu. Basında ise futbolcuların şikayetçi olduğu yazılmaya başlamıştı bile. Bir antrenmanda Stankovic 110 dakika boyunca oyuncuları koşturmuş, bu antrenman sonrasında Alparslan'ın dizi dişmiş, Cem ise havanın da etkisiyle ishal olmutşu. Onur ve İsmail ise "yeter hoca", deyip daha fazla koşamayacaklarını söylemişlerdi. Stankovic ise sloganıyla cevap vermişti: "Durmak yok, koşmak var."


Fenerbahçe'nin sembol isimlerinden Lefter ise şöyle diyordu: Ben Eagaleo'da antrenörken Stankovic AEK'daydı. Stankovic'in sistemi şudur: 1-Futbolcuya bir şeyler öğretme konusunda çok sabırlıdır. 2-Yaşı 61 olmasına rağmen fizikman çok güçlüdür, idmanda futbolcudan çok çalışmayı sever. 3-Gençlere inanır, sürpriz isimler kazandırır. 4-Çok disiplinli ve acımasızdır. Türk basınına bu yüzden sempatik gelmeyebilir. Lâf ebeliğini sevmez. 5-Kendi futbol anlayışını yerleştirir. 6-Prensiplerinden asla taviz vermez. Prensiplerinin dışına çıkanı harcar. 7-90 dakika formasını ıslatan, saldıran oyuncuları tercih eder. Bunu benimsemeyen Stankovic'in takımında oynayamaz.

Antrenmanlar ağırlaşarak devam etti. Alparslan bir antrenmanda yorgunluktan bayıldı. Ağır hareket edenlere koşu cezaları verdi. Futbolcu Begovic "bir kilo daha verirsem mezara gireceğim" diyordu basına. Gece kulübünde eğlenirken yakalanan Alpaslan da kadro dışı bırakılmıştı kadro kıtlığına rağmen. Stankovic disiplinsizliği affedemezdi çünkü. Bir çift kale maç sonrasında oyunculara "mahalle topçuları sizden daha iyi oynar" diyordu memnuniyetsiz ihtiyar. Bahtiyar, Güngör, Erdoğan ağır antrenmanlar sebebiyle sık sık hocayla tartışıyorlardı. Alparslan ile birlikte Bahtiyar ve Güngör disiplinsiz hareketleri yüzünden kadro dışı bırakıldılar.

Lig başladığında üç oyuncu da özür dilediler ve affedildiler.  İlk 10 hafta sonunda Özcan, Önder ve Mehmet gibi genç isimler çıkmıştı piyasaya ve takım liderdi. Oyuncular zaman zaman 8 kiloluk çelik yeleklerle koştular antrenmanlarda ama takım formunu bulmaya devam ediyordu. Sürekli hocayı eleştiren Bahtiyar ve Güngör inanılmaz kondisyon kazanan iki oyuncu olmuşlardı. Depar çalışmaları sayesinde Bahtiyar bu konuda ligin en iyisi olarak görünüyordu. Güngör ise bir dinamoya dönüşmüştü. Takım sezonu şampiyon kapattı ve Türkiye kupasını aldı. (Evet, şu meşhur son kupa) Antrenmana sürekli 5 ile 10 dakika arasında geciken Güngör, Bahtiyar, Alpaslan ve Begovic sezon boyunca ceza yediler. Sezon sonunda Stankovic Yugoslav milli takımının önerisini reddetti. Sıfır transferle gelen bu şampiyonluk kulübün mali durumunu da güçlendirmişti, Ali Şen ona minnettardı.

İkinci sezon aynı ağır antrenmanlara başladı ama bu sefer futbolcular hocalarına daha çok güveniyorlardı. Adele güçlendirici çalışmalara ağırlık verilmişti. Bacak, sırt ve karın kaslarının güçlendirildiği minder üzeri antremanları meşhurdu Stankovic'in. Engin Verel, İlyas Tüfekçi ve Repçiç transferleri takımı daha da güçlendirmişti. Stankovic, futbolcularıyla daha yakındı artık. Primlerin yatmadığı iki gün antrenmanı iptal etti. Buna karşın yağmur çamur demeden ağır fiziki antrenmanlar yapıldı. Yağmur yağdığında özellikle depar çalışması yaptırıyordu Yugoslav hoca. Takım Trabzon ile şampiyonluk yarışındaydı. Engin Verel gazetelerde sezon sonu gelmesine rağmen, Stankovic'in kondisyon yükleme çalıştırması yaptırmasından yakınıyordu. Bir Beşiktaş maçındaki mağlubiyetin ardından yönetim Stankovic'e sözleşmesinin uzatılmayacağı bildirildi. Fenerbahçe, Trabzonspor'un beş puan ardından ikinci oldu. Stankovic'i yakan milyonluk oyuncuların antrenman şikayetleri ve yönetime tekpki olarak iptal edilen antrenmanlar olmuştu.

1984-85 sezonunda Beşiktaş vakit kaybeden Stankovic'i kaptı. Basın haberleri aynı şekilde gelişiyordu; "Stankovic oyuncuların canını çıkardı." "Temmuz sıcağında böyle antrenman olur mu?" Kültür fizik ve ağırlık çalışmaları arttı. Bir gün bir koşu sırasında oyunculara "Yok antrenman stop. Derwall yok burada. Koş" diye bağırıyordu Stankovic. Antrenmanlarda su içmek de yasaklanmıştı. Hastayım diye idmana çıkmayan Haluk'u doktora göndermiş ve iyi raporu üzerine antrenmana sokup, üstüne bir de ceza vermişti. Rıza, Ali, Metin ve Feyyaz gibi gençlere ise özel değer veriyordu ve onları 11'e yerleştiriyordu yavaş yavaş. Antrenmandan kovmaları meşhur Stankovic'in. Bu seferki kurbanları ise Fikret, Haluk, Serdar ve Necdet olmuştu. Bir başka yönetim karşıtı iptal daha gerçekleştirdi Stankovic, kaloriferler çalışmıyordu! Her şey bir profesyonellik üzerineydi. Çamur sahada antrenmanlar yapılıyordu. Bazı antrenmanlarda bizzat futbolcuların sırtına bile biniyordu. Takım sezon sonunda averajla şampiyonluğu Fenerbahçe'ye kaptırdı ama Stankovic kendini kabul ettirmişti. 1985-86 sezonunda takım engelli koşuya da başlamıştı. Komando eğitimleri ve halter çalışmalarıyla şampiyon oldular. Geçen sezon averajla kaptırdıkları şampiyonluğu, bu kez averajla almıştı Stankoviç.

1986-87 sezonu için sözleşmesinin bitmesinin ardından tekrar Fenerbahçe'ye döndü. Aynı ağırlıkta antrenmanlar devam etti. Oyuncular için kâbus geri dönmüştü. 15 günde kadrodaki 26 oyuncu toplam 75 kilo vermişti. Stankovic yine de memnun değildi. "Kız gibisiniz" diyordu. Kayhan antrenmanda bayılmıştı. Duşlar akmayınca antrenmanı iptal etti bu sefer de. Herkesin işini profesyonellikle yapmasını istiyordu, yönetim bile olsa cezasını veriyordu. Ama oyuncular bu sefer bir oldular ve huzursuzluklar devam edince takım beşinci olabildi. Stankovic ise Kızılyıldız'a geçti.

Beş sezonluk Türkiye macerasında komando eğitimleri, halter çalışmaları, kadro dışı bırakmaları, para cezaları, aşırı disiplin anlayışıyla futbolcular ve yönetimlerle olan kavgaları ile gündemde olan Stankovic, buna karşın bu tavırlarıyla çoğu kişiden de alkış topladı. Giderken son sözü şu olmuştu: "Beni sadece taraftar anladı..."