"Futbol bir savaştır, daha olağan şeyleri yapan kaybeder."
- Rinus Michels
"Yeni fikirlerle gelen bir adam başarana kadar deli olarak görülür"
- Marcelo Bielsa

.

.

9 Aralık 2010 Perşembe

Sovyet Futbolu = Valeri Lobanovski


Sovyet Futbolu diye bir ekolü duymuşsak ve Dinamo Kiev aklımızda eskinin köklü takımı olarak kaldıysa, bunun sebebi hiç şüphesiz ki Valeri Lobanovski'dir. Bilimsel teknikleri ve disiplinli yapısıyla adeta Sovyet futbol ekolünü tek başına yaratmış olan bu adam, futbolculuk yıllarında ayağını raket gibi kullanması, topu istediği yere uzun mesafeler olsa bile göndermesi ve kornerden attığı gollerle ünlenmişti. 50'li yıllar ve 60'lı yılların ortasına kadar Dinamo Kiev'de sol açık olarak oynamıştı. Daha sonra Chernomorets ve Shaktar'da da forma giydi ama futbolu bıraktığında önce Dnipro sonra ise Dinamo Kiev ona kapılarını açtı. Fazlasıyla karşılığını da aldı tabi... Yarattığı Dinamo Kiev için "2010 yılının futbolunu oynuyorlar" diyordu herkes...

Dnipro'da dört yıl çalışıp sonra Kiev'e dönmüştü. 1974 yılında girdiği Dinamo Kiev'e tam 20 yıl hizmet edecek ve Sovyet futbolundaki Moskova ve Rus egemenliğini kıracaktı. Sayısız oyuncu yetişirecekti ve Sovyetlere Avrupa Kupası getirecekti.

Lobanovski müthiş bir profesyonellikle göreve başlamıştı. Deplasmanlara takımdan önce gidiyor ve bilgi topluyordu. Geldiği gibi takımı şampiyon yapmıştı. Oleg Blokhin ve Onischenko gibi futbolcular önderliğinde gelen bu şampiyonlukla beraber takım Kupa Galipleri Kupası'nda da finale yükselmişti. Elediği takımlar arasında çeyrek finalde eşleştiği Bursaspor da vardı. Finalde Macar temsilcisi Ferencvaros 3-0 ile bu iki oyuncunun golleriyle geçilince Lobanovski bir anda ülkenin kralı olmuştu. Süper Kupa'yı da aldı. Üstüne bir de UEFA tarafından "Yılın Teknik Direktörü" oyuncusu Blokhin ise "Avrupa'da Yılın Futbolcusu" seçildi. Bunların sonucunda Sovyetler Birliği milli takımının başına geçmesi istendi ve o da kabul etti. Hem Dinamo, hem de Sovyetleri çalıştırmak şartıyla.


1975'de Kupa Galipleri Kupası'na uzanan Dinamo Kiev ilk 11'i
Mutlak Otorite, Mutlak Profesyonellik
Lobanovski gözlemin önemini kavramış bir teknik adamdı. 1975 yılında milli takımımızla yapılan bir maça antrenör arkadaşlarını ajan olarak dahi göndermişti. Bunun yanı sıra ofansif futbola değer veriyordu ama bunun müthiş planlı bir şekilde olmasını öğretiyordu oyuncularına. Bitmek tükenmek bilmeyen bir kondisyon yüklüyordu. Türk milli takımıyla oynadığı maçtan sonra, katıldığı bir spor programında şöyle konuşmuştu: "Milli takımınızı modern futbolun çok dışında buldum. Kendi sahalarında oyunu kabul ederek, orta sahamızın mutlak hakimiyetini ortaya çıkarmış oldular. Türk forvetlerinin sahada neler yaptığını araştırmak lâzım. Bu kadar zayıf beklemiyorduk." Evet, Türkiye o maçta Sovyetler'e 3-0 kaybetmişti, Valery Usta da teşhisi koymuştu; modern tekniklerin gerisinde kalma. İkinci maçta ise olan olmuştu. Yeniden yapılan Türkiye, yedek oyuncularını deneyen Sovyetler'i 1-0 yenmişti. Bunun üzerine hırslanan ve ısırdığı dudaklarını kanatan Lobanovski oyuncularına sabaha kadar odalarından çıkmama cezası vermişti. Gazetelere verdiği demeçte, "taktiklerimi uygulamadılar, hepsi antrenör kesildiler" demişti. Sert ve otoriter anlayışıyla disiplini sağlamaya çalışan bir hocaydı.

1975 adetâ Türk-Rus yılı olmuştu. Fenerbahçe'nin ikinci kez şampiyon olan Dinamo Kiev ile hazırlık maçı oynaması kararlaştırıldı. Lobanovksi gene Türkiye'deydi. Maçta Cemil ve Blokhin 45'er dakika yer değiştirdiler. Lobanovski Cemil Turan ve Engin Verel'i çok beğendiğini söylüyordu maçtan sonra. İdeâllerin yoğurduğu bir adamdı. Bu maçı da ücret almadan Türk Futbol Sendikası için oynamışlardı.

1976'da Dinamo Kiev ile çok ilgilenemiyordu üstad. Sovyetler bu sezon Avrupa Kupası sebebiyle ligi ikiye bölmüşlerdi. Bahar liginde Dinamo ancak sekizinci olabildi. Akıllar Avrupa Kupası'ndaydı. Takım yarı finaller öncesi ikinci turda Çekoslovakya'ya elenince Lobanovski istifa etti ve sadece Dinamo Kiev'i çalıştırmaya karar verdi. Şampiyon Kulüpler Kupası'nda ise çeyrek finalde elenmişlerdi. Bahar ligindeki olumsuz hava üzerine de beş futbolcuyu kadro dışı bırakan Lobanovski güz ligini ikinci sırada tamamladı.

1977'de Dinamo geri dönmüştü. Şampiyon oldular. Aynı sezon içinde takım Şampiyon Kulüpler Kupası'nda yarı final oynadı ama Almanların ünlü takımı Borussia Mönchengladbach'a yenildi. 1978'de ikinci, 1979'da üçüncü oldular. 1980'de şampiyonluğu aldılar. 1981'de ikinci kez üst üste şampiyon oldular. 1982 sezonu başlamadan önce kaderleri yine bir Türk takımı kesişti ve Dinamo ile Trabzonspor eşleşti. Trabzon'un maçını kaydettirmiş ve izlemişti. Maç zor olacak diyordu. 1-0 ve 1-1 sonuçlarla Dinamo turu geçti ama zor olmuştu dediği gibi. Çeyrek finalle tamamladılar sezonu. Ligde de Dinamo Minsk'in ardından ikinci oldular. Sezon içinde tekrar Sovyetler Birliği antrenörlüğüne geldi.

1983'te ise bir çeyrek final daha tekrar ettiler Dinamo Kiev ile. Şampiyon Kulüpler Kupası'nda. Ligde ise yedinci oldular. Bunun üzerine Dinamo Kiev'deki görevini bıraktı. Takım daha da kötüye gitti o gidince. Sovyetler ise 1986 Dünya Kupası'na hazırlanıyordu. 1985 yılının başında iki yıllık aradan sonra tekrar Dinamo'nun başına geçti. Yine iki görevi birden idare edecekti.

1986 yılında Kupa Galipleri Kupası'na Uzanan Dinamo Kiev kadrosu
1984'te onuncu olan ama Sovyet Kupası'nı alan takım 1985-86 Kupa Galipleri Kupası'na katılma hakkı elde etmişti. Takım o sene bu kupaya uzandı ve Lobanovski Sovyetlere, kulüpler bazındaki ikinci Avrupa Kupası'nı getirmiş oldu. Üstelik finaldeki 3-0'lık Atletico galibiyeti çok sansasyoneldi. Takım ligde de şampiyon olmayı becermişti. Yepyeni Dinamo jenerasyonu yine Lobanovski ile şekillenmiş ve kupaya uzanmıştı. Zavarov, Blokhin ve Belanov Avrupa'nın en ünlü oyuncularından olmuşlardı. Bu moralle büyük ölçüde Dinamo Kiev'in iskeletini kullanan Sovyetler milli takımı grubunu lider bitirdikten sonra ikinci turda Belçika'ya yenildi. Ama daha sonra bunu telâfi edeceklerdi. Sezonun sonunda takım şampiyon olmuştu. 1985 ve 86 şampiyonluklarla geçtikten sonra takım 87'de düşüşe geçti ve yedinci oldu. Bu arada 86'da Şampiyon Kulüpler Kupası çeyrek finali oynamışlardı. 1988'de takım ikinci oldu.

1988 Avrupa Şampiyonası öncesinde ise Lobanovski "Sovyet futbolunu 21. yüzyıla hazırlıyoruz diyordu." Kupaya güzel girdi takım. Gayet etkili bir futbolla gündemi meşgul ediyorlardı. Grupta favorilerden Hollanda'yı da yenerek lider oldular. Yarı finalde ise İtalya'yı 2-0 ile rahat geçtiler. Finalde rakip Total Futbol'u tekrar hortlatan Hollanda'ydı. Gullit, Van Basten, Rijkaard; Protasov, Belanov ve Mikhailichenko'ya karşıydı. Kalelerde ise iki dev Dassaev ve Van Breukhelen vardı. Gullit ve Van Basten'in müthiş gollerine karşılık veremeyince kupadan oldular. Buna rağmen Lobanovski artık Sovyet futbolu demekti...

Dinamo 1989'da ikinci, 1990'da şampiyon oldu. Sovyetler ise Dünya Kupası'na hazırlanmaya devam ediyordu. Yine formül belliydi. Dinamo Kiev = Sovyet milli takımı. Ama bu sefer Dinamo jenerasyonu o kadar kuvvetli değildi. Kupa öncesinde kalp krizi geçiren usta hocanın kupa sonrasında takımı bırakacağını açıklaması da konsantrasyon eksikliğine neden oldu. Takım grubunda sonuncu oldu. Üstad Lobanovski hem Dinamo Kiev, hem de Sovyetler'deki görevini bırakıp Birleşik Arap Emirlikleri'nin başına geçti ve yüksek maaşın keyfini çıkarmaya başladı. Ne var ki verdiği karar isabetli olmuştu. Sovyetler Birliği 1991 yılında dağılmıştı. Üç yıl takımın başında kaldıktan sonra ilk kez kovuldu ve bu sefer Kuveyt'in başına geçti. İki yıl da orada kaldı ve yine kovuldu. Orta Doğu'da iyi para kazanmıştı ama artık ilk aşka dönme vakti gelmişti. Bu sefer yeni ülkesi Ukrayna'ya gitti ve 1997'de Dinamo'nun başına üçüncü kez geçti. Yeni kadro dört senedir şampiyondu ama Avrupa Kupaları'nda ceza almıştı. 1998'de ve 1999'da takımı şampiyon yaptı. Yeni kadronun yıldızları şüphesiz Shevcenko ve Rebrov'du. 1999'da takıma Şampiyonlar Ligi yarı-finali oynattı. Arsenal, Lens ve Panathinaikos gibi devleri geçmiş, çeyrek finalde ise Real Madrid'i elemişlerdi. Yarı finalde Bayern'e elendiler. Lobanovski yine başarıyı sağlamıştı.

Bu başarının ardından 2000 yılında yine Dinamo Kiev'deki göre baki kalmak üzere, Ukrayna milli takımının başına getirildi. Ama başarıyı yakayamadı. 2000 ve 2001'de Dinamo ile yine şampiyon oldu ama 2001'in sonunda milli takımdan kovuldu. 2002'de Dinamo ile başarılı giderken geçirdiği kalp krizi sonucu 63 yaşında yaşama veda etti...

Ölümünün ardından Şampiyonlar Ligi maçlarında saygı duruşu yapıldı. Dinamo Kiev kulübü stadının adını değiştirdi ve Valeri Lobanovski stadına çevirdi. 2003 yılında Milan forması ile Şampiyonlar Ligi'ne uzanan Shevchenko ise şampiyonluk madalyasını hocasının mezarına götürerek saygısını gösterdi. Çünkü Sovyet ve Ukrayna futbolu demek Lobanovski demekti.


Lobanovski ve Futbola Kattıkları
Ustanın stiline hafif değinmiştik yazının önceki bölümlerinde. Kondisyonu yüksek, disiplinli ama ofansif anlayışı benimsiyor, mutlak bir disiplin uygulamaya çalışıyordu. Öngörü sahibi bir adamdı. Oyuncularından istediği bir şey üçgen oluşturacak şekilde birbirlerinin etrafında bulunmalarıydı. Böylece rakip oyuncunun baskısı kolay kırılıyordu. Sahayı parselleme fikrinin ilk uygulayıcılarındandı. Totaliter Sovyet sisteminin bir uzantısı gibi görünse de, taktik ve antrenman teknikleri birçok "demokrasi timsali" ülkece adapte edilmiştir. Ona göre hareket hiç durmamalıydı. O yüzden de top, oyuncularla birlikte sürekli geziyordu sahada. Dinamizm önemliydi. Presi en etkin kullanan hocalardan biri olmuştu ayrıca. Bunun dışında çalışmalarında bilgisayarı kullanan ilk teknik adamdı. Takımına taktiklerini bilgisayar verileri ışında anlatıyordu ve böylece kendisi hakkında fazla soru işareti bırakmıyordu oyuncularının kafasında. Ayrıca oyuncularını saha içinde yer değiştirerek daha fazla pozisyon yaratıyordu. Böylece rakibin markajcıları hep farklı bir oyuncuyu karşılarında bulmak zorunda kalıyorlardı. Anlayışı dahilinde hep komple oyuncularla oynadı. Hiçbir zaman sadece tek vuruşçu olan bir forvetle, tek özelliği sadece pas atmak olan bir orta saha oyuncusuyla oynamadı. Yıllar boyunca etkilediği antrenörün haddi hesabı tutulamaz herhâlde.

Lobanovski oyuncu yargılamada çok iyiydi. Blokhin, Zavarov ve Shevchenko bugün dahi kendisine duacı... Hatta abartıp şunu da rahatça söyleyebiliriz; 70'ler ve 80'lerde Sovyet Piyasası'ndan çıkan her ünlü oyuncu onun eleğinden geçti...


Başarılar
  • * Dinamo Kiev ile 2 kez Avrupa Kupa Galipleri Kupası (1974-75, 1985-86)
  • * Dinamo Kiev ile 3 kez Şampiyon Kulüpler Kupası / Şampiyonlar Ligi Yarı Finali (1976-77, 1986-87, 1998-99)
  • * Dinamo Kiev ile 1 kez Avrupa Süper Kupası (1974-75)
  • * Dinamo Kiev ile 4 kez Şampiyon Kulüpler Kupası Çeyrek Finali (1975-76, 1981-82, 1982-83, 1997-98)
  • * Dinamo Kiev ile 8 kez Sovyet Şampiyonluğu (1974, 1975, 1977, 1980, 1981, 1985, 1986, 1990)
  • * Dinamo Kiev ile 5 kez Ukrayna Şampiyonluğu (1997, 1998, 1999, 2000, 2001)
  • * Dinamo Kiev ile 5 kez Sovyet Kupası (1978, 1982, 1985, 1987, 1990)
Neymiş birader bu Lobanovski diyen varsa, buyursun buradan yada daha iyisi 90 dakika izlemek gerek diyen varsa buradan yaksın ve onun Dinamo Kiev'ini izlesin.

5 Aralık 2010 Pazar

Johan Cruijff'un La Masia'yı Şekillendirişi

Şu son El Clasico'dan sonra Guardiola'nın da saygı duruşunda bulunması nedeniyle Cruijff yeniden gündemdeki adam oldu. Ben de, başka blogger arkadaşlar da bahsediyoruz hep işte, "Cruijff'un yeniden şekillendirdiği La Masia" diye ama birkaç kişi dışında pek dibine giren olmadı bu güne kadar. Şimdi Cruijff neler yapmış ki, La Masia'yı yeniden şekillendirmiş onlara bir bakalım o zaman;

Cruijff Işığında Şekillenen Yargılar
Cruijff Barcelona'ya antrenör olarak geldiğinde Başkan Nunez'e şunları söylemişti; "Öncelikle yapmamız gereken La Masia'ya bir özkaynak düzeni, altyapı inşa etmek. Siz binayı yapın. Felsefi ve ruhani inşasını bana bırakın. Orada sadece yıldız futbolcular değil, yıllarca Barcelona'ya hizmet edecek ortak bir felsefenin, güzel ve evrensel futbolun tohumlarını yeşertecek değerler yetiştireceğiz."

Bu fikir üzerine La Masia, Ajax altyapısı model alınarak tekrar şekillendi ve bu sistem ortaya çıktı. Buraya çocuklar 7-8 yaşında katıldıktan sonra, gerek akademik, gerekse futbol teorisi eğitimleri veriliyor. Eğitim ve kültür, iyi bir futbolcu olmalarından dahi ötede La Masia'da. Geldiğinde Cruijff çocukların sportif bir başarıdan önce iyi bir insan, başarılı bir öğrenci olmaları gerektiğini söylüyor. Çünkü oyuncuların saha içinde hep bir adım ileride olmasını istiyor. Total Futbol ile sentezlenen Tiki-Taka'nın en önemli hamlesi bu çünkü. Çabuk düşünüp, çabuk karar verilmeli ve de hareket durmamalı. Bunun açılımını yazının ilerleyen bölümlerinde yapacağız.

İkinci Cruijff prensibi ise herkesin empati kurması. Ajax'tan beri kendi tatbik ettiği bu sistemi bilen Cruijff, altyapı hocalarından şunu istemiş; Kademeler boyunca bir forvet oyuncusu, defansa geçiyor, orta sahaya geçiyor hatta kaleye geçiyor. Böyle arkadaşlarının karşılaştığı zorlukları deneyim ederken, hem de kendince rakipleri daha iyi çözüyor. Bir kalecinin sıkıntılarını anlayan forvet ile gol kaçıran bir forvetin sıkıntılarını anlayan kalecinin empatisi çok kuvvetli olabiliyor. Takım içi gerilimleri de engelliyor.

Üçüncü prensip, tüm genç kademe takımlarının A Takım ile aynı sistemi oynaması. 4-3-3 sürekli tatbik edilen sistemdir ve Barcelona 4-3-3 oynatmayan teknik adam dahi istemez. Bu "mükemmel" (kusursuz değil mükemmel) düzene çomak sokmak isteyen bir Başkan gelene kadar böyle sürecektir. Oyuncular bu sayede sistemi ve birbirlerini ezberlemiş oluyorlar. Bu da inanılmaz bir gücü ve hareket sürekliliğini sağlıyor. Antrenmanlar sürekli topla olduğundan bol paslı topa hükmetme oyunu destekleniyor.

Dördüncü prensip ise Guardiola'dan gelmiş durumda şu an. O da B Takım'a 21 yaş üstü oyuncu alımı. Guardiola B Takımın antrenörüyken genç oyuncuların daha üst düzey oyuncularla rekabete girmesi ve daha tecrübeli isimlerle etkileşime girmesi için bu uygulamaya gitmiş. Bu 21-26 yaş arası oyuncular sadece 2 sene takımda kalıyor ve satılıyorlar. Meselâ bu oyunculara şans tanınmasaydı Puyol gibi bir oyuncuyu izlemiyor olabilirdik. Barcelona B'den Barcelona A'ya geçtiğinde 22 yaşındaydı. Normalde bir altyapı takımı genelde 22 yaşında oyuncu barındırmaz.

Bu sistemle Barcelona'dan geçtiğimiz yıllarda Amor, Busquets, Guardiola, Albert Ferrer, De la Pena, Jordi Cruijff gibi oyuncular çıkmıştı. Bu jenerasyon ise daha uyumlu yeteneklerden oluşuyor. Bugünkü kadroda Xavi, Iniesta, Victor Valdes, Pique, Charles Puyol, Bojan Krkic, Jeffren, Pedro ve Messi La Masia'nın eleğinden geçmiş isimler. Üstüne ara sıra kadroya giren Victor Vazquez, Thiago ve Bartra gibi oyuncular da var. Diğer takımlara dağılan onlarca iyi oyuncu daha var tabi. Cesc Fabregas, Pepe Reina ve Mikel Arteta da bunlardan sadece iki üç tanesi.

Jedayist Bir Anlayış, İdealizmle Yoğrulan Sistem
Şimdi birinci kurala geri dönelim, benim asıl ilgimi çeken bu. Jedayist bir anlayışla şekillenen bu birinci kural benim için hepsinden önemli. Oyuncular iyi bir futbolcudan önce iyi ve doğru düşünen insanlar olmalılar. Bunun için ne gibi kurallar koyuluyor, ne gibi sistemler kuruluyor?

Bunlardan birisi çocuğun eğitimiyle ilgili. Barcelona'da profesyoneller çocuklardan derslerinde de başarılı olmalarını istiyorlar. Derslerinde başarısız olanlar takımdan kesiliyor meselâ. Bu durum çocuklar için hem caydırıcı bir önlem, hem de çalışma pratiği kazanmaları için bir mesaj. Çalışmayı ve tahammüllü olmayı öğreniyorlar. Hocaları öğrencilerinin eğitimde başarılı olmalarının, saha içi karakteristiklerine de yansıyacağını da biliyorlar çünkü bir birey ancak beyinlerini çalıştırarak daha ileri görüşlü olabilir. La Masia bunun farkında. Her nasıl ki ortalama düzeyde bir santranç oyuncusunun iki hamle önünü okuyabilmesi elzemse, La Masia'da bunu futbolcularına öğretmeye çalışıyor. Bir başka uygulama ise araba uygulaması. 18 yaşındaki bir oyuncu Ferrari'si ile gezemiyor. Yasak! Bu da oyuncunun gereksiz yere "ben oldum" havasını engellemeye yönelik. Meselâ Guardiola'nın isteğiyle sponsor Audi'nin Jeffren'e gönderdiği Q7, oyuncunun yaşına uygun olmadığı gerekçesiyle A3 ile değiştirilmiş.

Birinci prensip dahilinde başka bir uygulama ise idealizm. Futbolculardan daha ideal olana şartlanmaları isteniyor.Yani doğru olduklarını düşündüklerine yöneliyorlar ve popülist olandan, sorumsuz olandan kaçınıyorlar. Bu sayede Xavi'nin veya İniesta'nın üç kişinin saldırısına rağmen topu ayağında tutup, doğru yere top atışını izleyebiliyoruz. Büyük bir özgüven var, ama şımarıklık ve bencillik yok. Topun gitmesi gereken ideal yer ve o yere ulaşmak için sarf edilen efor var.

Ve yüce olan başka bir şey daha öğretiliyor ki o da başarıya tapmamak. Hiçbir oyuncunun performansı başarıya yönelik değerlendirilmiyor. Bu da oyuncunun üzerindeki baskıyı alıyor. Bu sistem saçındaki jöleyle bar bar gezen Ferrari'siyle gösteriş yapma potansiyeline de sahip olan gençlerin, gündelik ve problemli süper yıldızlardansa Messi gibi alçak gönüllü, problem çıkarmayan ama durdurulmaz yıldızlara evrilmelerini sağlıyor.

Mali Yön
La Masia'nın bütçesinin bugün yıllık 4,5-5 milyon olduğu söyleniyor. Zaten bir transfer yapsanız gidiyor o para. La Masia'da 200 oyuncu olduğu yazıldı basında. 5 milyon bölü 200, çarpı 12 (sekiz yaşından 20 yaşına kadar geçen süre) eşittir 300 bin euro oluyor. Bu da hazır hâle gelen bir oyuncunun maliyeti. 300 bin euroya bir Xavi, bir Iniesta alın bakalım kolaysa... Bir Xavi buluyorsunuz ve La Masia'nın 10 senelik masrafı çıkıyor. Messi buluyorsunuz, 50 senelik masrafı çıkıyor. Yada Messi'yi 100 milyona satıyorsunuz, kulübün tüm borçaları kapanıyor ve üstüne 55 milyon kalıyor. Yahu bunları her zaman bulamazsın diyorsanız, bir Busquets buluyorsunuz (market değeri 25 milyon deniyor) 5 senelik masrafı çıkıyor.Yararlansanız yanınıza kâr, satsanız yine kâr. Barça her sene bir Busquets rahat çıkarır zaten. Olmamış oyuncular ise zaten La Masia etiketiyle amorti edilecek paralara başka takımlara gidiyorlar.

La Masia Mezunlarının Karakteristiği
Barcelona'nın genç takım antrenörlerinden Sergi Barjuan şöyle diyor; "Barcelona'da oyuncuya oyun içi olarak üç şeyi öğretiriz; 1-Fair Play dahilinde oynamak 2-Güzel oynamak 3-Kazanmak. Ama kazanmak diğer ikisi olmadan gerçekleşmez. Diğer ikisi gerçekleşirse de zaten kazanırsınız."

Bugünün Barcelona'sına dikkat ettiğimizde bu anlayışın belirgin izlerini görürüz. Bir kere, ilk olgu sayesinde kendini yere atmak diye bir şey yok La Masia çıkışlı oyuncularda. Faule maruz kalsalar bile devam edebilecek pozisyonda olduklarında devam ediyorlar. Bu da hem kendi özgüvenleri, hem de hakemlerin kendilerine bakışları açısından pozitif etki yaratıyor. Bazen yanılır ve kızarız oyunculara; "düşseydi penaltıydı!" diye. La Masia çıkışlı bir oyuncu buna tenezzül etmeyecek kadar iyi olduğunu düşünür. Bu sayede hakem Messi veya Iniesta'nın ancak faule maruz kalırlarsa yere düşeceklerini bilmiş oluyor. Bu yüzden Barcelona genelde hakem hatalarından yakınmaz. Güzel oynamak da progresif olandır. Barcelona her zaman yıkmak değil, kurmak ister. Bu yüzden de kendi hükmetmelidir. Bir La Masia mezunu kendine aşırı güvenli ama otokontrollüdür bu yüzden. Kazanmak güzel oyunun bir getirisi olarak görülür çünkü negatif bir yaklaşımla bir maçı alabilirsiniz ama üç maçı, dört maçı alamazsınız. Bunun için progresiflik gerekir.

Mekanik Zanaatkârlar mı, Özgür Sanatçılar mı?
Bu kadar kontrolcü bir eğitimden geçen oyuncuların mekanik hareket etmeye yönelttiği düşünülebilir. Hatta kimileri bunun için Barcelona'yı futbolun 1984'ü, bu sisteme aşık olan benim gibileri de çarpık bir düzenin müritleri olarak görebilir. Ama Xavi, Iniesta ve Messi'yi mekanik zanaatkârlar olarak görmek akıl işi değil. Bunları sistemin içindeki ayrıksılar olarak da değerlendirebilirsiniz belki ama La Masia hayal gücü ve vizyon doğrultusunda kontrolünü şekillendirir. Bu da zanaat bilen özgün sanatçılar yetiştirilmesine sahne olmasını sağlar. Messi, Xavi, Ininesta, Pique gibi özel oyuncular kendisine ne öğretilirse öğretsin, kendi oyun görüşünü de sahaya sentezlemeyi bilir elbet.

Pique'yi ele alalım; Türkiye'den piyasaya çıkmış olsa en fazla havaya top diken bir "vur taça oyuncusu" olabilirdi. Ama bugünün Barcelona'sında defanstan oyun kuruyor, takımının resmi olmayan kaptanlarından biri de o. Bu da oyuncunun vizyonun da törpülenmemiş olduğunun taşlaşmış bir simgesi adeta. Oyuncularına başarıdan ziyade, stilizeliği öğreten bir kulübu zaanatkâr olmakla suçlayamazsınız. Sanatçılığın olmazsa olmazı ve sanatçıyı sanatçı yapan bu stilize fikirdir. Stilize fikir 50 sene sene sonra hatırlanacak bir Barcelona takımı ve unutulmaz yıldızlar bırakır, makyevelist düşünce ise Şampiyonlar Şampiyonu kendi taraftarlarından başka hiçkimsenin sevmeyeceği Inter'ler... Bu kadar övgü, belki bazılarınca sövgüyü de peşinden getiriyor. Takımı ilahlaştırdığımızı ve putlaştırdığımızı düşünüyor, bunun üzerinden tepkilerini koyuyorlar. Ama unutmayalım ki, bir düşünce ve olgu hakkında yargı verirken esas alınması gereken o olgunun kendisidir, onu uygulayan, uygulayamayan, uygulamaya çalışanlar değil. Onu destekleyen, ona hayran veya aşık olan, onun hakkında kafa yoranlar da değil. Olgunun kendisine tarafsızca bir bakın ve övgülerin yarattığı tepkiden sıyrılıp bir değerlendirin. O zaman Barcelona'nın zamanın ötesinde olduğunu göreceksiniz.

Uzun lâfın kısası Barcelona bu kontrollü eğitim süreci ile birlikte Barcelona mantığın kölesi değil, daha tinsel bir takım haline geliyor. Düşünüyorlar, ihtimalleri değerlendiriyorlar ama her zaman en doğru olanı yapmaya çalışıyorlar. En doğru olan, çoğu zaman en mantıklı olan değildir, en faydalı olan hiç değildir. Barcelona'nın egosu bir Jeday şovalyesinin aydınlanmış egosu olabilir ancak, La Masia yüce olanın peşindedir her zaman...

Kaan Kavuşan

4 Aralık 2010 Cumartesi

Brian Laudrup kanseri yendi

Brian Laudrup kanseri yendi.
Efsanevi Danimarkalı yıldızın kansere yakalandığını daha haber vermiştik. 41 yaşındaki eski futbolcuya eylül ayında lenfoma kanseri tanısı konmuştu. Ama bu hafta yapılan çekap sonucunda artık kanserli hücreler olmadığı ortaya çıktı.

Yakın arkadaşı ve eski Rangers kalecisi Andy Goram "Bundan iyi Noel hediyesi olamazdı" diyor. Brian Laudrup bir süre dinlenecekmiş. Geçmiş olsun ve çocukluk kahramanlarımız daha uzun yaşasın...

1 Aralık 2010 Çarşamba

Kaynakçı Lacombe


Lacombe'un futbola başlamadan önce yaptığı iş...