"Futbol bir savaştır, daha olağan şeyleri yapan kaybeder."
- Rinus Michels
"Yeni fikirlerle gelen bir adam başarana kadar deli olarak görülür"
- Marcelo Bielsa

.

.

4 Şubat 2015 Çarşamba

Pep'in total futbolu vs. Michels'in total futbolu

Bu yazı, FourFourTwo dergisinin Haziran 2012 sayısında yayımlanmıştır.
Kimine göre Pep Guardiola’nın Barcelona’sı, neo-total futbolun sahalara yansıması anlamına geliyor. Kimine göre bambaşka, yok edilemez, yenilmesi imkânsız bir sistem takımı. Kim ne derse desin ortada herkes tarafından kabul gören bir gerçek var; o da Guardiola’nın görevde kaldığı dört sezon boyunca oynattığı oyunun dünya futboluna damga vurduğu. Pep, bu süre içinde takıma irili ufaklı tam 13 kez kupa sevinci yaşattı; üstelik bunu büyüleyici bir oyun eşliğinde gerçekleştirdi. Tabii Barcelona da bir günde inşa edilmedi!


ALIŞKANLIK FUTBOLU
2008 sonrası Barcelona futbolunun genlerinde total futbolun olduğu yadsınamaz bir gerçek ancak total futbolun zirvesi olan Hollanda 74’ten farklı olduğu birçok taraf da mevcut. Portakallar şüphesiz o dönemde daha özgür bir çizgi benimsiyorlardı ve mükemmelliklerini bireysel yeteneklerinin kolektif toplamından alıyorlardı. Barcelona, Fulham, Sevilla ve Ajax’ta görev yapan teknik direktör Vic Buckingham buna “alışkanlık futbolu” diyordu: “Oyuncular yer değiştirdiklerinde dahi birbirlerinin nerede olduklarını biliyorlardı.” Günümüz Barcelona'sı ise yapacağı hareketi göstere göstere ama mükemmeliyetle yapan, sistematik bir takım olarak Hollanda’dan biraz olsun ayrılıyor.

Bu karşılaştırma aynı zamanda bir nesil için pre-modern futbol ile post-modern futbolun karşılaştırılması demek. 1974 yılından bu yana futbolda değişen çok fazla şey var; kaleciye geri pas kalktı, pasif ofsayt kuralı getirildi, topların ağırlığı yarı yarıya azaldı, yasal kabul edilen ilaçların sayısının artmasıyla beraber fiziksel gelişim oldukça hızlandı. Ayrıca sözleşmeler de artık milyon euroları geçiyor. Oyuncuların sigara ve bira içmesi kötü bir şey olarak görülüyor. Yani artık Rinus Michels gibi bir teknik direktörün yıldız oyuncusu Johan Cruijff'u sigara içerken yakalayıp kulağını çektiğini görmek zor. Artık her şey daha profesyonel; kulak çekmek yok ve binlik sistemle katlanan cezalar var.


ŞARAP VE BİRA SERBESTİ
Örneğin eskiden uzun süreli kamplar yerine antrenman programı oldukça esnekti. 1974 Dünya Kupası öncesinde Milliyet’e verdiği demeçte Hollanda Milli Takım doktoru Frits Kessel, “Hollanda’da seks, günlük hayatın bir parçasıdır. Kampta görüş günleri yapıyoruz ve futbolcular eşleriyle birlikte oluyorlar. Şarap ve bira gibi hafif içkiler de serbest. Ayrıca 10 sigara sınırlaması getirdik” diyordu.

O dönemde iç saha maçlarına oyuncular kendi imkânlarıyla gelirlerdi. Sjaak Swart ve Piet Keizer’in Liverpool maçı öncesinde sis yüzünden arabalarını itmek zorunda kalmaları bugün göremeyeceğimiz bir olay. Bir zamanlar Cruijff, menajeri olarak kayın babasını Ajax kulübüne getirdiğinde yönetimin protestosuyla karşılaşmış ve taraftarın “cimri” tezahüratlarına maruz kalmıştı. Şimdi ise bu durum oldukça normal; futbolcular artık toplu bilince sahip ve bunun zevk mi, iş mi olduğu ayrımı kalmadı. Çünkü artık Cruijff öncesinde Hollanda’nın yıldızı sayılan Keizer gibi hem futbol oynayıp hem de tütün dükkânı işletmek zorunda değiller.


NE BAŞARDILAR?
Hollanda 1974’te Dünya Kupası finalini oynadı. Ona bağlı ekollerden Ajax üç kere üst üste Şampiyon Kulüpler Kupası’nı aldı, Feyenoord 1969’da, hem de Jock Stein’in Uçan Keltler’ini (Bobby Lennox ve Jimmy Johstone; yani Celtic’in iki kanat oyuncusu “Uçan Keltler” olarak anılıyordu) alt ederek aynı kupaya uzandı. Hollanda daha sonra büyük bir ekol olarak Michels aracılığıyla Barcelona’ya ulaştı. Total futbolun en büyük efsanesi Cruijff, General Franco hasta yatağında yatarken Barcelona havalimanına indi ve 14 senedir şampiyon olamayan takımı şampiyon yaptı. Cruijff’un teknik direktörlüğü zamanında sistem evrildi ve total futbol, İspanyolların kısa ve hızlı pas sistemi “tiki-taka” ile sentezlendi. Total futbolun bireysel özgürlükçü ve takım için fedakârlık hedefleyen yürekli istemi, Cruijff’un mükemmeliyetçi yapısıyla ezber bozan ama kendini de ezberletmesine rağmen durdurulmak bilmeyen bir makineye dönüştü. Guardiola’nın gelişiyle iyice belirginleşen bu sistemle Barcelona dört sezonda üç La Liga şampiyonluğu, iki de Şampiyonlar Ligi kupası kazanırken toplamda 16 kupayı buldu.


HOLLANDA'NIN RAKİPLERİ DAHA KUVVETLİYDİ
Bir karşılaştırma yaparsak; 1974 Dünya Kupası’ndaki Hollanda Milli Takımı’nın karşısında Franz Beckenbauer, Gerd Müller, Uli Höness, Paul Breitner ve Sepp Maier gibi oyuncularıyla dönemin en kuvvetli takımlarından Batı Almanya vardı. Ayrıca dört sene önce Dünya Kupası’na uzanan Brezilya, dört sene sonra uzanacak olan Arjantin, her zaman korkulan İngiltere, o dönemdeki futbollarıyla büyük saygı gören Avusturya ve Polonya gibi takımlar da sahadaydı. Ajax’ın karşısına ise Bayern Münih, Liverpool ve Inter gibi dönemin bol kupalı ekol oluşturmuş takımları çıktı. Barcelona’nın şu an ligdeki tek rakibi Real Madrid. Avrupa’da da Milan, Manchester United ve Bayern Münih dışında kendi ayarına yakın bir rakip görünmüyor. Tabii bu konuda Barcelona’nın çok üstün olduğu için rakip bırakmadığı görüşü ve gerçekten de karşılarında daha zayıf rakipler bulduğu fikri kişiden kişiye değişiyor.


ÖZGÜRLÜK MÜ? AHLAK MI?
İki takımın oyuncuları arasında bir karşılaştırma yapmadan önce söyleyeceğimiz ilk şey Hollanda’nın Michels gibi bir “disiplin abidesi”ne rağmen bu konuda oldukça büyük sorunlar yaşaması, Barcelona’nın ise Guardiola gibi daha yumuşak başlı hocaya karşın hiç sorun yaşamaması. İkinci Dünya Savaşı’nın ardından çıkmış ilk nesil olmalarının Hollandalıların içlerindeki isyanı büyüttüğünü söylemek yanlış olmaz. Cruijff olsun, Neeskens olsun, Keizer olsun sayısız defa tartışmaya girmiş ama bir arada kalmayı başarmış isimlerdi. Barcelonalı futbolcular ise La Masia’nın büyük kubbesi altında oranın ahlâk değerlerini öğrenerek her geçen gün işleyen bir makinenin çarkları haline geliyorlar.


KALEDE EŞİTLİK
Saha içine gelecek olursak; kalede bir eşitlik olduğunu söyleyebiliriz. Giydiği 8 numaralı kaleci kazağıyla dikkat çeken Jan Jongbloed, agresif yapısıyla ön plana çıkıyordu. Victor Valdes’e göre daha sert ve “çılgın kaleci” imajı çizse de refleks olarak onun kadar iyi değildi. Fakat yıldırım gibi çıktığı ve yumrukladığı toplar fark yaratıyordu. Valdes ona göre daha fazla “çizgi kalecisi” gibi kalıyor diyebiliriz. Tabii bunda 74 yılında Jongbloed’in 34 yaşında olmasının da payı var. Ayak kullanma konusu iki takım için de önemli; iki kalecinin de ayaklarını iyi kullandıkları söylenebilir.

BEKLERDE HOLLANDA, GÖBEKTE BARCELONA
Defans hattında büyük benzerlik ve farklar var. Hücumcu iki bek Eric Abidal ve Dani Alves’e karşılık Hollanda’da Wim Suurbier ve Ruud Krol bulunuyordu. Fakat burada Krol’un çok yönlü oyunu, Hollanda defansında ofansif katkı açısından fark yaratan unsurlardan birisi. Çünkü Krol bir sol bek olmasına rağmen yeri geldiğinde stopere, yeri geldiğinde de sol içe kayabiliyordu. Sol kanadı zaten boylu boyunca kullanabilen bir oyuncu olarak sol açık mevkiini de sık sık arşınlıyordu. Bu konuda Barcelona sol beki Abidal’den daha üstün olduğu söylenebilir. Abidal’ın üstünlüğü daha çok fiziksel fakat Krol’un da çevik bir oyuncu olduğunu hatırlatalım. Suurbier ise ortalarının bozukluğuyla ünlü bir sağ bek. 

Takım arkadaşı Willem van Hanegem, total futbolu Suurbier’in icat ettiğini öne sürüyor. “Yaptığı ortalar tribünlere gidiyordu. Seyirciyi de oyuna katıyordu” diyerek gülüyor büyük pasör. Barça sağ beki Dani Alves ise belki Suurbier kadar enerjik değil fakat teknik ve oyun zekâsı olarak Suurbier’e büyük üstünlük kuruyor. 'Totalde' yine de beklerde Hollanda üstün.

Pique-Puyol ikilisinin uyumu, aynen Haan-Rijsbergen ikilisinde de mevcut. Fakat Haan müthiş bir oyuncu olmasına rağmen, Pique oyun kurma aşamasında gelmiş geçmiş en iyi oyunculardan birisi. Belki de Beckenbauer ekolünden günümüze kalan tek “oyun kuran libero”.


XAVI-INIESTA-BUSQUETS...
Orta sahaya baktığımızda Hollanda’nın üçlüsü çabukluk anlamında şüphesiz Barcelona’nın üçlüsünden geride. Van Hanegem olsun, Wim Jansen olsun, Neeskens olsun Busquets-Xavi-Iniesta üçlüsünün hızıyla eşleşecek yeterlilikte değil. Üç oyuncudan Van Hanegem’in tekniği, Jansen’in çalışkanlığı ve Neeskens’in agresifliği yüksek. Fakat buna rağmen aralarındaki pas dağılımı Barcelona’nın üçlüsünden daha zayıf ve defansif özelliklerde eşitlik var diyebiliriz. Fakat bu durumun bir kısmı topu hemen orta sahada oyalamadan, forvete geçirme çabasından kaynaklanıyor. 

FORVET HOLLANDA'NIN İŞİ
Forvete geldiğimizde ise Hollanda’nın kanat forvetlerinin çok yönlü olduğunu söylemek mümkün. Rep sağ kanatta oynamasına rağmen santrfor özellikleri de taşıyan bir oyuncu. Rob Rensenbrink ise üst üste çalımlar atabilen ve asist yapmayı seven bir sol açık. Cruijff ve arkadaşları tarafından Hollanda Milli Takımı sisteminde sistem dışı sayılan tek oyuncu o. Total futbolun henüz ulaşmadığı Belçika’dan gelen Rensenbrink, 1978 Dünya Kupası’nda takımın yıldızıydı ve “Süper Krallık” statüsü Arjantin’deki finalde son dakikada direkten dönmüştü. Son vuruş özelliği hariç Alexis Sanchez’den çok daha üstün. Fiziksel olarak Alexis daha kuvvetli belki ama teknik ve vizyon olarak geride. Rensenbrink Hollanda oyun kurgusu için, aynı şekilde Alexis de Barcelona için daha uygun oyuncular. Çünkü orta sahada bunları destekleyen üstünlükler ve zaaflar mevcut.


CRUİJFF MU, MESSİ Mİ?
Cruijff ile Messi’yi karşılaştırmak zorunda olmak ilginç bir şey. Johan Cruijff’un Messi üzerindeki emeği ve kendi fikirlerini neredeyse eksiksiz şekillendirişini görmezden gelemeyiz. Fakat iki oyuncu arasında bir fark olduğunu da söylememiz gerekiyor. 

İkisini de bir spor arabaya benzetelim; Cruijff 0’dan 100’e daha çabuk çıkan bir araba, dengesi muhteşem fakat Messi 100’ü geçtikten sonra durdurulamayan bir araç. Onu yıkmak için düşürmek zorundasınız yoksa ya çalımını yapıyor, ya da pasını atıyor. Cruijff fakir bir çocuktu, doğruyu hep deneme yanılma yöntemiyle buldu fakat Messi mükemmel bir sistemin içinde parladı. Cruijff’un oynadığı dönemde bugünkü kadar fazla maç yapılmıyordu elbette fakat o da bu tempoya pekâlâ ayak uydurabilecek fiziksel yapıdaydı.

Fakat ikili arasındaki en belirgin farklardan biri Cruijyff’un egosu ile Messi’nin egosuzluğu olarak dikkat çekiyor. Cruijff oynadığı takımların tümünde takımın nasıl oynayacağı dâhil birçok konuda kafa patlatır, antrenörlerle tartışmalara girerdi. Bu da mükemmel bir teknik adam olmasına sebep olan etkenlerden birisiydi. Messi ise yönetici özelliklerini henüz kanıtlamadı; nispeten bunun sebeplerinden birisi “mükemmel bir sistem” içinde yer alıyor oluşu. Cruijff ise parmaklarıyla sürekli arkadaşlarına işaretler yapan, sürekli en ufak ayrıntısına kadar talimatlar veren bir oyuncuydu. Bu açıdan Messi’nin çok daha mütevazı olduğunu söylemek elzem.

Fakat elbette farklılıklardan çok benzerlikler mevcut. Faule maruz kalsalar da yere düşmeden oyuna devam etmeleri, sürekli oyunun içine girmeye çalışmaları, serbest oynamaları, yüksek teknikleri ve süratleri, şaşırtıcı deparları ve oldukça benzeyen karar mekanizması, Messi ile Cruijff’u birbirine yaklaştıran noktalar.


TOTAL FUTBOLUN TAKTİKSEL FELSEFESİ
Taktik açıdan Barcelona’nın çok daha disiplinli olduğunu söyleyebiliriz. Oyuncular nerede oynamaları, ne zaman pas ya da şut atmaları gerektiğini biliyor. Bu öngörüldük bir oyun fakat mükemmelce kurgulanmış. Birçok insan onlar için “oyunun bug’ını bulmuş konsol oyuncusu” yorumunu yapıyor. Bu sene bunun doğru olmadığı görüldü ama total futbol Hollanda’sında durum biraz değişik.

İngilizcede “roaming” denilen, bizim “döner oyun” olarak Türkçeleştirebileceğimiz şey, Hollanda 74’te daha etkindi. Takım adeta bir mekanizma gibiydi; biri yerini kaybedince sağ açığından sol bekine kadar herkes yer doldurmak için çalışıyordu. O yüzden kimi zaman bir santrfor ile bir ön liberonun yer değiştirdiğini, Cruijff’un santraya geldiğini, Krol’un birçok mevkide oynadığını görebilirdiniz. Barça da bu rotasyonu uyguluyor ama çok daha kısıtlı bir versiyonunu; çünkü onlar mükemmeliyet peşindeyken Hollanda rakibi şaşırtmanın yollarını arıyordu. Barcelona, mükemmelliği “birçok işi en iyi şekilde yapmak” olarak algılarken, Hollanda ise rakibi şaşırtarak mükemmelliğe erişmek istiyordu... 


BU YAZI NİYE YAZILDI?
Bu sözler sizi yanıltmasın; tüm farklılıklara rağmen Barcelona’nın örnek aldığı model Hollanda ve Ajax modeli. Her takımın aynı sistemle oynaması, oyuncuların empati kurması için farklı mevkilerde oynatılması, 4-3-3 tercihi ve “libero kaleci” anlayışı, total futbolun temel prensiplerinden. Tabii bunlar çok anlatıldığı için farklılıklara da göz atmak gerek; işte bu yazı, biraz da bunun için yazıldı. Sonuçta sistem ve felsefe aynı da olsa aynı futbolcularla oynanmayan bir futbol aynı olamaz. Nasıl ki 4-2-3-1 oynayan her takım aynı futbolu oynamıyorsa total futbol ve neo-total futbol arasında da benzerlikler kadar farklılıklar da var.

2 yorum:

Yavuz Karamahmutoglu dedi ki...

Keyifli bir okuma...

Kaan Kavuşan dedi ki...

Keyif aldıysan ne mutlu bana.

Teşekkür ediyorum @Yavuz Karamahmutoglu